Necmettin Gürsoy
Kırk yıllık meslek hayatım boyunca çok farklı insanlarla karşılaştım. Sayısız görüşme yaptım, pek çok hayat hikâyesine tanıklık ettim. Fakat yıllar önce yaşadığım bir terapi seansını hiçbir zaman unutamadım.
Bir gün, 52 yaşında bir kadın danışanım geldi. Seans başladı. Danışanım hiç konuşmuyordu. Ben de kendisine hiçbir soru sormadım.
Dakikalar geçti. Beş dakika, on dakika, yirmi dakika… Tam kırk beş dakika boyunca hiç konuşmadı. Ben de bu sessizliği bozmadım.
Kırk beşinci dakikada, seansın sona erdiğini söyledim. Danışanım kalktı. Tam ayrılacağı sırada bana dönerek şöyle dedi:
“Hocam, bana hiç soru sormadınız. Ama bu konuşmamak bana o kadar iyi geldi ki…”
Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım.
Aradan yıllar, uzun yıllar geçti. O danışanımla hâlâ görüşüyoruz. Fakat o gün yaşadığım tecrübe, meslek hayatımda bana çok önemli bir şey öğretti:
İnsana yardımcı olmak için mutlaka konuşmak gerekmiyor.
Bazen insanı dinlemek, onun suskunluğunu dinleyebilmektir. Bazen kelimelerini değil, beden dilini anlamaktır. Bazen hiçbir soru sormadan yanında bulunmak, onunla yüz yüze gelmek, göz teması kurmak ve kendisini güvende hissedebileceği bir ortam oluşturmaktır.
Anladım ki insanın yalnızca söyledikleri değil, söyleyemedikleri de önemlidir.
Bazen sessizlik, kelimelerin taşıyamadığı duyguları taşır. Bazen insanın ihtiyacı cevap vermek, kendisini açıklamak veya bir şeyleri anlatmak değildir. Sadece anlaşılabileceğini hissetmek, olduğu hâliyle kabul edilmek ve yanında birinin bulunduğunu bilmektir.
O gün yaşadığım bu tecrübeyi, kırk yıllık meslek hayatımın en unutulmaz derslerinden biri olarak görüyorum.
Çünkü öğrendim ki bazen en derin dinleme, hiçbir şey söylemeden gerçekleşir.
Bu tecrübenin psikolojik ve manevi danışmanlık açısından anlamı
Bu yaşantı, psikoterapi literatüründe birkaç önemli kavramla ilişkilendirilebilir:
Kavram | Anlatıdaki karşılığı |
|---|---|
Terapötik sessizlik | Danışanın konuşmaya zorlanmadan sessiz kalabilmesi |
Terapötik mevcudiyet (therapeutic presence) | Danışmanın bütün dikkatiyle danışanın yanında bulunması |
Koşulsuz olumlu kabul | Danışanın kendisini açıklamaya mecbur hissetmemesi |
Sözel olmayan iletişim | Duruşun, bakışın, beden dilinin ve sessizliğin dikkate alınması |
Psikolojik güvenlik | Danışanın yargılanmadan ve zorlanmadan görüşmede bulunabilmesi |
Danışan merkezli yaklaşım | Görüşmenin temposuna ve danışanın hazır oluşuna saygı gösterilmesi |
Bu örnek, Carl Rogers'ın danışan merkezli yaklaşımıyla ve terapötik mevcudiyet literatürüyle ilişkilendirilebilir. Bununla birlikte sessizlik her danışan için aynı anlama gelmez; güven, direnç, kaygı veya başka bir yaşantının ifadesi olabilir. Burada önemli olan, danışanın sonradan bu sessizliği kendisi için olumlu bir deneyim olarak ifade etmiş olmasıdır.
Manevi rehberlik bakımından da önemli bir ilke ortaya çıkıyor:
İnsana rehberlik etmek, her zaman ona bir şey öğretmek, nasihat etmek veya sorular yöneltmek değildir. Bazen onun kendi iç dünyasıyla buluşmasına müdahale etmeden eşlik edebilmektir.
Bu anlatı, gelişimsel manevi danışmanlık çalışmalarında “Sessizliğin Rehberliği: Dinlemekten Mevcudiyete, Mevcudiyetten Güvene” başlığı altında örnek vaka olarak değerlendirilebilir.
Buradan hareketle şu temel ilkeyi geliştirebiliriz:
“İyi bir danışman yalnızca konuşulanı dinlemez; konuşulmayanı da fark eder. Ancak sessizliğe kendi anlamını yüklemek yerine, onun danışan için ne ifade ettiğini anlamaya çalışır.”