TV programının ölçüsü Bediüzzaman’dan

TRT'de yayınlanan Ömür dediğin programının yapımcısı Osman Gökmen Risale Haber’e konuştu

Röportaj: Mehmet Emin Benek

“Ömür Dediğin”, 2008 yılında TRT 1’de yayınlanmaya başlanan ve o tarihten bu yana da TRT'nin değişik kanallarında haftalık olarak yayınlanan ve ilgiyle izlenen bir program. Programa 65 yaşın üzerindeki yaşlı sınıfına dahil insanlar konuk oluyor. Onların gözünden çocukluk, gençlik, evlilik gibi hayatın evreleri anlatılıyor. 2009 yılında Ceceli Okullarının her yıl televizyon belgeseli dalında dağıttığı ödülü kazanan program, bu sezon TRT Haber kanalında Pazar günleri saat 20.00’de ekranlara gelmekte. Yaşlılık ve yaşlıların hayatı ile ilgili bu projeyi televizyon formatına dönüştüren Osman Gökmen programı Risale Haber’e anlattı.

“Ömür Dediğin” programının, konusunun hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Yaşım 45’e varanda  fırsat oldu yurt dışına gittim görevli olarak… Yaklaşık iki yıla yakın memleketten ve dostlardan ayrı yaşadım gurbet ellerde… Asyanın tam orta yerinde, bir zamanlar atalarımın yaşadığı topraklarda hayat ve ölümden sonrası üzerine epeyce düşünme fırsatı buldum. Şakaklarımda hızla çoğalan beyazlık da gurbet akşamlarında beni derin düşüncelere salıyordu. Zamanın bizimle alıp veremediği neydi?

Bu durdurulamayan tükenişin, önüne geçilemeyen yolculuğun bizden istediği, bize anlatmak istediği ne olabilirdi? Derimdeki buruşukluklar gözümün önünde günden güne artıyordu. Niçin eskisi kadar hızlı koşamıyordum, neden cildim yavaş yavaş kırışıyor, gözlerim her şeyi iyi seçemiyordu? Bana sormadan azalarım bedenim niye pörsüyüp gidiyordu? Benim sandığım bu vücut usul usul bana Allaha ısmarladık demeden çekip gidiyordu?

İnsanın bu dünyadan gidişini durdurabilecek bir buluş mevcut değildi. Ölümün keşif kolları ile bende uyanan yeni duygular gittikçe bir telaşa, hatta paniğe dönüşüyordu kafamda. Lezzetleri acılaştıran bu tükeniş ve bitiş gerçeğini kabullenmekte zorlanıyordum. Geride kalan zaman ile önümde kalan zamana baktığımda dehşetim iki kat artıyordu .Zira benim için zaman azalmıştı.

Rabbimizin arzusu bu dünyada ancak belirli bir süre kalmamız demek ki diyerek teselli buluyordum. Yeniden dirilişe, ebedi bir hayatımız olacağına inancım tam olduğu halde yine de gözümün önünde sönüp giden bedenleri nefsime anlatmakta güçlük çekiyordum. “Her nefis ölümü tadacaktır” hükmüne imanımız tamdı tam olmasına ama bunu böyle tecrübe edeceğimi bilmiyordum. İnsan bir kere ölmüyordu. İnsan belli bir yaştan sonra her gün ölüyordu. Her sene bite bite öle öle asıl büyük ölüme doğru gidiyordu. Ömür binasının her gün bir taşı düşüyordu yere ama bundan kimsenin haberi yoktu.

Ülkeme döndüğümde bazı dostların göçüp gittiğini öğrenince garipliğim bir kat daha çoğaldı. Hiç sormadan aniden yapılan bu gidişler, göçüşler hayat ve kendi hayatım üzerinde yeniden bir değerlendirmenin zamanının geldiğini gösterdi. Derken bu düşüncemi bir program formatı içerisinde nasıl anlatabilirim noktasına geldim. Yaşlılık demek her açıdan kayıpların yaşandığı bir devre demekti insan hayatında. Statü kaybı, güç kaybı, yaş kaybı, itibar kaybı… Belli bir yaşa gelenlerin tek şansı kalıyordu bu ülkede, bir köşeye çekilip sessiz sedasız ölümü beklemek ve mümkün olduğu kadar hiç kimseyi de rahatsız etmemek. Hele bu bekleyişte eşinizi kaybedip bir başınıza kalmışsanız işiniz daha da zordu.

Devlet yaşlılığı daha bir kolay tamamlamak için huzur evleri açıyordu. Burada sığınacak bir yer bulabilenler şanslı addediyorlardı kendilerini. Parası olanlar özel bakımevlerine yöneliyorlardı. Hafta sonlarında çocuklarının ve torunlarının onları hatırlayıp ziyarete gelmesi ise en büyük tesellileri idi. Bu konudaki araştırma, okuma ve görüşmelerim bana gösterdi ki bütün bunlar asıl meseleyi örtmekte, unutturmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kitaplardan öğrendiklerimizin ötesinde nefsimizde tecrübe ettiğimiz, vicdanımızda tasdik bulan, gönlümüze rahatlık ve tatmin veren, aklımızı vesveselerden kurtaran deruni ve tecrübi bilgiye ihtiyaç vardı.

İşte bu düşüncelerle yurt sathında tek tek yaşlı kabul edilen insanlarla görüşmeye başladık. Program fikrinin ortaya çıkışı işte böyle oldu. Önce belli bir eğitim düzeyine ulaşmış, üniversite mezunu, aydın, okumuş yazmış insanlara konuşalım dedik. Çünkü onlar çözmüş olabilir bu sorunu diye düşündük. Fakat onların gözü geçmişe takılı olarak kalmıştı. Durumlarını kabullenmemek adına kaçamak izahlar bulmuşlardı. Tabi alanda çok farklı ihtiyarlık anlayışları ile karşılaştık. İnsanlar aslında nasıl hazırlanmışlarsa ihtiyarlık onları öyle bekliyordu. Seksen yaşına geldiği halde kendisine yaşlı denilmesine tahammül edemeyen insanlar olduğu gibi, yaşlılıkla birlikte kazandığı mertebenin idrakinde olan herkese kendi ömrünü sorgulatan insanlar da vardı.

Bu farklı olaylar, farklı düşünceler dediğiniz nedir? Biraz açıklayabilir misiniz?

Mesela huzurevlerindeki eğitimli, yüksek gelir gurubuna giren yaşlılar ile yani üniversite mezunu ve Türkiye’nin itibarlı bir kurumundan emekli olmuş bir insanla konuştuğumuz zaman farklı sıkıntılardan bahsediyordu. Örneğin Ankara’da başbakanlığa ait bir huzur evi var. Daha çok eğitim seviyesi, emekli maaşı yüksek, kariyer sahibi insanlar kalıyorlar, onlar ile görüştüğümüz zaman çok enteresan hikayeler anlattılar. Şöyle diyorlardı:

“Biz buradan gayet memnunuz, burası çok güzel bir işletme, böyle hizmet yerlerinin çoğaltılmasını istiyoruz. Tek sorunları ki, -onu da yarım ağızla söylüyorlardı çocukları tarafından hatırlanmaktı. “Tabi hafta sonları, bayramlarda, ya da doğum günlerinde  damat-kız, gelin-oğlan gelirse çok mutlu oluyoruz. Torunlarımızı, kızlarımızı, oğullarımızı görüyoruz bundan çok büyük memnuniyet duyuyoruz. Biz burada sohbetle, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan sıkıntılarımızı unutuyoruz, muhabbet ortamında sıkıntılarımız kaynayıp gidiyor, unutuyoruz ama yine de gelirlerse daha iyi olur” diyorlar.

Fakat Kırşehir’de ya da Elazığ’da görüştüğümüz bir yaşlı huzurevinden söz ederken “Allah kimseyi buraya (huzurevine) düşürmesin” diyordu. Çok önemli bir ayrıntı… “Allah kimseyi buraya düşürmesin” diyor. Türkiye’de “düşmek” kelimesi genellikle olumsuz anlamda kullanılıyor.

Huzurevlerinde ikamet eden yaşlılarımız eğitim durumuna göre farklı düşünceler mi taşıyorlardı?

Evet, eğitimli insanlarımız huzurevine olumlu bakıyor, sıcak suyu her türlü konforu var, her istediğim yapılıyor, param da var burada kalmakta bir sıkıntım yok derken, özellikle kırsal kesimde yaşayan insanlarımız huzurevinde kalmayı yaşadıkları sosyal çevre açısından “düşme” olarak görüyorlardı.

Yani yaşlılık ve onunla birlikte yaşantımızda meydana gelen değişiklikleri kavrama ve yorumlama bakımından kentli ve eğitimli insanlarla köylük kesimde ve kasabalarda yaşayan insanlar arasında ciddi bir farklılık var..İşte bu noktada asıl sorunun yaşlılık değil yaşlılığın nasıl anlaşılması gerektiği olduğuna karar verdik..

İnsan burada bir yolcu, ister huzurevinde kalsın, isterse huzur olmayan bir evde kalsın, insan buradan gidiyor. Öyleyse temel mesele ister huzurevinde kalsın isterse kendi evinde kişinin hayatının bu dönemini nasıl algıladığı, nasıl anlamlandırdığı önem kazanıyor birden. Bunu doğru anlama, kavrama ve değerlendirmek gerekiyor. Birden konu bu noktaya intikal etti. O zaman dedik ki, bunu en iyi kimler anlatıyorsa onlarla görüşelim.

Peki, yaşlılığı en iyi kimler anlatıyor, çekimleri kimlerle yaptınız?

Valla bunu sahici insanlar daha iyi anlatıyor… Resmi tedrisattan geçmemiş topraktan kopmamış elinin emeğini, gözünün nurunu  kazanç olarak yemiş insanlar daha iyi anlatıyor. Bu insanlar bu ülkenin Nebevi geleneği ile bağını bir şekilde sürdürebilmiş, babadan atadan aldığı irfanı, hikmeti iliklerine kadar hisseden insanlar bunlar. Bunlar çok fazla kitap dergi okuyamamışlar ama gönül kitabını okumayı öğrenmişler, satırdan değil sadırdan konuşan kişiler. Yaşlanmayla birlikte onların dünyasında yeni boyutlar ortaya çıkıyor, yeni kapılar aralanıyor. Bazıları ölmeden dönmesi gereken mercie dönebilmiş, insan olmanın hakikatine erebilmiş…

Konuklarınıza ne tür sorular soruyorsunuz, genel soru kalıplarınız var mı?

Kişiye göre soru soruyoruz, tabi genel soru kalıpları var ama sohbetler genellikle spontane gelişiyor. Her insanın bir gerçekliği var ama oldukça derinlerde gizlediği bir şey bu. Bunu görebilmek bir feraset işi. Yoksa kolay kolay açmıyor kimse size özel dünyasını, sırlarını. İnsanın kendisi gül goncası gibi çok katmanlı bir yapının arasında saklı aslında. Hani bir şarkı sözü var “kalpten kalbe giden bir yol vardır bilinmez” diye. İşte o yola ulaşırsanız bütün kapılar açılıyor size birer birer. Bediüzzaman da aynı şeyi yapıyor, esbap perdesini kaldırıp, hakikatle insanı yüz yüze getiriyor yani alışılmış şekilde düşünmeyi kaldırıyor. Biz de bu şekilde yapmaya çalıştık. Umarım başarılı olmuşuzdur.

www.RisaleHaber.com

Röportaj Haberleri