Türk'ten Türk'e vicdan seslenişi

Misafir Kalem

Günlerden Nevruz ama mevsim sepya!
Ağır bir bahar nezlesi geçiriyorum. Gözümde, sararıp solmuş eski fotoğraflar gibi dışarıdaki manzara.

Okuduğum cümleler yeni, fakat onlar bile yorgun ve yıpranmış duruyor.
‘Türküm, Vicdanlıyım’ yazıyor kapağında. Dindar ve milliyetçi kanaat önderleriyle söyleşilerin toplandığı bir kitap.

Kürt sorunu karşısında Türk aydınının vicdanını konuşturmuş, Mümtaz’er Türköne.
‘’Kürt olmayan ve bilhassa Türk olanlarla konuştum’’ diyor.
Mustafa İslamoğlu gibi bir İslam âlimi de var aralarında, Nevzat Kösoğlu gibi Türklük mefkûresinin ‘yaşayan en büyük otoritesi’ de.
Seçilenlerin hemen hepsi, temsil yeteneği olan isimler.
Türköne, ‘’Türklerin vicdanının peşine düştüm. Sorduğum sorular, o vicdanla diyalog kurmak içindi’’ sözleriyle tanımlıyor amacını.
Türk vicdanından Kürt vicdanına sesleniyor Mümtaz’er Türköne. Ama bu çerçeveyle de sınırlı değil kitap.

Kalkış noktasından itibaren içeriye dönük bir sesleniş, bir özeleştiri de yükseltiyor.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan Cemal Uşşak’ın Radikal’de çıkmış özeleştirisiyle koyuluyor işe.

Ve iki tarafın birbiri hakkındaki basmakalıp inanışlarını, peşin kabullerini, klişeleşmiş değer yargılarını parçalamaya yöneliyor.
Cemal Uşşak, mezkûr röportajında, ‘’Biz dindarlar, Kürtlerin ıstırabını hissetmedik’’ demişti.

Akabindeki tartışmayı da ben alevlendirmiştim.
Mazlumder tecrübesini örnek vererek, Nur camiasında Said Nursi’nin orijinal öğretisine sadık diğer bazı cemaatlerin Kürt meselesine başından beri farklı baktığını hatırlatarak itiraz etmiştim.

Yine de manidardı, Cemal Uşşak’ın önayak olduğu tartışma. Hatta, Türköne için ‘’Dindarların pek alışık olmadığı bir özeleştiriydi’’.
Kitap, Türk vicdanından Kürt vicdanına seslenmekle kalsaydı, nakıs olacaktı fakat.
Türk vicdanından bizzat Türk’ün vicdanına, Kürt vicdanından da yine Kürt’ün vicdanına seslenilmeliydi asıl.

Eleştiriden çok özeleştiriye ihtiyacımız var çünkü.
Mahalleler, kendi seslerine karşı daha duyarlıdır. Hariçten gelen sesler çoğu kez önyargıların kalın duvarlarına çarparak hiçbir aksiseda bırakmadan geri dönüyor.
Osman Baydemir’in Nevruz öncesi kendi camiasına yönelik seslenişini de bu yüzden çok önemsemiştim.

“Çocuğun yeri panzere taş attığı sokak değil, okul bahçesidir’’ şeklinde muhkem bir cümle sarf etmişti.
Pazar günkü şiddet gösterilerine, bundan daha anlamlı bir özeleştiri olamazdı. Ön almaya yetmedi gerçi, ama önden yapılmıştı.
Buna mukabil, polisin de şiddet olaylarına müdahale biçimini gözden geçirmesi, iç eleştiriye tabi tutması şart.

İçeriye dönük konuşmak, özeleştiri yapmak, kendi mahallesine eleştiri getirmek karşı tarafa laf yetiştirmekten daha zordur daima.
Karşıya söylenmek popülizmdir; alkış alır, tezahüratla karşılanır. İçe konuşmak ise nahoş, en yakındakilere bile rahatsızlık verir kimi zaman.
Karşımızdakinin önyargılarını kırmakla uğraşmazdan evvel, kendi önyargılarımız bekliyor oysa bizi.

Türköne’nin muhatabı, ilk elde Türklerdir onun için, Kürtler değil.
Türköne’ye göre, ‘’Kürtler, ‘farklı meşreplerde Türkler, bizim hakkımızda ne düşünüyorlar’ sorusuna, bu kitapta samimi cevaplar bulabilirler.’’
Ancak, mikrofon tutulan milliyetçi ve muhafazakâr vicdanlara, önce kendi mahalleleri kulak kabartmalı bence. Onlar kendi vicdanlarına sağır kesildikçe, öbür mahallelere nasıl dinletecekler seslerini?

Günlerden Nevruz ve ben ağır bir bahar nezlesi geçiriyorum. Daha ne kadar sepya rengi kalacak dışarıdaki manzara, belirsiz.

Akif Beki-Radikal

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.