Şu milletin saadeti ve selameti,Kürtlerle ittifak ve dost olmaya vabeste

Ahmet NAS

Şu milletin saadeti ve selameti, Kürtlerle ittifak ve dost olmaya vabestedir

 

Yukarıdaki söz kimseye ait değildir. Ben, Bediüzzaman’a atfedilen ‘Şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir’ sözüne sadece bir nazire yapmaya çalıştım.

 

Kimileri, Bediüzzaman tarafından dile getirilen bu sözün, yine Bediüzzaman tarafından tadil edildiğini ve görüş değiştirdiği söylemektedir. Bu görüşe göre, Bediüzzaman daha sonraları, Ermenilerin aleyhinde yazarak, devletin selameti için, ermeni tehcirine olumlu baktığını ileri sürmektedirler. Hatta Bediüzzaman’ın Van’da ermeni çeteleri ile gerilla tipi bir muharebe içerisine girmesini de buna delil göstermektedirler. Gerek Münazarat’ta, gerekse Said Nursi’nin ilk dönem eserlerinin hiç birinde, bu görüşü destekleyen bir ibareye rastlanılmamaktadır. Van’daki ermeni çeteleri ile muharebe artık bir yarı nizami savaştır. Onun bu muharebeye girişmesinin ermeni tehcirinin haklı gösterilmesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

 

Said Nursi’nin bu görüşünü değiştirdiğini söyleyenler, milliyetçi ön yargılara sahip olduklarından, bugün benzer şartlar gerçekleştiğinde devletin selameti uğruna aynı şeyin yapılması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirler.Nitekim, terörle mücadele adı altında, zaman zaman bütün bir bölgede Kürt kıyımının gerçekleştirilmesi gerektiğini söyleyenler de çıkmaktadır.

 

Bu görüşü dile getirenlerin, Ermenilerin, yüzlerce Azeri’yi katlettiği Hocalı katliamında da benzer bir duruş sergilenmektedir. Sanki şöyle bir algı gelişmektedir bu zihin dünyasında: ‘Ermeni katledilebilir, zira devletin ve milletin selameti bunu gerektirir. Ama, Azeriler katledilemez, Azeriler kardeşimiz, dindaşımızdır!’ Aynı tavır, Kürtler için de sergilenebilmektedir. ‘Devletin selameti, vatanın birliği için, Kürtler öldürülebilir!’

 

Oysa ki, zulüm nereden gelirse gelsin ve kimden gelirse gelsin, mü’minin, Müslümanın tavrı zulme karşı koymak olmalıdır. Aksi halde bizden olanlara ve bizden olmayanlara karşı farklı tavırlar geliştirdiğimizde, hakk ve hukuk, siyasetin zalim çarkları arasında ezilip gidecektir. Müslüman, ne hocalı katliamına karşı duyarsız kalabilir. Ne de Ermeni tehcirine karşı duyarsız kalabilir. Bu anlamda, hakkın büyüğü küçüğü yoktur.

Gerek birinci Said, gerekse ikinci Said, hep hakk ve hukuktan söz etmiş ve bu uğurda mücadele etmiştir. Bunun yanında, Said Nursi’nin duruşu öyle tarafgirane bir şekilde ermeni karşıtı-ermeni yandaşı şeklinde nitelendirilebilecek bir duruş değildir. Zira, onun duruşu, stratejik değil, ilkeseldir.

‘Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez’

‘Devletin, cemaatin selameti için, fert feda edilmez’

‘Birinin hatasıyla, başkası mes’ul olmaz’

 

Ermenilerin hürriyeti bahsinde ise şöyle o, şöyle demektedir: ‘Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer'îdir.’

‘S - Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?’

‘C - Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem'in hukukunu ihmâl eder? Kellâ_ Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali'nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbî'nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.’

‘C - Zannediyorum, tecavüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecavüze karşı bir teşeffî-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş gibidir. Eğer tamamıyla iman etseler ki tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir.’

 

Aynı ilkesel duruştan bu gün, bizim çıkarmamız gereken en önemli ders, hakk ve hukuku zayi olanların hepsinin hakkını savunmak olmalıdır. Yukarıdaki cümlede geçen Ermeni kelimesi yerine, Kürt kelimesini koyabilir miyiz?

 

Elbette koyabiliriz, koyabilmeliyiz. Hem de daha güçlü bir şekilde koymalıyız. Türk-Kürt ittifakı, her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir. Bu konu, devletler ve siyasetler üstü bir konu olmak zorundadır. Devletin selameti için, bir Müslümanın hukuku nasıl feda edilemezse, aynı şekilde bir Türk’ün, bir Ermeni’nin, bir Kürdün de hukuku feda edilemez.

Mesela maide suresinde geçen "Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birisini diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur." (MâideSûresi, 5:32.) ayete göre, haksız yere birini öldüren kişi, velev ki bunu bütün insanlık adına işlesin, bu bir zulümdür. Ayette geçen ‘her kim’ ifadesi, Müslim olsun gayr-i Müslim olsun herkesi kapsamaktadır. Öyle ise, bir Müslüman, hiçbir masumu öldüremez, hiçbir iktidar uğruna, hiçbir devlet uğruna, hiçbir amaç uğruna masum bir kişinin kanını dökemez. Bu, apaçık bir zulümdür.

 

Bu ülkede dindarlar, herkesin hakkını savunmadığı sürece, hiçbir hakk hiçbir şekilde güvence altına alınamaz. Dindar olmayanların hakk ve hukuk savunuculuğu yapması önemlidir. Ancak, dindarların bunu yapması daha da önemlidir. Zira sıradan bir insanın, başka bir insanın hakkını savunması, insani bir görevidir. Dindarın ise, başka bir insanın hakkını savunması, hem insani hem de dini görevidir.

 

Zira tarafgirliğin bol yaşandığı siyaset canibinde, hukuk da siyasete kurban gitmektedir. Siyaseten eşitlik, hukuken eşitlik gibi konuları artık konuşmamız gerekir. Dindar olmayanlar arasında bu konu hararetle tartışılırken ve özellikle sol camiada, hakperest tavırlar sergilenirken, bu konuda dindarın çekingen davranmasının bir anlamı yoktur. Kemalizmin, dindarlara enjekte ettiği milliyetçiliği(Ahmet Altan), artık dışarı atma zamanıdır. Risale-i Nur müntesipleri, bu ülkede yıllardır müsbet milliyetçilik var mıdır? Yok mudur? Tartışmasıyla geçirdi. Şimdi artık, milliyetler üstü, etnisiteler üstü kavramlar üretme zamanıdır. Bu anlamda, Mardin’deki ‘Münazarat Sempozyumu’nun bu konuda bir başlangıç yapmasını diliyor ve bekliyorum. Dindar akademisyenler, 5 yıl sonra, 10 yıl sonra, başkalarının dile getireceği hukuki ve siyasi çözümleri, şimdiden söyleyebilmelidirler.

 

Bu vatanda, aynı vatandaşlık statüsüne sahip olmayı isteme hakkı, her insan için geçerli olmalıdır. Bir Türk unsurunun statüsü, anayasal statü haline getiriliyorsa, bir kürdün de statüsünün anayasal hale getirilmesi sağlanmalıdır. Aksi halde, bir kürde, yapılacak İslam kardeşliği ve islam birliği vurgusu, devletin siyasetine alet edilebilir. Nitekim, devlet yetkilileri, zaman zaman diyanet kanalıyla ya da başka kanallarla, Kürtlere va’zu nasihat ederken, milli birlik ve beraberlik amaçlı bir kardeşlikten dem vurmaktadırlar. Bu şekildeki bir kardeşlik, dini bir kardeşlik değil, kutsal devlet uğruna bir kardeşliktir, bir tür ‘devlet kardeşliği’dir. ‘Ey insanlar! Kardeş olun!’ hitabına bir mazhariyet değil, devletin vatandaşına ‘Ey vatandaşlar! Kardeş olun!’ diye emrine tabi olmaktır. Haddi zatında bir kardeşlik değil, bir vatandaşlıktır. Ama zaman zaman, bu vatandaşlık bağları yetersiz gelmektedir ki, diyanet kanalıyla, dini kardeşlik vurgusu da yapılmakta ve devletin varlığı ve bekası için, dini motifler kullanılmaktadır. Yani din, siyasete alet edilmektedir.

 

Dini bir kardeşlik, ‘bir Müslümanın, kendisi için istediği bir şeyi, kardeşi için de istemesi’ni gerektirmektedir. Oysa ki bu günkü milliyetçi dindar bir Türk algısı, kendisi için istediğini, bir Kürt kardeşi için isteyememektedir. Bundan dolayı, aynı topraklarda yer almasına rağmen, Kürtlerin bir bölümü, ne devleti, ne bayrağı ne de diğer milliyetçi kutsalları sahiplenmemektedir.

 

Bu gün ‘Kürt jargonu’nda, bayrağa, vatana, milli birlik ve beraberliğe dair soğuk ifadeler yer almaktadır. Bu soğukluğun giderilmesinin yolu, ‘Türk jargonu’nun değişmesinden geçmektedir. Bu jargon, inhisarcı olmayan, bu coğrafyanın ortak bir coğrafya olduğu, aidiyet ve kimliğin, insanların isteğine bırakıldığı, kimsenin kimseyi kapı dışı etmediği, herkesin farklılığı ile kabul edildiği, kimlik olarak milliyetin değil, dinin esas alındığı kavram ve deyimlere ihtiyaç duymaktadır.

 

Üç yıl kadar önce, mühim bir Kürt aliminin Risale-i Nuru Kürtçeye tercüme etmesi ve okuduğu Kürtçe risalelerden bir pasaj okuması karşısında, başka bir abimizin rahatsız olduğunu hatırlıyorum. Rahatsız olan abimizin, Kürtçe risalelerin gereksiz olduğu vurgusu hala kulaklarımda çınlamaktadır. Bu lüzumsuz hassasiyetten dolayı, risaleler, yıllarca Kürtçeye çevrilememiş ve bu günkü Kürtçe literatür, Risale-i Nurdan mahrum bırakılmıştır. Dünyanın birçok diline çevrilen risale-i nur, maalesef, bu vatanda nüfusun neredeyse yüzde 20-30’unu teşkil eden bir topluluğun diline çevrilememiştir. Neyse ki bu günlerde, Nubihar grubu ve Molla Feyzi tarafından ayrı ayrı Kürtçeye çevrilme çalışmalara başlanması hayırlara vesile olacaktır.

 

Bu ülke, siyaseten Amerika’ya, Almanya’ya ve hatta Yunanistan’a dost ve müttefik olmuş, ancak kendi vatanındaki Kürtler söz konusu olduğunda, onların varlığını kabullenememiştir. İçerideki ittifak tamam olmadığından dolayı, komşularıyla da on yıllarca hep sorunlu olarak yaşamaya devam etmiştir.

 

Yaklaşık olarak yüz yıl önceki Osmanlı Devletindeki siyasi çalkantıların olduğu bir dönemde, Bediüzzaman, ‘şu milletin, saadet ve selametinin, Ermenilerin saadetine vabeste’ olduğunu söylemesi mübalağa değildi. Bu çalkantılı zamanda da, ‘şu milletin, saadet ve selameti, Kürtlerle ittifak ve dost olmaya vabestedir.’ demek de mübalağa değildir.

 

Kürtlerle ittifak yapmak ve dost olmak, aynı zamanda da bir ittihad-ı islam meselesidir. İttihad-ı islam vurgusunu yapanların, öncelikle ittihadı, bu ülkede sağlaması icab eder. Mühim olmayan bir siyasinin şöyle mühim bir sözü vardı: ‘Avrupa birliğinin yolu, Diyarbakır’dan geçer.’ Ben de derim ki, ittihad-ı islamın yolu, Diyarbakır’dan geçer.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (5)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.