Urfa Ulu Cami’de Ramazan Düşünceleri

Şahin DOĞAN

(Şurkav Dergisi, Edebiyat yazısı, Eylül 2018, sayı 32)

Günler birbiri üzerine yığılır gibi mat ve renksiz. Sahur, iftar, mukabele, teravih, açlık, susuzluk, yorgunluk, takatsizlik, oruç edebiyatı… Sahnenin dışında yaşadı daima. Teravih namazlarını kılarken, mukabeleyi takip ederken, kandil gecelerini kutlarken bile istekli değildi. Bir tezadın, bir çatışmanın kurbanıydı o. Yıllarca okuduğu kitaplardan kaptığı bir hastalık vardı: tereddüt, kuşkulanma, teslim olamama. Bir tarafı yapılan şeylerin güzel olduğuna inanıyordu, bir tarafı kuşkunun pençesinde kıvranıyordu. Barış ve uzlaşı gerçekleşmedi hiçbir zaman. Yanı başında tam bir teslimiyet içinde gecelerini ihya eden talihli bir topluluk vardı. Aralarına karışmak, onlar gibi ikiliksiz yaşamak istiyordu ama bunu beceremiyordu bir türlü. Târif edemediği, adını koyamadığı bir engel vardı. En huşulu ve huzurlu anlarında bile iblisin o zalim vesveseleri bırakmıyordu yakasını.

Bu ramazan öğle vakitleri namazdan sonra başlayan mukabeleye mutat olarak Ulu Cami’ye giderdi. Biraz da işyerine yakın olduğu için. Bu caminin onun mazisinde, yani kişisel menkıbesinde özel bir yeri vardı. Yıllar önce caminin doğusunda bulunan geleneksel bir Urfa evinde kalmıştı. Ev medrese olarak kiralanmıştı. İsmi Yeşil Nacar’ın evi diye biliniyordu. Üst katta çapraz tonozlu odalar, alt katta Urfa yöresinin tabiriyle zerzembeler (kiler odası) vardı. O zamanlar zihni yalnızca muhayyel bir ideale kilitlendiği için kaldığı evin mimari yapısını ve estetik kıymetini anlamamıştı. Orada bir hayali vardı: o zerzembelerden birine kapanacak eskilerin adına “çile” dediği günlerce hiçbir şey yemeden-içmeden dua, tesbih ve zikir ile geçirecekti günlerini. Ta ki gaybi alemlerden gözüne bir şeyler görünene kadar. Fakat bütün hayalleri gibi bu hayali de yarım kaldı. O güzelim evin yerinde şu an koca bir otopark var. Bütünüyle tahrip olmuş durumda.

Ulu Cami’deki bu mukabele (karşılıklı Kur’an okuma) geleneği ne zaman başladı, tam olarak kestirmek zor. Muhtemelen yapının günümüzden yaklaşık bin yıl önce kiliseden camiye çevrilmesinin hemen ardından başlıyor bu gelenek. Mukabele geleneğinin İslam fıkhındaki yeri konusunda âlimler arasında tam bir ittifaktan söz etmek olanaksız. Kitleler, kalabalıklar neyi tutarsa zamanla doğru olan o oluyor. Buna karşı çıkmak akıntıya karşı kürek sallamakla aynı şey. Camiye adına “karanlık kapı” denilen kuzey kapıdan girmeyi bir itiyat haline getirmişti. Sekizgen kaideli ve sekizgen gövdeli şimdi minare olarak kullanılan çan kulesinin hemen yanındaki kapıdan. Her girişinde bu enfes minareye bakıp sanatı karşısında birkaç dakika düşünmeden alamaz kendini. Uzunluğu ile genişliği birbirine eşit, şehrin ilk ve tek saat kulesi vazifesi gören enfes bir minare. Avlunun içine gelişigüzel bırakılmış eski yapıdan kalma Korint süslemeli bazı sütun başlıkları ve sütun kaideleri. Ve şadırvana yakın bırakılmış başlığın üstünde bağdaş kurarak oturan caminin emektar müezzin hafızının Kuran okuması, hıfzını tekrar etmesi, bu arada gelen gidenin selamını almayı ihmal etmemesi çok dikkat çekiciydi. Hafız orada otururken onlarca semiz kedi çevresinde toplanır, rızıklarını yemeye devam ederlerdi. Diğer camilerin kedileri bu kadar şanslı değildi ama. “Ulu Cami’nin kedisi” olmak her kediye nasip olmuyordu. Rızık dağılımının ikamet edilen mekanla bir ilişkisi vardı anlaşılan.

Caminin kuzeybatı köşesinde tatlı ve huzurlu bir hazire yer alır. Orada 19. Yüzyılın müceddidi (din yenileyicisi) kabul edilen Mevlana Halid-i Bağdadi’nin küçük oğlu Halidi tarikatını kurucusu Mevlana Şehabeddin Ahmed’in türbesi bulunur. Yıllardır daima uzaktan Fatiha okuduğu metruk bir türbe. Sadece türbe değil hazirenin hepsi kendi kaderine terk edilmiş bir vaziyette. Kitabeli güzelim mezar taşları yerlerde sürünüyor. Sonradan inşa edilen şadırvanın birkaç metre ilerisinde ana portalin tam karşısında bir güneş saati bulunur. Meraklısı için nice esrarın yuvasıdır burası. Dört giriş kapısı bulunan camiye batı tarafında yer alan ikinci kapıdan girmek adetiydi onun. İçeri girince doğu tarafa yönelir, muhtemelen eskiden absis olarak kullanılan yarım tonozlu bölüme oturur, oradan doğu-batı uzantılı camiyi yatay şekilde seyre dalardı. Ayakların fazlalığı görme zevkine azıcık halel verse de seyrine devam ederdi. Anadolu’da inşa edilen çok ayaklı camilerin kaderiydi bu. Pürüzsüz bir seyir zevki için Koca Sinan’ın merkezi kubbe geleneğini beklemek gerekiyordu. Ramazan ayında merkezi camilerin hepsinde olduğu gibi bu cami de apayrı bir manevi atmosfere bürünür. Mukabele sahur ve öğle vakitleri okunurdu. Sahur mukabelesine iştirak etmek nasip olmadı henüz.

Buranın yıllardır devam eden müdavimleri var. Bunların çoğu orta yaşını bitirmiş ihtiyar insanlardı. Kendisi yeni yetme, nev-zuhur sayılırdı. Mukabeleyi düzenli takip eden bu müdavimlerin yerleri belliydi. Kimse kimsenin yerine oturamazdı. Öyle bir gaflete düşenler sözlü veya işaret diliyle derhal uyarılır ve uyarılan gafil her kimse durumun ciddiyetini hemen fark ederdi. Bir ara kendisi de böyle bir gaflete düştü ve asabi bir ihtiyarın sözlü uyarısı üzerine kendine geldi. Herkesin yeri, rahlesi, Kuran’ı bellidir. Namazdan önce gelirler, Kuran’ını ve rahlesini hazırlarlar. Namaz bitince müdavimler yüzünü kuzeye çevirir, sırtlarını duvara dayar, önüne rahlesini alır, cemaate kaçamak bir bakış fırlatır, kimi cüz başlamadan Kuran’ı üç defa öpüp başına koyar, sonra ipin olduğu yer açılır mukabele takip edilmeye başlanır. Sırtını dayayacak yer bulamayanlar çaresiz güneye, yani kıbleye doğru oturur, öylece takip etmeye çalışır. Birkaç defa sırtını dayayacak bir duvar ve üzerine Kuranı’nı indirecek bir rahle bulamadığı için sırtı kırılacaktı nerdeyse. Sırf bu yüzden mukabeleyi terk etmek geçerdi içinden.

Mukabeleyi toplam beş hafız okurdu. Her biri dört sayfa. Birinci hafız caminin genç imamı. Çok seri, selis ve akıcı bir kıraati var. Teravihleri hatimle kıldırıyor. İkincisi “faraşlık” okumakla meşhur bir hafız. Çok yanık, acıklı ve trajik bir okuyuş tarzı var. O okurken eski bir zamana gidiyor insan. Çoktan yitirdiğimiz ve kokusunun bile alınmadığı çok eski bir zamana. Yaşadığımız her şeyin tatlı bir yanılsamadan ibaret olabileceği vehmini kulağımıza usulca fısıldayan esrarlı bir zamana. “Kuran okurken ağlamaklı olun” mealindeki hadis-i şerifine muvafık bir kıraat. O okurken takip etmeyi bırakır, muhayyilesi maziye doğru gider: Kuran ayetlerinin tedrici (parça parça) olarak nazil olduğu asr-ı saadete, sahabelerin yapmış olduğu olağanüstü fedakarlıklara, helak olan eski kavimlerin hazin hallerine, bazılarının tebliği yalanlamasından dolayı hemen toptan helak olması, bazılarının her türlü şirretliği ve asiliği işlediği halde toptan helak olmamasına, ayetlerin tertibine, sureler arasında konu bütünlüğü ve kompozisyon sisteminin olmamasına, konudan konuya atlayışlara, bitmez tükenmez tekrarlara, (Hz. Musa kıssası otuz defa tekrar edilir) insanın soluğunu kesen uzunluklara, cehennemin yakıcı alevlerinden bahseden pasajlara, cinsel temalı cennet tasvirlerine, kafir ve münafıkların feci akıbetine, nesh (hükmü kaldırılan) olan ayetlere, Kuran tarihine, Kuran’ın kitap haline getirilme sürecine, yaşanan tartışmalara, Kuran’ın günümüze kadar korunmuşluğu meselesine, batılı bazı araştırmacıların Kuran üzerine yazdığı sıra dışı, tehlikeli şeylere…

Üçüncü hafızın vasat bir kıraati var. Kıvrımsız, girintisiz, çıkıntısız. Dördüncü hafız sesi güzel ama çok ağır okur, kimi zaman bıktırır cemaati. Bu durum yaşlı bazı müdavimlerin homurdanmasına sebep olur. Allah’tan son okuyan cemaatin bu psikolojisini çok iyi bildiğinden seri bir şekilde hatime çekerdi. Mukabele bitiminde yaz mevsimi olduğundan insanlar oruçlarını devam ettirmek amacıyla camide bir müddet kestirirler. Caminin kopmaz bir parçası olan meczup “Tote” cemaate renkli bir hava katardı. Kapının önünde durur, herkesten değil belli başlı tanıdık bazı kişilerden harçlık alırdı. Nedense tip tip bakardı ona. Kaç defa kendisi de bir harçlık vermeye çalıştı ama oralı bile olmadı. Doğu köşede yer alan imam-hatip odasına yıllar önce bir defa girmişti. O zaman imam Yaşar hafızdı. Nurculukla ilgili bir soru sormuştu ama sorunun içeriğini tam olarak hatırlamıyordu. Yaşar hoca teravihleri hatimle kıldıran meşhur bir hafızdı. Emekli olalı yıllar oldu. O zamanlar bir hücresi olan imamları, müezzinleri ne de çok kıskanmıştı! 

Bu caminin maneviyatını diğerlerinden ayıran belirgin çizgiler neler? Maneviyatı mekandan bağımsız ve yalıtık olarak düşünemeyeceğimize göre maneviyatları birbirinden belirgin hatlarla ayıran amillerin mekanla çok yakın bir ilişkisi olmalı. Hepsinde okunan dualar, zikirler aynı ve fakat bunların insan duyguları üzerinde bıraktığı tesir çok farklı. Sözgelimi Hasan Paşa’daki bir ikinci âmmesinin tesiri ile buranın birbirinden çok farklıydı. Nur-u Osmaniye, Süleymaniye, Selimiye, Nusretiye, Eyüp Sultan gibi camilerde çok namaz kılmıştı. Hatta Ortaköy camiinin denize nazır penceresinde oturup itikafa çekilmek istemişti. Ama hiçbirinde Urfa camilerinde bulduğu kıvamı, huşuyu, lezzeti bulamamıştı. Belki de bu camilerde uzun bir masalı olduğu için, belki de başka bir nedenden dolayı. Konya Alaattin Camii’nde kıldığı namazlar sadece canını sıkmıştı. Yozgat Çapanoğlu Camii bir parça teskin etmişti onu. Hac-ı Bayramı Veli Camii maneviyatı sönmek üzere olan bir mabet. Hangi mabette yaşarsa yaşasın hiçbir yaşanmışlık Rızvaniye kadar derin ve sarsıcı olmadı. O zamanlar şimdi kafasını kemiren delice sorular ve ötekinin kokusu yoktu çünkü. Mekanlara anlamını veren oralarda geçen yaşanmışlıkların derinliği ve sahiciliği.

Bir akşam her gün verilen iftar yemeğine kaldı. Avluda masalar dizilmiş, arkadaşıyla birlikte sıraya girdi, yemeğini aldı ve bir masaya oturup iftarı bekledi. Başka bir yere davetliydi ama gitmedi. Müthiş bir hava. Ne sıcak ne soğuk. Hafif bir esinti. Tam ona göre. Bütün kulaklar ezan sesinde gözler yemeklerde. Ulu Cami’nin avlusunda garip guraba ile birlikte iftar etmek bahtiyarlığı ona da nasip olmuştu. Hatimle kılınan teravihlere katılma fırsatı olmadı. Kılmadı ama kılanları uzun süre hayranlıkla seyretti. Kimi zaman ibadet edenleri seyretmek ibadet etmekten daha keyifli oluyordu. O seyir anlarında derin iç muhasebeler, acı yakınmalar, gizli günahlar, gizli tövbeler… Bir gün ama sadece bir gün bir bütün olarak bu ulu mabette masivaya kapalı bir şekilde ramazanını âşıkane geçirmek istiyordu. Yıllardır itikafa çekilmek istedi, itikafa çekilen Müslümanları kıskandı daima. On gün boyunca dünya ve içindekiler ile alakasını kesip kendini sadece namaza, duaya, istiğfara, ibadete vermek nasıl bir duygu? Peygamberimiz (a.s.v) her ramazanın son on günü yapardı bunu. Ümmi, yani okuma-yazması yok, on gün boyunca mescitte Rabbisiyle hemhal, hemdert, hemdost oluyor.

Her beş dakika da bir akıllı telefonunu açıp internette gezinen modern insan bu duyguyu ve haleti anlayabilir mi? Sahi cep telefonu kullanmak itikafı bozar mı? Bir ramazan şöyle bir itikafa çekilse, cep telefonu dahil ne varsa hepsini dışarıda bıraksa, yirmi dört saat tövbe ve istiğfar ile eski günahlarına ağlasa, bayram sabahı annesinden doğmuş gibi günahlarından arınsa, temizlense Allah’ım ne güzel olurdu! Peki bunu neden yapamıyor, önündeki engel ne? İnanın bu konuda ve elbette ki buna benzer bütün konularda karmakarıştı kafası. Kadim bir dostu onu sine-i üstada davet ediyordu. İcabet etmek neden bu kadar zor, hatta imkansızdı. Bu lanet olası akıllı telefondan ve modernliğin diğer absürt kuşatmalarından kurtulabilse kendisini yeryüzünün en mutlu insanı hissedecek. Ama bu yoğun duygular gelir, bir süre zihnini meşgul eder, mabedin içinde oturur, hayali geçmişe ve geleceğe uzanır, hepsinin ince bir muhasebesini yapar, bazen çok radikal kararlar alır fakat ne zamanki uykuya dalar, uyanır uyanmaz sanki hiçbir şey düşünmemiş gibi ortasında bulur kendini kaskatı, tatsız ve aptal gerçekliğin. Ve bu vaziyet biteviye uzayıp gider. Camiden çıkınca silik hayali kalır zihninde. Maziye ait parıltılı ama silik bir hayal.

Tarih boyunca bu mabette ibadet eden çeşitli dinlere mensup insanlar yanılmış olabilir miydi, daha doğrusu böyle bir ihtimal var mıydı? Yüzyıllarca sessiz bir tanrıya mı ibadet etti hepsi? Gördükleri kendi sudaki akisleri olabilir miydi? “Kış Işığı” filmindeki papaz Tomas öyle diyordu. Sessiz bir tanrı, dualara cevap vermeyen bir sûkut tanrısı, bir yankı tanrısı. Duyduklarımız kendi yankılarımız. Mabetlerin içinde ve yanı başında nice cinayetler işlendi, nice zulümler yapıldı ama müdahale eden olmadı. Belki de böyle lüzumsuz düşüncelere kapıldığı için kalp huzuru ile itikafa çekilemiyordu, belki de tam inanamadığı için, tam teslim olamadığı için, dualarının kendi yankısından ibaret olabileceği ihtimaline yer verdiği için.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (5)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.