Tahavvülat-ı Zerrat - Mana’dan Maddeye Dönüşüm

Sami KURT

Eşya nedir?

Eşya, sureti eser olan; mahiyeti ve hakikati, Esma-yı İlahiye (İlahî ilmî ünvanlar) olan emirlerdir.

Eşyada görülen şu maddî suretler, işleyişler arkasında sonsuz bir mana âlemi var.

Kâinatta görülen hiçbir şey sadece maddeden ibaret değildir! Esası ve aslı Mana’dır.

Tahavvülat-ı Zerrat – Manadan Maddeye Dönüşme

30. sözde tahavvülat-ı zerrat bahsinde zerre’lerin, yani maddî form olarak tanımlayabileceğimiz ilk parçacıkların, mana formundan madde formuna dönüşümü, tahavvülü anlatılır.

Tahavvül, terkip veya teşkil olmayıp maddenin bir vaziyetten bir diğer vaziyete; mana formundan, madde formuna dönüşümüdür.

Yaklaşık 120 yıl önce Max Planck, cisimlerdeki ışımayı incelediği çalışmasında enerjinin, quant’lar denilen enerji paketleri şeklinde yayıldığını ortaya koymuştur. 1905’te ise Einstein, aslında maddenin kökeninin enerji olduğunu (E=mc^2); maddenin, enerjinin yoğun bir formu olduğunu ortaya koymaktaydı.

Yakın tarihlere geldiğimizde ise atom altı parçacıklar bilinir olmuş ve standart model’de yerini almıştır. Standart modelde yer alan atom altı parçacıkların var oluşunu açıklayan teorilerden biri ise Sicim Teorisi veya Süper Sicim Teorisi olmuştur.

Sicim teorisinde adı geçen sicimler, sürekli titreşme hareketi yapan, esneyebilen, uzayıp kısalabilen yapıdadır ve farklı dizilimleriyle standart modeldeki atom altı parçacıkları yapmaktadır. Değişik frekanslarda titreşen ve salınan her sicim, yeni bir maddeye form veriyor. Sicimler, kuarkları; kuarklar nötron ve protonları, onlar da atomları meydana getiriyor.

Gitar çalan birisini düşünelim. Gitaristin düşünce âlemi veya mana âlemi diye adlandırabileceğimiz iç dünyasındaki mana, notalar şeklinde dış âleme yayılmaktadır. Gitaristin mana âlemindeki ahval; mana formunda değil de mananın, enerjiye (notaya, sese) dönüşümüyle (tahavvülüyle) bu âlemde yer almaktadır.

Ne olmuştur?

-                       Mana, maddenin temeli olan enerji suretinde bu âleme çıkmıştır.

-                       Yani maddeye yakın bir forma dönüşmüştür. (tahavvül)

Sicim teorisi, aslında manaya yakın bir formdan, madde formuna geçişi anlatır.

Günümüz fiziğine göre her şey bilgidir. Taş, yaprak, ağaç vs. her bir şey, bilgidir. Sicimlerin farklı titreşimleriyle farklı evrenler/uzay zamanlar oluşmakta; bir nevi bilginin ortama kodlanması, yazılmasıyla her şey (farklı boyutlar/evrenler ve içindekiler) oluşmaktadır.

Bu durumda eğer bilgiyi, mananın bir formu veya bir mana paketçiği olarak kabul edersek; kuantum ve sicim teorisine göre de maddenin temelinde mana vardır, denilebilir.

Bediüzzaman, İmam-ı Rabbani ve diğer ulemanın nakilleri de benzerdir. Her şeyin özü, manadır. “Madde bir mana ile kaim’dir”. Maddenin, vücudu/varlığı manaya bağlıdır. Mana’nın bu âleme sürekli/kaimen yazılmasıyla madde var olmaktadır. O mana ise esma-yı İlahiye manalarıdır. Rabbimiz, insana -Hz. Âdem (AS)’a - ilk esma manalarını, yani eşyanın hakikatini öğretmiştir (ta’lim etmiştir).

Bediüzzaman’ın 1928’lerde Barla’da tahavvülat-ı zerrat’ı (mana – madde dönüşümünü) konu alması çok manidardır.

Aslında ne içinde yaşanılan zaman, ne mekân ne de dönemin bilgi düzeyi bu bahsin (özellikle meşhur ilk paragrafını ve haşiyesini) yazmaya müsait değildir. Bana göre bize aktarılan bu bilgi, hala şu zamanda bile zaman ötesidir.

-                       “Evet, tahavvülât-ı zerrât, âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanı olan İmam-ı Mübînin düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman-ı hazır ve âlem-i şehadetten teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve irade-i İlâhiyenin bir ünvanı olan Kitab-ı Mübînden istinsah ile ve seyyal zamanın hakikati ve sahife-i misaliyesi olan Levh-i Mahv, İsbatta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidar ihtizazattır.” (Sözler, 30. söz, 2. maksat).

Parçacıkların dönüşümü (maddeye dönüşüm);

-                       Her şeyin gaybına ve aslına bakan İlahi ilmin ünvanı olan İmam-ı Mubin’in düsturları altında, İlahi kudret ve iradenin ünvanı olan Kitab-ı Mubin’den mananın alınması ve bu âleme (esir ortamına) yazılması/kodlanması anındaki titreşimdir, harekettir. Bu süreçle mana, maddeye dönüşmektedir.

-                       Esir, atom altı parçacıklardan daha da aşağıda olan ve her şeyin ondan yapıldığı ve tüm varlık âlemlerini kapsayan ortamdır. Varlığı ispat edilememiştir. Ancak Higgs parçacığının bile ancak iki üç yıl önce çok güçlü parçacık çarpıştırıcılarında (Cern – LHC) belirlenebildiği göz önüne alınırsa, bu parçacıklardan çok daha aşağıda olan esirin şu zamanda belirlenememesi garip karşılanmamalıdır.

-                       Levh-i mahv u ispat süreci; mananın, esir ortamına yazılması sürecidir. Yani esirin bir fonksiyonudur.

-                       Levh-i mahv u ispat sürecinde mananın esir ortamına yazılması (ikame edilmesi) anında; mananın, titreşim ve hareket suretini alarak; mana’dan maddenin ilk formuna geçiş, 30. sözde çok veciz anlatılmıştır.

Mana her an, Kitab-ı Mubin’den alınmakla (istinsah ile) esir ortamına yazılmasıyla, bu âlemde madde formunda var olmaktadır (vücud bulmaktadır). O sürekli yazılma hali bir an dursa madde, bu âlem perdesinden bir anda silinir ve yok olur. Zaten sicim teorisi de bu durumu bir nevi kodlanmak/yazılmak şeklinde tanımlıyor.

O halde her şey madde formundadır. Ama temeli, aslı mana’dır/bilgi’dir. Yani eşyanın iki yüzü var. Madde ve mana… Madde tarafı, manaya dayanıyor; onunla var oluyor, vücud buluyor.

İnsan; madde bedeni ile eşyanın madde tarafını, mana bedeni ile eşyanın mana tarafını algılayabilir, okuyabilir. Eğer madde tarafında kalsa, eşyanın hakikatine gidemez. Vahdet manalarını göremez. Materyalistler eşyanın madde yüzünde kalanlardır. Bu kadar yakınlaşmalarına rağmen Manayı göremediklerinden, madde tarafındaki her mucizevî hadiseyi maddeyle açıklamaya çalışmışlardır. Suretten, manaya geçememişlerdir.

Hakikî insan ise maddenin (suretin) mana yüzünü de okuyarak, yani manasını hissederek hatta ilmederek marifet-i İlahiye ile Ahsen-i takvim sırrına ulaşır.

Tedebbür – Zikr - Ubudiyet

Kur’an’da geçen “Tedebbür” kavramı, eşyanın arka planını yani mana tarafını da görme demektir ve ulu’l elbab’ın özelliğidir, hasiyetidir. Ulu’l elbab (lübb’lerin/özlerin sahipleri), eşyanın özüne/manasına nazarı olanlar, eşyanın özüne/manasına hâkim olanlar.

İşte ilmi, esma-yı İlahiye ünvanlarıyla (Rabbimizin İlahi isimleriyle) insan idrakine uygun beyan olunan mana denizlerinden alıp okumak tedebbür’dür; O manaları fikretmek, tefekkür’dür; marifet etmek/öğrenmek ise ilm’dir; o esma manalarını bu âleme i’lan ise zikr’dir. O halde ilmin, zikrin ve ubudiyetin, her hali ya manayı ta’lim, ya mana’yı tefekkür, ya da manayı ilan olan zikr’dir.

Tefekkür iç âlemimize ilan iken, zikr harice ilan’dır. Tıpkı kâinatta her bir şeyin çeşitli suretlerde Rabbimizin ünvanlarını (esma manalarını) izhar etmesi, göstermesi gibi biz de esma manalarını hem iç âlemimiz olan mana bedenimizle; hem de cismani bedenimizle eşyanın zahirinden - batınından okuyoruz ve ilan ediyoruz. Huzur-u Rabbani tahtında, Rabbimizin nazar-ı Kudsî’sine acz ve fakrımız ile arz ediyoruz.

Manalardan gafil olmak hele de karanlıkta/küfr’de kalmak insan maneviyatının en acınası halidir. Eşyanın sadece madde tarafına nazar eder; mana yüzüne ise maneviyatını kapatır, manayı göremez. (anha mu'ridıyn / Ondan yüz çevirirler). Hakikatini göremediğinden ona kendinden şirke giden manalar yükler. Eşyadaki var olmayı tesadüflere/manasızlığa verir. Böylelikle Rabbini inkâr eden bir vaziyete girer. Mana ise yok olmuyor. Maneviyatından, doğan şirk manaları da yok olmuyor ve inkâr, sonu olmayan bir şirk manası olduğu içindir ki sonsuz azabı netice veriyor.

Ubudiyet dahi, manadan hali değil. Her bir suret ve formunu Rabbimizin irade eylediği, çok manalar içeren ubudî hallerimiz, acaba hangi mana âlemlerine hangi manaları neşrediyor? Namazın her bir formunda, orucun her bir halinde, zekâtın, sadakanın her bir şeklinde hangi manalar hangi âlemlere görünüyor?

Nasıl manadan, madde hâsıl oluyor; Öyle de maddi hallerden dahi mana hâsıl oluyor. İlm, manaya ulaşmaktır. Zikr, o mananın kelamıdır, sesidir. Ubudiyet o mananın şeklidir, ef’alidir. İnsan iradesinin/ef’al-i ihtiyariyesinin en güzel eseri ubudiyeti’dir… İnsanın, hayatı boyunca tüm irade ve ihtiyarıyla (seçimiyle, kararıyla) ortaya koyduğu en güzel eseri ibadetidir.

Hâsılı her şey mana-yı Hakikidendir ve mana-yı Hakikiye’ye dönüyor. Çünkü bu âlemde o İlahi manaya bakmayan her şey ebter’dir. Gerisi, bekası yoktur. Örneğin, Çocuğumuzu severken, “ben seviyorum” manası bize bakıyor. Ebter’dir. O şefkat ve sevgi manalarını, ruhumuza Rabbimiz koymuştur. O’ndan gelmektedir, hissiyle o mana okyanusuna bir nisbet, bir bağ kurarız ve o fena/kendini yok sayma hissiyle bu mana bekaya gidiyor.

Yaptığımız her işe besmele ile başlamakla, bu bağı kurmuş oluyoruz.

Rabbim, bizi O’na bakan manadan; ilm’den, zikr’den ve ubudiyetten gafil eylemesin.

Not: Mana, esir, cevahir-i ferd, quantum mekaniği ve Sicim teorisini ileride daha detaylı anlatacağım İnşAllah. 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (8)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.