‘Siyasal islamcılık’ ya da ‘İslamcılık’

Ahmet NAS

Önceki yazımda, islamcılığı, modern bir ideoloji olarak nitelemiştim.  Bu gün, islamcılık ile siyasal islamcılığın arasında pek fark olmadığı konusunu işlemeye çalışacağım.
Önce bir soru ile başlayalım. Modern ulus-devlet modelini eleştirenler, modern bir ideoloji olan islamcılığa karşı çıkamamaktadırlar. Hatta islamcılığı, islamiyetle aynileştirmeye çalışıyorlar.

İslamcılığı çok eski tarihlere kadar götürenler var. Ancak, eskiden, islamcılık yoktu ki islamcılar olsun. İslamcılığın geçmişini, en fazla 1,5 yüzyıl öncesine kadar götürebiliyoruz.
Ne zamanki müslümanlar, modern siyasi kurumlara karşı zaaf içine düştüler, işte o zaman, kendilerinde bir eksiklik görüp, modern siyasete alternatif islami bir siyaset teorisi geliştirmeye başladılar.

Batıdan gelen herşeyi kategorik olarak reddeden bazı yazarlar, hem de islamcı bir ideoloji kabullenmiş görünmektedirler. Sözgelimi, siyaset kurumunun, devlet yönetme sanatı olduğu söylenir. Ancak bu sanatın paradigması, batı medeniyeti tarafından inşa edilmiştir. Buna rağmen, bu yazarlar,  islamcı bir siyaset kavramında bir beis görmemektedirler. Oysa ki, bu günkü siyasetin zemini, tarafgirlik üzerine kuruludur. Tarafgirlik olmazsa, ne siyasi parti olur ne de siyaset yapılır.

İmdi, bu siyasi zeminde, siz islami bir parti kurarsanız, bu parti, islamcı bir parti olmak zorundadır. ‘İslami bir parti’ demiyorum; dikkat buyurun, ‘İslamcı bir parti olmak zorundadır.’ diyorum. Zira, içinde zulüm ve haksızlık barındıran tarafgirlik, hakk ve nesafet kurallarını göz ardı eder. Tarafgirliğin bu özelliğinden dolayı da siz, bu şekildeki bir islamcı bir partiyi, islami olarak meşru göremezsiniz; görmemeniz gerekir. Bediüzzaman da siyasetin bu tarafgirane özelliğinden dolayı, siyasetten Allah’a sığınmıyor muydu?
Bediüzzaman, siyasetten, şeytandan kaçar gibi kaçmış iken, islamcılar ne diyor? Onlar da ‘islam, siyasettir.’demiyor muydu? Eğer öyle ise, Bu iki farklı fikir sahibini nasıl aynı görebiliriz. Bediüzzaman’daki bu detayları görmeden, ‘Bediüzzaman da büyük bir mütefekkirdir.’ şeklindeki sathi sözlerin ne anlamı ola ki !

Devlet yönetimi, eski büyük alimlerin, uzak durduğu bir husustu. Ebu Hanife’den  Ahmed bin Hambel’e kadar, bir çok alimin uzak durduğu ve ilmin izzetini korumak uğruna çok zahmetler çekmesinin sebebi, devlet iktidarı değil miydi? Bediüzzaman da iktidardan, devlet yönetiminden uzak durarak, birçok büyük zatın yolundan gitmemiş miydi? Peki, eğer öyle ise, son yüz elli yıllık islamcı çizgi, neden devlet yönetimine talip olmaktadır?
Hz. Ali’nin, Halife olmayı hedeflemeyişi, kendisinden önceki 3 büyük halifeye de itaat etmesi ve onlarla bir iktidar mücadelesine girmemesi ne kadar dikkat çekicidir. İslam tarihi, Hz. Ali’nin bu tavrından beslenen ehl-i sünnetin genel çizgisi istikametinde ve hükümdarların iktidarlarını kötüye kullanmaması için yüzlerce kitaplar yazan alimlerin içtihadları ile doludur.

Bediüzzaman’ı okuyanlar, onun aşağıdaki sözleri ile islamcılığı mutlaka karşılaştırmalılar.
Sözler tasavvur degil tasdiktir;
teslim degil, imandır;
marifet degil, sehadettir, suhuddur;
taklid degil tahkiktir;
iltizam degil, iz'andır;
tasavvuf degil hakikattır;
dava degil, dava içinde bürhandır.

Bu satırları okumadan, düşünmeden yapılan bir Bediüzzaman değerlendirmesi yanıltıcıdır. Bu satırları okuyarak hala Bediüzzaman’ın islamcı olduğunu düşünebiliyorsanız, yukarıdaki kavramları izah etmeniz lazım.
Tasavvurun tasdikten farkı nedir?
İltizam ve iz’an arasında ne fark var?
Dava, ideoloji midir? Yoksa başka bir şey midir?

Bu satırların yazarı, bu kavramlar arasında kesinlikle bir fark olduğunu kabul etmektedir. Bu farklar, din ile ideoloji arasındaki önemli ayırtedici noktalardır. Bu farklılıktan dolayı din, sosyalizm, feminizm gibi modern ideolojilerden ayrılmaktadır.

Milliyetçilik, geçmiş yüzyılların tamamını birden görüp, bu günden bir tanımlama çabasıdır. Bir tür ‘hayali cemaat’ kurmaktır. Yüzyılları içine alan bu cemaat, kurgulanmış bir cemaattir. Hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır. Bu günden tarihe bakıp, tarihteki insanları bu günkü ‘türkçülük’ anlayışı ile ‘Türk’ olarak görmek ne kadar abes ise, bu günden geçmişe bakıp, islamın geleneğini muhafaza uğruna hayatlarını feda edenleri ‘islamcı’ olarak görmek de o kadar abestir

Fenimizm de öyle, bu günden bakıldığında, feministlere göre, bütün bir tarih, kadınların ezilmişliğinin tarihidir. Dinin, feminizm gibi tarihe bakmadığı bilinmesine rağmen, bu gün birçok ‘islamcı erkek’ ve ‘islamcı kadın’ feminist hale gelmiştir. Öyle ise sorun, bu kavramlara islami bir düşünce sistematiği içinde bakmaktan kaynaklanıyor.

Mesela, Modern siyasi düşünce kalıpları içinden bakan birileri, bu gün, ‘her ulusun bir devleti olmalı’  der. Oysa ki, bunun dini hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.  Yine bazılarına göre,‘her devletin bir dini olmalı.’ Ahirette hesaba çekilecek olan, devletmiş gibi hükmi şahsiyeti olan devlete, gerçek bir şahsiyet vermenin de dini literatürde yeri bulunmamaktadır.

‘Her dinin bir devleti olmalı’ armümanı da öyle. Sapla saman karışıyor. Din, modern bir devleti model olarak kabul etmiyor.

Yine islamcılığın önemli argümanlarından olan ‘güç/kuvvet’ de önemli bir problem kaynağıdır. İslamcı der ki, ‘Müslüman, güçlü olmalı; kuvvet, hakktır. Hakk, kuvvettedir. Hatta,düşmanın silahı ile silahlanmalı(Düşmanın silahı, meşru olmasa bile, müslüman kullandığı için, bu silah meşruiyet kazanır). Peki düşmanın silahı, zulme vesile oluyorsa, masumlara da zarar veriyorsa, bu silah dinen meşru mudur? Elbette ki hayır. 

İslamcılığın önemli bir sorunu, dini, yaşanan bir din değil, daha çok tebliğ edilen ve başkalarına anlatılan din olarak kabul etmesidir. Halbuki, ihlas, takva gibi kavramlar, buna manidir.

Görüldüğü gibi, islamcılık ile modern siyasi düşünce kalıpları, yekdiğerine yakın görünmektedir. Bu yakınlık, onu gelenekten(islami gelenek) uzaklaştırmaktadır.
Peki, ‘her ulusun bir devleti olmalı’ fikrini, islami bir temele oturtabiliyor muyuz? Hayır.
‘Her devletin bir dini olmalı’ anlayışında, modern devletin dini olursa, bu bir otoriterleşmeyi beraberinde getirmeyecek midir? Evet getirecektir. Ki, modern olmasa bile, devletin resmi bir ideolojisinin olduğu Mu’tezili bir dönem(Abbasiler döneminde) yaşanmış ve kötü bir örnek olarak hafızalarda durmaktadır.

Yukarıda değindiğim, devlet modeli ideali, iktidar eksenli dini bir anlayış ve ‘bizim de bir devlet anlayışımızın olması lazım’ fikrini içinde barındıran İslamcılık, tepeden inmeci dini bir anlayıştır. Ve bu da zaten siyasal islamcılık demektir. Bundan dolayı, her iki kavram arasında aslında, pek bir fark görünmemektedir.

Bu gün, ‘bizim mahalle’den olmayan basının, ‘dinci’ tabirinden rahatsız oluyor musunuz?  Eğer cevabınız evet ise, size ‘islamcı’ dendiğinde neden rahatsız olmuyorsunuz?

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.