Tefekkür Günlükleri (Gölge Oyunu)

Serdar BİLGİN

Dün yolum Ankara Kalesi’nin tarih kokan sokaklarından Koyunpazarı Sokağı’na düştü. Eski Ankara evlerinin, taş duvarların ve dar sokakların arasında yürürken Karagöz Müzesi’ni gördüm. Merakla içeri girdim. Duvarlarda sergilenen tasvirler, ince deriden kesilerek renklendirilmiş Karagöz ve Hacivat figürleri, geleneksel kıyafetleri ve yüzlerindeki kendilerine özgü ifadelerle geçmişten bugüne uzanan bir hikâyenin, geleneksel Türk tiyatrosunun sessiz tanıklarıydı. Beyaz perdenin ardında hayat bulan gölgelerin dünyasına ait bu figürleri incelerken, ışığın ve gölgenin birbirini tamamlayan organik bir bağını hissettim. Yıllar önce yazdığım bir şiirim düştü aklıma.

Ölümün de adı varmış
Gül olmasa bülbül
Serap olmasa su ölürmüş
Işık olmasa göz
Sevda olmasa yürek ölürmüş
Ölüm olmasa hayat ölürmüş

Karagöz ile Hacivat’ı görünür kılan ışıktı. Işık ile gölge arasında kadim bir dostluk vardı. …Ve ben bugün bu kadim sanatın ustalıkla hazırlanmış tasvirlerinin ardından çocukluğumun Ramazan akşamlarını hatırladım. Müzede bir köşeye oturdum, tıpkı çocukluğumda olduğu gibi perdenin açılmasını bekledim. Hacivat kendine özgü tavrıyla söze başlayacak, Karagöz de her zamanki hazırcevaplığıyla ona karşılık verecekti. …Ve ben o çocuksu kahkahamı atacaktım. O an istemsizce kahkaha attım.

Bir zamanlar kahkahalarla izlediğim bu oyun, şimdi belleğimde geçmişin sıcaklığını uyandırırken zihnimde bambaşka düşüncelere kapı aralamaya başlamış, Karagöz Müzesi bir tefekkür haneye dönüşmüştü.

Karagöz konuşuyor, Hacivat cevap veriyor, biri yanılıyor, diğeri düzeltiyor; biz de bütün bu olup biteni bir gölge oyunu sanıyorduk. Karagöz ile Hacivat’ı görüyor, perdenin ardındaki asıl ustayı göremiyordum.

Oysa Karagöz de Hacivat da deriden kesilmiş, renklendirilmiş birer tasvir değil miydi?

Evet, birer tasvirdi elbette! Onlara can veren, ışıkla birlikte hareketlerini sağlayan, görünmeyen bir el, bir sanatçı vardı.

O eli, o usta sanatçıyı düşündüm. Çocukluğumun hatıralarından süzülen o görüntüler, zihnimde bambaşka sorulara dönüşmeye başladı.

  • Ya bu koca evren de görünmeyen bir ışığın önünde beliren gölgelerden ibaretse? İnsanlar, yıldızlar, dağlar, denizler…

Biz insanlar doğuyor, büyüyor, seviyor, öfkeleniyor, iyilik yapıyor, kötülüğe sürükleniyor ve sonunda bu perdeden çekiliyorduk.

-Ya Serdar sen de Karagöz ve Hacivat gibi birer gölgesin!

Asıl mesele, gölge olduğumuzu kabul etmek olmamalı idi, asıl mesele gölgenin hangi hakikate işaret ettiğini anlayabilmekti. Çünkü gölge, kendisini var eden şeyin aynısı değildi; yalnızca onun varlığına ilişkin bir izdi. Güneşin suya bıraktığı Gökkuşağı gibi, Ay’ın akşamüzeri denize bıraktığı yakamoz gibi….

Müzeden çıkarken arkamda kalan tasvirlere son bir kez baktım. Bir zamanlar beni güldüren Karagöz ile Hacivat, şimdi bana varlığın en eski sorularından birini fısıldıyordu.

  • Hayat, perdenin önünde gördüklerimizden ibaret değildi.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.