Suriye: ölüm ve gözyaşı ülkesi

Abdulkadir MENEK

Suriye, Osmanlı Devletinin sınırları içinde dört yüz yıl geçirdi. İslam medeniyetinin kadim merkezlerinden olan ve halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu kardeş devlet, dört yılı aşkın bir süredir büyük bir keşmekeşin kucağında çırpınmaya ve acı çekmeye devam ediyor.

Şam ve Halep şehirlerinin İslam medeniyeti ve tarihinde çok ayrı ve özel bir yeri bulunmaktadır. Halep, İslam Konferansı Teşkilatı tarafından İslam kültürünü temsil eden şehirlerden birisi olarak ilan edilmişti. Şam kabristanında on bin civarında sahabenin mezarının bulunduğu ifade edilmekte. Halep bugünlerde neredeyse tamamen harabe bir vaziyete gelmiş durumda.

Hazret-i Peygamber’in (ASV) mübarek torunu masum ve mazlum şehid Hz. Hüseyin(RA)  ve kendisi ile birlikte şehid edilen on iki yakınının mübarek başlarının da konulduğu mezar Şam’da bulunmaktadır. Hz. Bilal-ı Habeşi de ((RA) uzun yıllar Şam da ikamet etmiş ve buraya defnedilmişti.

Suriye Osmanlı Devletinin yönetimi altında huzurlu bir dönem geçirdi. Osmanlı Padişahları, bu bölgelere çok büyük önem verdiler. Suriye’nin çeşitli bölgelerinde çok sayıda Osmanlı eseri, yılların tahribatına ve ilgisizliğine meydan okurcasına bu çirkin savaşın başlarına kadar inatla ayakta kalmaya devam etti. Bu kirli savaş, vu güzel eserlerin çoğunu, hak ile yeksan etti.

Dört yıldır bu ülkede, büyük bir öfke ve acımasızlık ile kardeşkanı dökülüyor. Kardeşini seven ve sevmesi gereken müminler, bir husumet ateşi içinde kavrulurcasına birbirlerine zarar vermeye çalışıyorlar. Özellikle yönetimi elinde bulunduran güçler, ellerindeki bütün silahları, korumaya yemin ettikleri vatandaşlarını imha etmek için kullanıyor. Bu şekilde hayatını kaybeden insan sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, dört yüz bini aşmış durumda.

Olaylar başlamadan önce bizim ümidimizi artıran ve epeyce sevindiren çok güzel manzaralara şahit olmuştuk. Çünkü Suriye’nin eski Suriye olmadığını düşünüyorduk. Otuz yıllık Hafız Esad’ın istibdat yönetiminin ardından iktidari devralan oğlu Beşar Esad, yönetiminin ilk dönemlerinde farklı bir görüntü vermeye çalışmıştı.

Sempatik ve halka yakın davranmaya çalışıyor, artık zamanın değiştiğini ve yönetimin de değişen dünyaya uygun bir şekilde demokratikleşeceğini her fırsatta dile getiriyordu. Halkta da nisbi bir rahatlama başlamıştı. Türkiye ile ilişkilerde de gözle görülür bir iyileşme dikkati çekiyordu.

Ticaret hacmi, bir hayli artmıştı. Sınırdan giriş çıkışlar çok kolaylaşmış, vizeler kaldırılmış, hatta sınır illeri arasında büyük bir yakınlaşma bile başlamıştı. Şehirler birbirlerini kardeş şehir olarak ilan ediyor ve Üniversiteler yakın bir işbirliğine başlıyorlardı.

Sınırın iki yakasında oturan, yapay sınırlarla birbirlerinden ayrılmak zorunda kalan, daha önceleri çok zor şartlarda ve meşakkatle görüşebilen akrabalar birbirlerini sık sık ziyaret etmeye, yakınlıklarını keşfetmeye başlamışlardı.

Gelişen ilişkiler kapsamında müteaddit sefer Halep şehrine gitmiş ve burada çok yakın bir ilgi ve sevgi ile karşılaşmıştık. Beş-altı yıl önce dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a verilen fahri doktora töreni için bulunduğumuz Halep Üniversitesinde gösterilen çok sıcak misafirperverlikten dolayı, heyette bulunan çok kişinin duygulandığını ve gözlerinin yaşardığını müşahede etmiştik.

‘’One minute’’ diyalogunun yaşandığı o günlerde Başbakan’ın ismi anons edilince bütün salonun ayağa kalktığını, alkışların, seslerin ve duaların bütün salonu kapladığını ve bu durumun dakikalarca devam ettiğini hayret ve şaşkınlıkla seyretmiştik.

Şam ve Halep çarşısında veya sokaklarında gezerken kendinizi hiç yabancı hissetmiyordunuz. İnsanlar, şehirler, binalar, caddeler, yemekler, tatlılar bize hiç yabancı değildi. Türkiye’den geldiğinizi söylediğinde apayrı bir yakınlık ve samimiyet görüyordunuz.

Kahire’de Tahrir meydanında yakılan hürriyet ateşi, kısa süre içerisinde diğer Arap ülkelerine de sıçramıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapay olarak çizilen sınırlarla kurulan ve başlarına kendi çıkarlarına alet edebilecekleri şahısları getiren Batılı ülkeler, bir asra yakın bir zamandır, bunun keyfini sürüyorlardı.

Libya bu süreci çok kanlı ve ağır bir bedelle geçirmeye devam ediyor.  Mısır ve Tunus’ta da büyük olaylar yaşandı. Türkiye’nin demokratik bir ortamda yaşadığı büyük ekonomik ve siyasi gelişmelerden ürken Batı devletleri, Mısır’da çirkin bir ihtilali ve alçakça bir oyunu sahneye koydular. Türkiye le dokuz yüz kilometreden fazla sınırı bulunan, adeta İslam âlemine açılan kapısı konumundaki Suriye’de ise ödenen fatura her geçen gün kabarmaya devam ediyor.

Suriye derin devletine tamamen teslim olan Beşar Esad, kontrolü bütünüyle kaybettiği bir sırada devreye Rusya ve Putin’i de koyarak varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Bugünlerde üzerinde anlaşma sağlandığı söylenen ateşkes dahi, Ruslar ile birlikte halkına tanklarla, toplarla ve ağır bombardıman ile hunharca saldırılarına maalesef engel olamıyor.

Suriye’de giderek yalnızlaşan ve bunun getirdiği derin yalnızlık duyguları ile silahlara daha çok sarılmaya çalışan Beşar Esad, Rusya ve Putin’e de bütün varlığı ile sarılarak maalesef dönüşü olmayan çok hazin bir yola girmiş bulunuyor. Bu arada İran’ın depreşen geleneksel ve tarihi sratejileri sonucu Suriye’de zulme ve kan dökücülüğe verdiği çirkin destek, tarihe kanlı bir sayfa olarak geçecektir.

İnat, iktidar hırsı bazı insanların basiretini gerçekten bağlıyor. Böyle insanlar kendileri ile birlikte, çevrelerine de büyük zararlar veriyorlar. İşte Beşar Esad, ne yazık ki, böyle bir kısır döngünün içine girmiş, kapıldığı girdabın içinde debelenmeye devam ediyor. Bu arada olanlar da masum ve mazlum Suriye halkına oluyor.

Suriye’de yaşanan büyük zulüm ve katliam karşısında Türkiye’nin gösterdiği büyük yardımseverlik ve ensarlık, her türlü takdir ve tebriğin fevkindedir. Üç milyona yakın Suriye’li kardeşimizi hiçbir maddi hesap içinde olmadan sınırlarını açarak kabul eden ve her türlü yardımı tam bir ‘Muhacir-Ensar’’ kardeşliği ve dayanışması çerçevesinde yapan Türkiye, tarihi misyonunun ve üstlendiği büyük rolün gereğini hakkıyla yerine getirmiştir. Tarih ve gelecek nesiller, bu büyük destanı, altın harflerle yazacaktır.

İnsan hakları, hümanizm ve demokratik değerleri dilinden düşürmeyen Avrupa ülkelerinin, Suriye’li mülteciler konusunda gösterdiği isteksiz, çirkin ve aşağılayıcı tavır tam bir yüz karasıdır. Ekonomik kriz yaşayan Yunanistan’a yüz milyar doları gözünü kırpmadan veren Avrupa Birliği ülkelerinin, yollarda ve denizlerde perişan olan ve hayatlarını kaybeden bu kadar masum insan karşısında gösterdiği duyarsızlık, samimiyetsiz tavrın en bariz göstergesidir.

Türkiye bu sürede dört yüz bin Suriye’li çocuk ve genci eğitim sistemi içine katmayı başardı. Üç yüz bine yakın insanı da, her türlü ihtiyaçlarının karşılandığı çadır kentlere yerleştirdi. Suriye’li kardeşlerimizin bazı sektörlerde çalışabilmeleri ve iş kurabilmeleri önündeki yasal engeller kaldırıldı. Bu konudaki mevzuat düzenlemelerine devam ediliyor.  Gaziantep, Şanlıurfa, Kilis gibi bazı illerimizdeki vatandaşlarımız, Suriye’li mazlum insanlara yardım konusunda bir destan yazmaya devam ediyorlar.

Suriyeli kahraman kardeşlerimizin, çaresiz ve çok yetersiz silahlarla, zulüm bombalarına ve mermilerine karşı göğüslerini kahramanca siper etmelerini televizyon ekranlarında seyrederken, ‘’Zalimler için yaşasın cehennem’’ diye haykırıyorum.

Acaba ne yapabiliriz, diye zaman zaman düşünüyor ve Rabbimin engin merhamet ve adaletine sığınıyorum. Suriyeli kardeşlerime içim kan ağlayarak dualar ediyorum. Bütün kardeşlerimden de dua istirham ediyorum. Belki bu dualar külliyet kesb ederek Adil ve Kahhar olan Rabbimin dergâhına ulaşır.

Bu zulüm, istibdat ve katliam bir an önce sona erer. Mazlum ve masum Suriyeli kardeşlerim de bir an önce huzura kavuşur ve rahat bir nefes alırlar. Ferecin, gayr-ı Müslümlerin eliyle değil, müminlerin gayret ve duaları ile gelmesini temenni ediyorum.

Haydi, hep beraber duaya duralım ve komşumuz, akrabamız ve kardeşimiz olan Suriyeli müminlerin ve burada yaşayan masum insanların huzur ve saadeti için Rabbimizin şefkat ve merhametine iltica edelim.

Olur ki, aramızdan birilerinin duası kabul olur da, bu zulüm ve katl fırtınası diner. Zalimler de Kahhar-ı Zülcelal’in mutlak adalet mahkemesine hesap vermeye giderler.

İttihad-ı İslam’ın önündeki bir başka engel de bu şekilde bertaraf edilir ve Üstad Said Nursi’nin yüz bir yıl önce Şam’da Emeviye Camisinde aşağıdaki ifadelerle müjdelediği saadetli günlere hep beraber kavuşuruz:

“Bilhassa İslâmın terakkisi onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.’’(Hutbe-i Şamiye, sayfa, 28)

 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.