Tasarım ve Bediüzzaman

Himmet UÇ

İngilizce ve Fransızca’daki “desing” kelimesi karşılığı olarak kullanılan tasarım kelimesi, aslen Latince kökenlidir. Farklı tanımlara sahiptir. Örneğin:

Algı ile kavram arasında bir bağlama aracıdır. Önemli özelliklere dikkat çeken tasarımın nesnel gerçeklik ile doğrudan ilişkisi yoktur.

Tasarım bilgi edinme öğesidir. Çünkü duyumsal tasarım ile zihinsel tasarım daima birbirini etkiler. Bu nedenle duyumsal bilgi ile ussal bilgi her zaman iç içedir. Gerçek bilgi ise böylelikle oluşur.

Tasarım, yaratıcı sürecin kendisi olup faaliyet için gerekli olan eskiz ve planların hazırlanması sürecindeki çalışmaları kapsamaktadır.

Tasarım, bir şeyi zihinde biçimlendirme, kurma, tasavvur etmedir.

Bilgisayar alanında ise araştırma bürolarında, yeni bir ürünün tasarımı için kullanılabilen bilişim tekniklerinin tümü.

Estetiğin konusu olan sanat olay ve eserlerinde sanatçının dehası, zevki, duyguları ve ülküsü gibi öznel ve değişken unsurlar bu olayların nesnel değerlerinden hem nicelik hem de nitelik bakımından daha üstün ve geniştir.

Her eser meydana getiricisinin ruhsal dalgalanmaları esnasında şekillenmeye başlar, sanatçının önceden tasarladığı bir ülküyü gerçekleştirme çabası içinde değişim ve dönüşümlere uğrayarak olgunlaşır.

Winckelman’a (sanat tarihçisi, arkeolog) göre “en yüce güzellik Allah’tır. Beşeri güzellik kavramı maddede birlik ve bölünmezlik sıfatıyla ayırt edilebilir ve en yüce varlıkla bu kadar çok uygun ve uzlaşık olduğu düşünülebilirse o kadar yetkin olur. Bu güzellik kavramı ilahi zihnin tasarladığı bir ilk yaratığın hayaline uygun olarak vücuda getirmeyi araştıran ateş vasıtasiyle maddeden kurtulmuş olan bir ruh gibidir. Böyle bir hayalin şekilleri katıksız ve devamlıdır ve birlik içinde çeşitli olduğundan güzellik daha yüksek olan gerçek olarak da ahenklidir. Güzellik kaynaktan alınmış halis su gibi olmalıdır, zira o bütün yabancı unsurlardan arıtılmıştır. Bu itibarla güzelliğin vereceği zevk, onun saflığıyla orantılıdır.

Dünyanın tasarımının, çiziminin, söyleminin, ritminin, ifadelerinin, açıklamalarının, temsil ve sunumlarının, betimlemelerinin düzgünlüğü ve önermelerin doğruluğu öncelikle (dünya ile kuruluş ifadesinin) bir uygunluk konusu ve sorunudur.

Nelson Goodman

Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinde şair neden bir bayram namazı vaktini seçti, neden bir cami mekanını seçti, camiden hareketle bir milletin, toplumun bütün değerlerini bir dürbünle bakar gibi anlattı. Bunları düşünmek şiirin yazılma öncesi safhasıdır. Ve tasarımdır. Süleymaniye’de Bayram Sabahı aynı zamanda yüce bir tasarımlar kümesidir. Çünkü Sultan Süleyman Kanuni, Osmanlı Sutanlarının da dünya hükümdarlarının da önde gelenlerindendir. Camii onun için inşa edilmiş, bu da yine eşsiz bir tasarım ve yüce bir mabeddir. Yahya Kemal de yüce duygularla şiirler yazmış ve şiirinin en hakim görüntüsü yücedir. Bu yüzden şiir de yukarıdan aşağı bütün yüce tasarımlar anlatır.
Mehmet Akif de Yahya Kemal gibi milletine hitab ederken, ne kafe, ne gece kulübü seçmemiş milletine onu toplayan iki mekandan hitap etmiştir, Fatih Kürsüsünde ve Süleymaniye Kürsüsünde.

***

Fatih Kürsüsü'nden

Birinci zümreyi teşkil eden zavallı avam,
Bıraksalar devam edecek tatlı uykusuna devam.
Bugün nasibini yerleştirince kursağına;
'Yarın' nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağına.
Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,
Vazifesi değil; çünkü 'hepsi Allah'tan!'
Ne hükmü var ki, esasen yalancı dünyanın?
Ölürse, yan gelip yatacak cennetinde Mevla'nın.
Fena kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
'Kabul ederse cehennem ne mutlu, amca, sana!'
İkinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,
Hayata küskün olandır ki: saplanıp ye'se,
'Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!'
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket mahz-i küfr olur, zira:
Talepte amir olurken bir ayetinde Huda;
Buyurdu: 'Kesmeyiniz ruh-u rahmetimden ümid;
Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.'
Bu bir; ikincisi: ye'sin ne olsa esbabı,
Onun atalet-i külliyedir ki icabı,
Teressübâtını etmiştik önceden tahlil.
Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
Evet, şebâb-I münevver denen şu nesl-i sefih.
- Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih-
Bu züppeler acaba hangi cinsin efradı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Hayır, kadın değil; erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o bıyık?
Sadası baykuşa benzer, hiramı saksağana;
Hülasa, züppe demiştim ya, artık anlasana!...
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır,
Ki, haddim olmıyarak, 'Aferin!' desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: öyle bir metaneti var,
Ki en savılmıyacak ye'si tek birayla savar.
Sinirlerinde teessür denen fenalık yok,
Tabiatında utanmakla aşinalık yok.
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış,
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış,
Nasılsa 'Rabbim utandırmasın!' duası alan,
Bu arsızın o damar zaten eksik alnından!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş nazlım,
Tokatlıyan'da satar mutlaka, gider de çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayı!
Beyoğlu'nun o mülevves muhit-i fahişine
Dalar gider, takılıp bir sefilin peşine.
'Haya, edeb gibi sözler rüsum-u fasidedir;
Vatanla aile, hatta, kuyud-u zaidedir.'
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor...
'Ayıp değil mi?' demişsin... Acep kim aldırıyor!
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi;
Mukaddesat ile eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız 'kara kuvvet' bilin ki: imandır.
'Kitab-ı köhne' de -haşa- Kitab'ı Yezdan'dır.
Üşenmeden ona Kur'anı anlatırsan eğer,
Şu ezberindeki esmayı muttasıl geveler:
'Kurun-u maziyeden kalma cansız evradı
Çekerse, doğru mu yirminci asrın evladı?'
Nedir alakası yirminci asr-ı irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayıp değil a!
Meta'-i fazli mi varmış elinde gösterecek?
Nedir meziyeti, görsek de bari öğrensek.
Hayır! Mehasin-i Garb'ın birinde yok hevesi;
Rezail, oldu mu lakin, şiarıdır hepsi!
Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanırım.
-Ne oldu bilmiyorum şimdi, sağ değil sanırım-
Kumar, senaatin akşamı, irtikap, içki...
Hulasa defter-i a'mali öyle kapkara ki:
Yanında leyl-i cehennem, sabah-ı cennettir!
'Utanmıyor musun. Ettiklerin rezalettir!'
Denirse kendine, milletlerin ekabirini
Sayardı göstererek hepsinin kebairini:
'Filan içerdi... Filan fuhşa münhemikti...' diye
Mülevvesatını bir bir rical-i maziye
İzafe etmeye başlardı paye vermek için.
'Peki! Fezaili yok muydu söylediklerinin?'
Diyen çıkarsa 'müverrihlik etmedim!' derdi.
Şu züppeler de, bugün aynı ruhu gösterdi.
Fransız'ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhadı;
Kapıştı bunları 'yirminci asrın evladı!'
Ya Alman'ın nesi var zevki okşayan? Birası;
Unuttu ayranı, ma'tuda döndü kahrolası!
Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:
Ulumu var, edebiyyatı var, sanayii var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhitimiz elbet muhit-i ma'rifete.
Kucak kucak taşıyor olmadık mesaviyi;
Beğenmesek 'medeniyyet!' diyor; inandık iyi!
'Ne var, biraz da maarif getirmiş olsa...' desek
Emin olun size 'hammallık etmedim?' diyecek.

***

Süleymaniye Kürsüsünde

Şimdi ey sevgili kàri’, azıcık vaktin eğer,
Varsa -memnûn olacaksın- beni ta’kîb ediver.
Gireriz koynuna, düşsek bile şâyed yorgun,
Karşıdan baktığımız heykel-i nûrânûrun.
Göreceksin: O harîmin ebedî zıllinde,
San’atin rûhunu seyyâl bulut şeklinde.
«Gördüğüm var...» deme! Gel bir de berâber görelim.
Nereden? Haydi Şadırvan Kapısı’ndan girelim:
Bir musanna’ kemer, üstünde kurulmuş Tevhîd; 
Daha üstünde bir âyet ki: Hudâ’dan te’yîd,
Emr-i mevkùt-i salâtın bize kat’iyyetine.
Şöyle bir baktı mı insan, kapının hey’etine,
Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn:
Mütenâzır iki mihrâb, iki âzâde sütûn.
Sonra göz yükseliyor doğru yarım kubbelere,
Ki dayanmış biri sağdan, biri soldan kemere.
İstalâktitle donanmış o hazin sîneleri,
Okşayıp nûr-i nazar, geçti mi artık ileri,
Geliyor kısmen açılmış iki heybetli kanat,
Ki te’ârîci, telâfîfi ne müdhiş san’at! 
Sanki Mevlâ mütefekkir, kocaman bir beyni,
Açıvermiş bize göstermek için her yerini.
Görüyor şimdi nazar girdi mi derhal içeri:
Aynı eb’âd ile tesbît edilen kubbeleri.
Avlunun sâha-i üryânına bin sâye-i nûr
Döşeyen bunca kemerlerle sütunlarda, vakùr
Bir tenâzur yoruyor görmek için irkileni.
Yalınız iç kapının üstüne yükseltileni,
-Mutlaka medhali göstermek için olmalı ki-
Bir siyâk üzre atılmış, sıralanmış öteki
Kubbelerden daha yüksek, daha vâsi’ duruyor.
Aynı heybetli kanatlar göze tekrar vuruyor.
Aşar aşmaz eşiğinden bu musanna’ bâbın,
Şu yarım kubbe -ki pîrâyesidir mihrâbın-
Çarpıyor çeşm-i temâşâya, asıl kubbe değil.
Buna eş lâzım, evet olmamak olmaz kàbil.
Yoksa ihmâl edilir şey mi tenâzur burada? 
İşte tam ondaki eb’âda nazîr eb’âda,
Semt-i re’sinde duran aynı da mâlik, hele bak!

***

Tasarım çok büyülü bir kelime. Bir varlığın veya sanat eserinin vücuda gelmesinin safhaları var. Biri taakkul, ikincisi tahayyül, sonrası tasavvur, sonrası tersim ve teşekkül. O şeyin ne ise ortaya çıkmasından öncesi safhalar bu saydıklarımız. Her sanatçı daha doğrusu büyük sanatçılar, ressamlar, heykeltraşlar, sitilistler, gurmeler hep bir tasarım sürecinden sonra eserleri ortaya getirirler. Hristiyanlar Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine olağanüstü üzülmüşler. Haklılar tabii, bir peygamberin adi bir suçlu gibi tevhidi düşüncesinden dolayı idam edilmesi herkesi düşündürür. İslamlıkta çok hüzünlü tablo yok, Kerbela’da Hz. Hüseyin Efendimizin bütün ailesinin kılıçtan geçirilmesi dışında bir facia yok, bu yüzden o katliamdan bir dünya görüşü çıkmış. Suç sünnilerin değil bir geri zekalının İslamla bağdaşmayan hırsının sonucu bu olay meydana getirilmiş ve bugüne kadar bu hüznü bir takım insanlar ve biz de yaşıyoruz, öyle ya böyle bir olayı özümsemek imkansız.

Uluslararası Alevi sempozyumuna katıldım. Bediüzzaman’ın fikirlerini anlattım Alevi kardeşler ne kadar memnun oldular. Çünkü Bediüzzaman hiçbir zaman kin dolu, düşmanlık dolu bir dil kullanmaz yoksa ateizmin, dinsizliğin, gafletin, dalaletin çağ meydana getirdiği yüzyıllarda eğer kötülere tavır koyan bir dil kullansaydı eserleri, kin ve nefret aşılardı. O çok kızdığında bu adamlar, ehli dalalet ve gaflet ve benzeri ifadeler kullanır. Kullandığı dil çok hesaplı ve yerindelik gösteren bir lisandır. Bu da bir tasarım harikasıdır.

Hristiyan sanatçılar Hz. İsa’nın çarmıhtan indirilişini resimlerle, tablolarla anlatmışlar. Hz.  İsa’nın çarmıhtaki halini kiliselere, ibadethanelerine, evlerine asmışlar. Bu bir peygambere olan hüzünlü sevginin tercümanı olmuş. Allah korumasaydı Peygamberimiz de böyle bir faciayla hayatını bitirebilirdi ama o koruma altındadır. Böyle saldırılar olmuşsa da anında ters tepmiştir, çünkü Habibim dediği zat-ı mukaddes ve muallayı korumuş. Mağarada Hz. Ebubekir’in endişesine “Korkma ya Ebabekir Allah bizimle beraberdir” demiş. Ama yine de ihtiyattan geri durmamıştır.

Bediüzzaman inanılmaz, aklı tahayyül etmesi imkansız bir sanatçıdır. Onu batılı bir sanat felsefesi uzmanı ele alsaydı bunları görürdü. On sekizinci yüzyıldan itibaren akıl ile çatışan dinler ateizmin ve nihilizmin saldırısına maruz kalmış, kitaplı dinler surları yıkılan kalelerin ortasında ağlayan ailelere dönmüştü. Gerek Batı’da ve bizde son yüzyılın reformistleri siyasi konuları düşünmüşler, idare şeklinin daha insanı olması için çabalamışlardır. Ama özellikle Fransa’da dinin maruz kaldığı saldırılara karşı bir reform hareketi olmamış, olsa da cüzi kalmış ama Ortaçağı mantığından demokrasiye geçmeyi başarmışlardır.
Öğretmek ve uyarmak için gelmiştir, dinler. Allah kainat mektebinin sahibi insanlar talebeler, 124 bin peygamber ise öğretmenlerdir. Beni cennet ve huriler, kevser suyu az ilgilendiriyor ama bu kadar çok peygamberlerle cennete (eğer nasipse) nasıl olur bilmem. Mülakat yapıp çektiklerini dinlemek ve yazmak, insanlara anlatmak isterdim. Ayrıca mesela Hallacı Mansur ile Nesimi ile görüşmek isterdim. Ya bizim Menderes’e ne dersin onunla görüşmek istemez misin? Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu… Ne utanmaz demokrasi tarihimiz var bu büyük ruhlu insanları idam sehpalarına göndermişiz. Rus kumandan Bediüzzaman’ı öldürmek istemiş ama iki rekat namaz kılmış onu görünce kalbi yumuşamış ve kararından geri dönmüş.

Risale-i Nurlar doğuş öncesi büyük bir planlama ve tasarım sürecinden geçmiş. Büyük yazarlar eserlerini neden yazdıkları konusunda değerlendirmeler yaparlar. Bediüzzaman bu tür değerlendirmeler pek yapmaz ama ellibeş yaşlarında veya o civarda üç büyük eserini yazmış.

Yazmaya başlamadan önce yazacağı konular için zihninde problemler haritası oluşmuş. Asrının en büyük hastalığı inkar, gaflet ve dalalet, bunların kaynağındada aklın istikametli düşünme görevini yapacak  eğitimden mahrum olması var. Çünkü on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda toplumlar hastadır, geleneksel toplum yapısı örfler ve gelenekler ve din yıpranmıştır. Bütün bu yüzyıllaın romanları, tiyatroları hasta toplumdaki marazları anlatır. Batının çok yüceltikleri romanları hep hasta toplumu, hasta hatta bozuk ilişkileri anlatırlar.

Cemil Meriç bizde romanın olmayışını marazi olmayışımıza bağlar ama bizim de 1870'lerden sonraki edebi denilen romanlarımız bozuk kadın, erkek hayatlarını anlatırlar. 1870'lerden sonraki edebiyatçıların içinde din, tarih, sanat, estetik gibi konular yoktur. Fransız romanının üçüncü el romanlarıdır. Namık Kemal bile bir misyonu var gibidir. İntibah romanında bir kötü kadını anlatır, erkek kahramanı da hangi ata bindiğini bilmeyen bir saftirik adam. O nesiller nerden dini hayatı geleneği bilsinler, bunların arkasından cumhuriyet ilan edilir, yeni okullar ama okunacak şey yok. Köy enstitülerinde okutulanlar ruh değil ruhtan kopuk insanlar yetiştirir. Orada bu millete yapılanlar kitaplara sığmaz. Anadolu köyünde cenaze namazı kıldıracak adam olmadığı yıllar vardır çünkü gelenek yıkılmış yeni tarz da henüz oluşmamıştır. Bediüzzaman bütün bunları görmüş ahlakın arka planında onun kainat kitabı, mukaddes kitabımız ve Resulullah’a dayanan eğitimi büyük gözlemlerden sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü Bediüzzaman Fatihadan başlayıp Nas suresinde biten bir tefsir tarzının yerine islam toplumlarını çürüten  meseleye akli ve mantıki gözle bakan bahisleri yazmıştır. O dönemde çok saygıdeğer müfessirler varsa da geleneğin yanında promlemlerden haberleri yoktur.

İşte Bediüzzaman’ın seçtiği konu ve temalar uzun bir akletme tasarım ve telif dönemi geçirmiştir.Küçük sözler eserlerinin penceresidir, hatta kapısıdır, adeta açılışıdır.Bir insana ne lazımdır dini temalardan konulardan ve ibadetlerden adeta dinin elifbasını yazmıştır. İçimizden bu büyük kitabı ismi küçük ama bahisler büyük, bunu Menderes’ten beri devletin anahtar niteliğindeki adamların önüne koyup şu kitaba bir bakın bir insanın İslamdan ne ihtiyacı varsa hepsi burda var. Böyle bir yiğit adam çıkmadı, şu vakıflardan her şehirde birkaç tanesi koltuğuna şu eserleri koyup bağıra bağıra dağıtamaz mı? Karpuzun hukuku var domatesin hukuku var, sokak pazar hep onlarla, işte Muzaffer Abi büyük adamdı elleri, kolları uzanmış çanta taşıya taşıya.

Klasik bir yorum vardır, yazılmamış yazdırılmış, halbuki Bediüzzaman bir hoperlör değildir, yaptığı işin planını programını tasarımını yapmış, öyle insan iradesinin inkarı kabilinden nakile değil şuurlu, işini takib eden ne yapmasını ve ne yazmasını bilen bir yazardır.

Bediüzzaman, dokuz hikaye yazmış hikaye kılıklı şeyler neden yazdı çünkü geleneksel Türk hikayesi masallar ve epizotlardan oluşurken o hikayelerine vakaörgüler ve şahıslar,açılış kapanışlar, sonuç  ve vurucu cümleler yükledi bunların hepsi düşünülmüş tasarlanmış, üstelik modern hikayenin  anlatımları bunu seçmesi tasarımının önemli bir yanı. Ve kısa kısa bir dinin hakikatlerini hikayelere giydirip hikaye kahramanları ve yazar birlikte eseri yazmışlar. Yazar dehşetli bir icmal gücüne sahip, dokuz hikayenin içinde namaz iki bahiste anlatılmış, dinin direği olduğu ve neden beş vakte dağıtıldığı.

Küçük Sözler demek icmail büyük hakikatler demek. Sadece emir olarak bize gelen namazı bir tahkik ve mantık ve akıl ile birlikte anlatıyor. Herkes namazı kabul eder kılsın kılmasın ama kalbini veaklını venefsini ikna edemez,öylece ölür gider, arkasından “öyle bir güzel ölümünen öldü ki" diye de yorumlanır. Namaz bir günü kazandıran bir ibadet her günü kazandıran ibadet dünya defterini karla kapatır. Kılmayan yevmiye defterinde birşey göremez.

Birinci söz Bismillah’dan bahsediyor, hikayenin kahramanı “Bedevi arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki..." Bismillah’ın önemini anlatmak için bundan harika bir esas cümle kurulur mu, tasarımı ne kadar zengin. "İşte ey mağrur nefsim  sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir, düşmanın, hacatın nihayetsizdir." Hayat bedevi arap çölü bedeviler birbirine zarar verir, örneğe bak nasıl seçilmiş, tasarım dünyasından çıkmış.

İnsanın seyyah olduğu sanatın, felsefenin, estetiğin ve dinin konusu. Veysel “iki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece" diyor ya. Yunus dünyaya “dünya dedikleri bir gölgeliktir” diyor. Sadece bir gölgelik, ne kadar uzatıyoruz. Daha taşa sığmıyoruz, Firavun hele yukarıya bir ok atın da bakalım Musa’nın dediği gibi bir ilah var mı?” demiş. Allah da onunla dalga geçer ok bir balığa çarpar aşağı düşer. Ne ararsan onu bulursun, kimi helvayı kimi Mevlayı. Soruya göre cevap.

Devam edecek

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.