Sanatçı-3

Himmet UÇ

Bu bahis nasıl ince bir sanat felsefecisine dikkati çeker. Nerelerde dolaşmış? Kur’an ve sanat, çiçekler, ağaçlar, meyveler, sanat seyircileri, sanatkarlar, sanatın mükemmeliyet kurallları, sanatçının uyması gereken sanat zorunlulukları, kötü sanat ve toplum... Akıllara durgunluk verecek bir büyük sanat felsefecisi. Tanımadığımı anlattı bana.

Malınızı satacak maharetiniz yoksa müşterileri itham etmenin bir anlamı yok. Bediüzzaman sanat, sanatçı, sani ve bunların benzeri kelimeler üzerine bir imparatorluk kurmuş. Bütünüyle  Bedüzzaman’ın eserleri Kur’an’ın sanat metinleri doğrultusunda evrene bakmayı, görmeyi, düşünmeyi, özümsemeyi, boyutları sayılamayacak kadar  geniş bir şekilde anlatmış.

Aşağıdaki metinde dramatik bir tablo var. Hani bir sanat sergisine giden insanlar eserler üzerinde düşünürler, mülahaza yaparlar, yukarda bir locada da birileri eserler hakkında yapılan mütalaaları yürütür, yapılan yorumları hayranlıkla karşılarlar. 
Sanat eserleri üzerine düşünmek semavat ehlinin bile dikkatini çekiyor, zaten o şuurlu varlıklar yeryüzünde olan herşeyin seyircileridirler. Bu seyirci kavramını özellikle semavat ehlinin temaşager olması Bediüzzaman'da da ayrı bir bahistir.

“Semâvât zemine gıpta eder ki, zeminde hâlisenlillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için, bir iki adam, bir iki nefes, yani bir iki dakika beraber otururlar, kendi Sâni-i Zülcelâlinin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı sanatını birbirine göstererek, Sânîlerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler. 

Hem de ilim iki kısımdır. Bir nevî ilim var ki, bir defa bilinse ve bir iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. "Bir defa anladım, yeter" diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Önümüzdeki Sözler ekseriyet îtibâriyle inşaallah o cümledendir."

İlim mesela abdestin farzı değişmez bir kere bilinir yeterlidir ama baharda alem bahçesinde açan çiçekler, tomurcuklar, güller ve onlar arasında uçuşan kuşlar, koşuşan diğer canlı mahlukat üzerinde düşünmek bir anonim fiiller toplululuğudur. Bu yüzden tefekkür ve teemmül, eserin derinliklerinde kaybolmak, istiğrak, şimdiler ona dalınç diyor. Bunlar bitmez tükenmez ilimdirler. Dinin bu kısmı işlenmemiş. Bediüzzaman buna çok dikkat çekiyor.

Bediüzzaman iktisat teorisinde sanatın terakkisi bir bahistir. Herkesin karnını doyurmak hay huyu ciddi fikri fiillerden onları uzaklaştırır. Bu yüzden gelişmiş tarihi dönemlerde sanat da büyümüş ve gelişmiştir. 14. Lui’nin Fransasında, Osmanlının gelişme devirlerinde sanat da gelişmiştir. Baki, Kanuni devrinde gelmiştir. Gerileme dönemlerinde sanat da kaybetmiştir. Baki’nin Kanuni Mersiyesi devrin haşmetini anlatır. 14. Lui’nin Hanriyatnameleri de bu sınıftandır. Sadece midenin etrafında dönen toplumda "sanat, ticaret, ziraat" tenâkus eder. O millet de tedennî edip sukût eder.

El mehareti, yönetme ustalığı da Bediüzzaman'da sanat sınıfına girer, yoksa karı olmayan insana bir şey kazandırmayan tabloları seyretmek de sanattır. Bediüzzaman bir çobanın sürüyü yönetimini de sanat sınıfına sokar. Öyle değil mi? 

“Fasık bir adam güzel çobanlık edebilir; ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i aharla fazîleti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem’ edenler, vezaife kifayet etmezler. Öyle ise, ya maharettir veya salahattir. Sanatta maharet ise, müreccahtır. Hem de, o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler; yani fena ve çirkin Türktürler, Genç Türklerin rafızîleridirler. Herşeyin bir rafızîsi var; hürriyetin rafızîsi de süfehadır. 

"Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz. Bir Rafızî bir hadîse yanlış mana verse veya yanlış amel etse, acaba hadîsi inkar etmek mi lazımdır, yoksa o rafızîyi tahtie edip namus-u hadîsi muhafaza etmek mi lazımdır? Belki, hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukûku mahfuz kalsın, herkes harekat-ı meşruasında şahane serbest olsun,... Bir kısmınız, Allah’ı bırakıp da bir kısmınızı ilahlaştırmasın.

Bizim toplumumuzda bir insanın namaz kılmaması büyük bir noksaniyettir, öyledir de ama bunu sosyal yapıdaki diğer meharet alanlarını nakzedecek şekilde kullanmak yanlıştır. Bir yüksek lisans öğrencim var, edebiyata metin tahlil edip ortaya bir yeni metin çıkarmaya o kadar iştiyaklı ki dışardan bakan size onunla çalışmayı yediremiyor ama sanatın da bir hatırı yok mu? İşini ciddi yapan insanın, edebiyatı hakkıyla anlatan insanın hukuku yok mu? Bu yüzden etrafımızda namazını kılan ama hiç bir işe emek sarfetmeyen insanlar kıyamet gibi. Bir davanın, bir fikir grubunun teorisini, uygulamasını, işlerin kalitesini sorgulayan adamları olmalı.

Bediüzzaman Kur’an’ın anlatımında da sanata dikkati çeker. Beyan tarzında muciz bir mizaç vardır, yani ona has. Sonra yine anlatımında bir sanat lisanı vardır. “Mizac-ı icazında acib bır nakş-ı beyan, garip bir sanat-ı lisanı. Tekrarı hiçbir zaman usandınnaz insanı.” Mesela “ahsene külli şeyin haleke” ayeti hüsün ahsen kelimesinden doğan bir silsilenin en seçilmiş ve en temsili ayeti. Ne yaratmışsa en güzel surettedir, kimse daha aşağı ve daha yüksek bir güzellik boyutu gösteremez. Çünkü güzellik topyekün güzelliktir. Mesela insan yüzünün azaları hep genel görüntüyü bozmaz, buna uyum diyorlar. Bediüzzaman tenasüb diyor. Ağız, göz, burun, yanaklar, dudaklar birbiri ile birbirinin güzelliğini bozmayacak şekilde yaratılmış ve yerli yerine konmuş. Kur’an'daki sanat lisanı bir kitap olacak kadar geniş de Kur’an ve sanat konusunda kimsenin dahli yok. Bediüzzaman da eserlerinde birçok işaretler vermiş. 

Batı sanatını eleştirir  Bediüzzaman. Batı sanatı varlığa Allah’ın sanatı olarak bakmaz, hatta tabiatı sanat olarak görmez, sadece idealist filozoflar ve Dekart varlığı seyredilmesi gereken bir sanat olarak  görürürler. Materyalistler öyle bakmaz Marks mesela.
Tasvir-i hakikat maddesinde, kainata sanat-ı İlahi suretinde bakmaz. Bir sıbga-i Rahmani suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini, aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.  Yine ondan gelen, dalaletten neşet eden ruhun ıztırabatına, o edebsizlenmiş edeb (müsekkin, hem münevvim), hakiki fayda vermez.”

Batı romanı sanat olarak görür, günümüzden geriye dört yüz yıl roman tarihidir, geleneksel roman , biraz derlenmiş toparlanmış romandır, ondan sonra Modern Roman .Mesela Don Kişot  geleneksel roman değildir. Tiyatroları , sinemayı hayata hizmet etmediği sürece sanat olarak görmez. Roman, tiyatro , sinema ne kadar insan ahlakına hizmet etmiştir. Batının bütün büyük romanları günah ve fuhuş galerisidir.Goncourt Kardeşler, Zola , Flaubert, bu adamlar bizim ilk romanlarımızın da üstadıdırlar.Bizim bazı romancılarımız Zola’nın çirkin taklitlerini yaparlar, sınıflarda onlar hala okutulur. Bediüzzaman ve Kur’an da roman sahneleri yasak, Kur’an ki romanın atasıdır, bütün peygamberler tarihinde romanın bütün unsurları vardır, gerilim, çözülme, açılış ve kapanış daha neler. Biz daha Kur’an’a bir sanat eseri olarak roman alarak bakamadık ki . Bediüzzaman Kur’an sineması diyor biri ilk defa duymuş, hayret ne hayret, sonra gördü bilmem ne demiştir.

“Tek bir ilacı bulmuş; o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlaklan gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fasık bir göz takmış, dünyaya bir alufte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.”

Namık Kemal bir roman yazmış intibah , Madam Bovary bir bozuk kadını anlatır, intibah da bir bozuk kadını anlatır, Tolstoy’un Basübadel Mevt yani Diriliş romanı da gülünç bir uyanma  romanıdır.Bri Rus asilzadesi bir kadını yasalara göre iğfal eder çünkü suç değildir, sonra ona karşı bir intibah-ı asilzade hisseder, roman değil Bediüzzaman’ın dediği gibi bir meyyit kitap. Nasıl batı romanını okumuş, bu insan.

Bediüzzaman’ın Münacaat  isimli eseri , kainattaki hayatın üzerlerine kurulduğu temel olayları ve canlıları ayrıntılı şekilde fonksiyonel anlatan ve ayrıntılarını veren sonra onların ilahı ile bu yapılan sanatlı faaliyetler arasında bağlantılar kurarak onların Rabbine dualar ettiren benzersiz  bir metindir, Türk edebiyatı , divan edebiyatı , tasavvuf edebiyatında örneği olmayacak bir büyük eserdir. Çünkü o eseri yazan insan büyük bir taramayla temel varlıkların özelliklerini, ilmi yapılarını okumuş ve onların inceliklerini veren ilahın büyüklüğünü anlatmıştır.Yani o eser onsekizincü yüzyıldan sonra ilimlerin ve keşiflerin ortaya  çıkardığı yeni kainatı varlık algısından hareketle eserini yazmıştır. Ondokuzuncu Mektup bir mucizat risalesidir, Peygamberimiz Efendimiz’in 350 mucizesini anlatır, Bediüzzaman o eseri için “ o esere onun kadar bir meziyetlerini anlatan eser yazılsa yeridir” der. Aynen öyle de Münacaat için de öyle bir eser yazılsa yeridir, ama sanat ve ilimler tarihini , eşya ve nesnelerin algısını iyi bilmek gerekir.

Topraktan çıkan çiçek ve meyveli bitkilere ve onların sanatına çok yönlü sanat elemanları ile bakar.

“Bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan, çeşit çeşit envâlarıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz kadîr, nihayetsiz hakîm, nihayetsiz rahîm ve kerîm bir Sâniin vücub-u vücuduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasındaki vahdet-i idâre ve vahdet-i tedbîr ve menşe ve mesken ve hilkat ve sanatça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.”

Her bir kelime başlı başına bir sanat felsefesi izahları ile anlatılır.  Bir küçük paragrafta on yedi sanat ve estetik kıstası ile çiçek ve meyveleri okur kainat kitabından . Bunların sanat kelimeleri olduğunu anlatmak uzun zaman alır, bütün bunları bir anlık bakışa ve tefekküre sığdırmak bu kadar düşünce öznesini bir arada anlatmak kim ne derse desin, takatı beşerin  fevkinde sıralamalar zinciridir, çünkü insan fizyolojik olarak bir şeye bakar veya aynı anda iki şeye bakar, şimdi bir anda yirmi özelliği çiçek ve meyveden ortaya koymak benim küçük aklım almıyor, dünya edebiyatının devlerine git bu kadar birbiriyle alakalı sanat kelimelerini arka arkaya kim sıralamış. Burada sayısız meyve ve çiçeklerin  estetik ve sanat elemanlarından birini alalım. 
Sanatça beraberlik. Bütün çiçekler ve meyvelerde sanatça beraberlik vardır, kimse genel görüntüyü bozmadığı gibi bir çiçeğin elemanları arasında da birlik vardır. Bir papatyanın yaprakları arasındaki uyum gibi .Mayıs çiçekleri, laleler, ayağımızın altında bastığımız o harika tasarımlı çiçekler, daha neler neler. Buraya bir kitap yazılır.

Bu cümle de öncekinin devamı. "Hârika sanat( harika olağan üstü sanat) içindeki nizam ( sonra o sanat içindeki nizam )ve nizam içindeki mîzan( nizam içindeki denge, bütün yapraklar sanki kolalanmış gibi ayakta,  rüzgardan etkilenmez) ve mîzan içindeki zînet( mizan  içinde süs) ve zînet içindeki nakışlar(süs nakışlardan oluşur) ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki ( nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular) Bir sanatı anlatmak için kaç öğe var. Nizam, mizan , zinet. , nakış , kokular, aynı anda görmek ve ifade etmek.

Aşağıdaki metinde meyvelerin sanatları çok acip, ayva, bugün pazarda ayvaya baktım adam abi kaç kilo dedim ben bunun ağaçta boyanmasına dikkat ettim, ne harika boyama, bu bizim bildiğimiz boya ile olmaz, o ayvanın mahiyetine nasıl bir boya boyanmış.Bütünlük içinde.

Meyvenin çekirdekleri, sonra meyveleri sunan ağaçlara tabla olarak bakıyor, bize o tablalarla meyveler sunuluyor, sunan varsa ne diye sunuyor. Misafirlerine tablalar halinde getiriyor.nasıl bakmış değil mi .Tablalar ağaçların elleri ile ağaçlar ne hizmetçi , garson, ya da garson başında getirir ya meyveler ağaların başlarında , dikkate bak. 

“...muhtelif, sanatları çok acîb, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak, o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek “

Sanata dikkat çekmek özellikle çi çekler ve hayvanlara farklı bakmak onun hayatında önemli bir yer işgal ediyor. Ne kadar afaki meselelerde boğulduğumuzu onun bunlarla uğraşmasından anlıyoruz.Görmek , düşünmek ayrıntıyı  farketmek hayatımızın en önemli parçası iken nasıl güme gittiğini hakka kaybolduğunu  görüyoruz. Bediüzzaman’ı itham etmek için mercekle ayrıntılar bulup yanlış bakmak ne kadar  bu insanın yaşadığı dünyayı görmemektir. Bediüzzaman’ın hayatında hain,  Türk Kürt kelimeleri neredeyse yok, yüz elli yıldır bizim oğlan bina okur döner döner yine okur deyip bu konuları illallah dedirtecek kadar  medarı bahis etmek ne kadar çirkin.

“ve gàyet çoklukla beraber gàyet kıymetli; ve gàyet mükemmel olmakla beraber gàyet çabuk yapılmaları; ve gàyet sanatlı olmakla beraber gàyet kolay yapılışlarıyla kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi” Gayet çokluk, gayet mükemmel, gayet sanatlı , gayet kolay. Hayvanlara bakmış , hem çok,çok olan mükemmel olmaz, hem çok olan sanatlı olmaz, ama onlar sanatlı, sanatlı olan kolay olmaz ihtimam gerekir, hem de kolay . Birbiri içinde dört zoru ve güç olanı anlatmış , bakışına bu dört gayetli cümleyi nasıl eklemiş dikkattindeki harikalığa bak.

“Madem bu sanatlı ve hikmetli masnuatıyla Kendi hünerlerini ve sanatkarlığının kemalatını teşhir etmek; ve şu süslü, zinetli nihayetsiz mahlukatıyla Kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle Kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumi terbiye ve iaşe ile, hatta ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nevini tatmin edecek bir surette izhar edilen Rabbani it’amlar ve ziyafetlerle Kendi rububiyetine karşı minnettarane ve müteşekkirane ve perestişkarane ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilafı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallakıyet ile Kendi uluhiyetini izhar ederek, o uluhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavi tokatlarla zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. !”

Bakmak yaratılışın en önemli fiili , neden sanatlı hikmetli yaratıyor, hünerlerini göstermek için, teşhir etmek için , kendini tanıttırmak sevdirmek için, teşekkür ve hamdettirmek için, müteşekkirane , perestişkarane ibadet ettirmek için , ibadetin iki özelliği müteşekkirane ve perestişkarane . Alel acele değil. Gece gündüzün yaratılması uluhiyetine baktırmak için , devamlı yükselen bir anlatım var.Hakkaniyet ve adaletini göstermek

Bütün mahluklara giydirilen elbiseler var, her ağacın elbisesi var, kavağın elbisesi ne kadar sade , ama elma ağacı ne kadar rasin, toprağa sımsıkı, her ağacın  toprak ile köklü ilişkileri varki birbirlerine sarılmışlar, muhkem bir duruşları var. Ya hayvanların elbiseleri bu başlı başşına bahis. Stüdyoda giydirilen insanlar, sanatçılar, varlığın ortasında kuşlara, koyunlara, böceklere, kartallara, arılara , insanlara giydirilen elbiseler. Bütün bu hayvanlar ve bitkilerin ,  ağaçlarınhepsini terzilik sanatını bilen bir büyük usta yapıyor, her canlıya layık elbise yapıyor, kelimeye bak terzilik sanatı....

"Terzilik sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, herşeyin muhtelif ve mütenevvi suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır? Bak."

"Hüsn-ü sanat, resullerin delâletiyle olur.” Bu sanat cümlesine ne dersin, peygamberler sanat güzelliklerine dikkat çekerler, insanlara sanata bakmayı öğretirler.Peygamberimiz geceleri çıkar semayı seyreder, güzelliğini  temaşa edermiş. Onun gece gezmeleri meşhur. Bediüzzaman dinlede yıldızların hutbe-i şirinine “ Hutbe-i şirin kelimeye kelime grubuna bak. Vazedilen hutbe değil şirin hutbe.

"Kemal-i sanat, Saniin her mekanda ve her masnuun yanında bulunmasına delalet ettiği gibi, hiçbir mekanda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delalet eder.” Kemal-i sanat mükemmel , görevine göre tasarlanmış varlık, bir şeyden uzak olarak onu mükemmel yapamazsınız, Allah’ın yarattığı herşey tam bir sanatla tasarlanmış, demek her an varlıkları ile görünmez eller ve gözler ile meşgul. Kemal sahibi olmayan varlık var mı ?

Burada boyuta dikkat çeker her canlının fiziğinin  boyu boyutu onun endamına uygun, alıp başını gitmemiş, gerektiği yerde durmuş, çünkü görevi ancak o boyutta yerine getirilir. Onları yapan Allah’ın sultanı Ezelinin sanatıdır.
"Sultan-ı Ezelînin sanatı olmasa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha nazik  olması lâzım gelirdi" diye insî ve cinnî şeytanların vesveselerini  yüzlerine çarpar....”

Bu cümle sanatçıya dikkat çeker. Sanatta başarılı olmak için sanatında fani olmak, bütün dünyanın büyük sanatçıları bu sanatları ile fani olmaktan doğmuş.Mimar Sinan’ın hayatını okuyunca insan nasıl kendi kendini tabiatı ve mimari eserleri gözden geçirip onlarda fani olup sonunda Mimar Sinan olduğunu görür insan. Sanatçının çirkin yaparak sanata hakaret etmemesi gerekir. Bu nasıl yüksek bir sanat felsefesidir, kurallarına uyarak yapılan sanat.

“Zira şanı odur ki, istidadı, san’atta intişar ve tedahül; ve san’atın mekayisine ihtiram ve muhabbet; ve nevamisine temessül ve imtisal, elhasıl, fena fi’s-sanat olmaktır. Vazife-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san’atın suret-i lâyıkasını tağyir eder. Ve nevamisini incitir. Ve asıl müstaid olduğu san’ata suret-i lâyıkasını tağyir eder. Ve nevamisini incitir. Ve asıl müstaid olduğu san’ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-ı tabiî san’atın suretini çirkin eder. Zira, bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san’atın imtizaçsızlığı için bir keşmekeş olur.”

Kötü sanat toplumu da bozar, Hitler’in çevresindeki sanat bozuntusu adamların sanatı gibi .Veya dadacıların , ve absürd sanatın topluma etkileri gibi . Gel de hayret etme Beidüzzaman ‘a nerelerde dolaşıyor biz ise nerelerdeyiz? İlk defa Bursa’lılar büyük konulardan kurtulup Bediüzzaman ve eserleri diye bir bahis açmışlar bravo, kral konulardan kurtulmuşlar. Ne söyleyecekler merak ediyorum, çünkü Bediüzzaman’ın eserleri dünya edebiyatında benzeri olan şeyler  farkını nasıl ortaya koyacaklar merak ediyorum, Allah başarı versin. 

"veyahut sanatkâr ve tasvircisini işbâ ve razı edemezse, nasıl o hayal gibi çok hizmetkârların sahibi olan sultan-ı insaniyeti işbâ edebilir? “

Bu cümle de fildişi kulede bir sanat yorumu, Sanatkarın eseri ile sanatçıyı ve seyirciyi doyurması etkilemesi gerekir. Sanatcı eseri ile Allah’ın Sani-i Mükemmel’i de memnun etmesi gerekir, güzel işler Allah’ı da dikkatini çeker, “ kulum ne güzel şeyler yapıyor “ dedirtmez mi?

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.