14 Haziran 1992'de vefat eden Bekir Berk'in ardından cenaze namazından sonra yazılmıştır.
*
Her insanın bir zâhirî bir de derunî içyapısı vardır. Fotoğraf buutları içinde, fotoğraflardan mürekkep bir filimle insanın zâhirî alanını tasvir etmek bir derece mümkün olsa da insanın derunî, yani iç yapısını tasvir imkânsızdır. Melekûti alanın tasviri, her türlü sınırı aşan bir alanın küçük bir çerçeve içine sığdırılmak istenmesi anlamını taşır.
Bekir Ağabey bulunduğu atmosferi değiştirebilen, kendi kendine yetebilen, belirsizlikleri belirlilik alanına çıkarmakta muktedir, kalpleri uyaran özellikte bir insandı.
Dünyaya yerleşmemişti. Kefeni cebindeydi. Âhirete irtihal etmiş her sevdiği insanın arkasından buğulu duygularla içindeki ağıtı dünyalılara hissettirmek isterdi. Hak dostlarının vefatı Bekir Ağabey’in içindeki bir yangının büyümesine sebep olurdu.
Onlarla birlikte âdeta Bekir Ağabey’in yüreğinin bir parçası da ölüyor gibiydi.
Hak dostlarının ölümünde sema gibi ağlayıp yağmurlaşanlara, Hak dostluğunun anlamı mânâ âleminde tecelli eder.
Âlem-i mânâ insanın içinde bir bostan, bir cennet ve bir gülistandır. Bu âleme dalabilen, oradan, evvel ve âhire; zâhir ve bâtına dair her arzu ettiğini alabilir. Çünkü iç âlem, âlem-i melekût bir sahiplilik alanıdır. Dış alan sahipliliği insanın içindeki sınırsız alanı daraltır. Bekir Ağabey mukadderatça dış alan sahipliliğinden alıkonuldu.
Risale-i Nur’un berk-misal avukatının hizmetini îfa ettiği süre içinde müşahede edilebilen hâl, kâinat vüs’atinde bir değer ifade eder. Tefekkürî mânâda kâinat, ancak Bekir Ağabey’in savunduğu fikirlerin pencerelerinden seyredilebilir. Âlemin aklen ihatasında fizikî alan ne kadar dar boyutluysa, bir velinin, bir kahramanın da mülk ciheti itibariyle yani müşahede edilen âlemi itibariyle tanınması ve açıkça anlatılması o ölçüde muhaldir.
Bulunduğu atmosferi değiştirebilen Bekir Ağabey’in kişiliği, esrarengiz tarafları, kullandığı lisanı ile biraz keşfedilebilir. Yakınında bulunanların anlattıklarına göre; son zamanlarında ibadetlerine daha fazla önem vermekteydi. Bundaki muvaffakiyeti, meşale bir hayatın alevinin gittikçe yükselmesi ve hikmet dünyasından kudret dünyasına geçişin şiddetinin bir tezahürüdür.
Pek çok kimse Bekir Ağabey’i “Müslümanların avukatı” olarak tavsif ediyordu. Zira Bekir Ağabey, kendisini Risale-i Nur’un ve İslâm’ın gönüllü bir avukatı olarak görüyordu.
Bekir Bey, devletin din hakkındaki tutumunun tashihinin gerçekleşmesine ve bir temele oturtulmasına kendisini adamış bir kahramandı. Böylece Türkiye içtimai hayatında gün be gün müsbet değişmeler vuku bulmakta, güneş, daha bir başka gönülleri ve yürekleri ısıtmakta idi.
Bekir Bey’in uzun zaman yurt dışında kalmasına sebep olan düşünce bunun karşılığını pek pahalı ödemektedir. Zira ülkede hukuk ihlâllerinin artması nifak tohumlarının ekilmesine elverişli bir zemin meydana getirmişti. Bir nifak tohumunun yeşermesi dal budak salması hatta daha da kötüsü -Allah korusun- kökleşmesi ihtimali vardı. Bu ise Bekir Ağabey’i ve tüm inananları derinden üzmekteydi.
Her şeyin temeli hukukîdir. Maddî ve mânevî hukuku yerine getirmeyen toplum felâh bulamaz. Bir tahribatın tamiri, çiğnenen değerlere yeniden önem verilmesiyle mümkündür.
Elbette, gözleri perdeli insanlardan hukuk ve fazilet adına hassasiyet beklenemezdi. Ama İslâm’ı iradî olarak yaşayanların da hukuki olarak bir şeyler yapması gerekmekteydi.
Yaşadığımız zaman dilimi içinde Güneş’in tulûa doğru kaymakta olduğu gözlenmektedir. Hukukun da üstünlüğüne daha çok dikkat edilecek günler yakındır. Her geçen gün Anadolu’nun bahadır evlâtları fevc fevc aslına rücû etmektedir. Atılan tohumlar ve çekilen sıkıntılar semeresini bire bin vermektedir. Fakat Bekir Ağabey de tıpkı Üstad’ı gibi acele edip kışta gelenlerdendi.
Geleceğin dırahşan çehreli altın kalpli gençlerinin ekseriyeti onu görüp tanıma bahtiyarlığına eremeyecektir. Zira o, çoktan şimşek hızıyla guruba kaymış, sevgililer diyarına göç etmiştir.
Bekir Ağabey, fânî ömrünün son durağına gelmek üzeredir. O, gurubun yakın olduğunun farkındadır. Artık yaşadığı gibi şimdi gözüyle gönlüyle tüm varlığı ile âhirete müteveccih olma zamanıdır.
Güzel insanlar güzel ata binip gittikleri gibi gittikleri yerlerde de beraberdirler. Artık Sultan Eyyub sırtlarında Ebâ Eyyûb El-Ensarî’nin bir kutlu misafiri daha olmuştur. Tıpkı Zübeyr Gündüzalp, Tahiri Mutlu, Mustafa Polat ve Sadullah Nutku gibi. Risale-i Nur hizmetinin bu bahadır ve fedakâr talebeleri dünyada olduğu gibi âhirete de yan yana gitmektedir.
Hani gidenler gider de iş kalanlara düşer. Bu kutlu davanın mümessillerinin fütursuz hareket etmeleri gerekmektedir. Hani “Bir ölür, bin diriliriz.” dendiği gibi şimdi yeni Bekirler yetiştirme zamanıdır. İçteki kıvılcımlardan sonsuzluğa uzanacak alevi yükseltmek gereklidir. Sonra âdeta müteharrik cenazeler hâline dönenlerin ruhlarına bir diriltici nefes üflenmelidir. Üflenmelidir ki suikastlerden, ihanetlerden, ehl-i nifak ve küfür karşısındaki zillet ve meskenetten kurtulsunlar.