Sanatçı-2

Himmet UÇ

Bediüzzaman farklı farklı olaylarla yüz yüze kalmış, onlara müdahale etmiş. İkinci Meşrutiyet sonrası İstanbul’u siyasi, dini, sosyal açıdan tam bir kargaşa ortamıdır. Bediüzzaman o dönemde yazdığı yazılarında müdahil ve müdahale ettiği olaylarda sanatı farklı zihniyetlerde de olsalar herkese bir birleştirme ve terakki unsuru olarak anlatır. Onun sanat anlayışı mesela askere kumandanlarının asker yönetme becerisini sanat olarak isimlendirir ve ona uyulması gerektiğini Peygamberimizden (asm) örnek vererek anlatır. Düşmanlarımızı sayarken onlarla mücadelede sanatı öne sürer. Bunlar bundan yüz yıl önce söylenmiştir. Talebelerinin sanat gibi toplumu başkalaştıran şeylerle meşguliyeti yok özendirdikleri de yok. Bu da onunla öğrencileri arasındaki telakki farkıdır. Bediüzzaman’ın kullandığı sosyal yaptırım örnekleri ve telkinleri talebeleri tarafından nasıl algılanmış ve uygulanmış bu da başka bir muğlak mesele.

Aşağıdaki yazıda askerlere anlattıklarını sayıp döker. Doğu Anadolu’dan çıkmış bir insan askere hem itaati hem de meşrutiyeti anlatır. Bütün Tanzimat üdebası ve sonrakiler ateşle oynayıp onunla dans ederek toplumu düzenlemeye çalışan böyle bir kişiyi göstermiyor. Bu yüzden sabahtan kalkan onun büyüklüğünün azameti karşısında hayrete düşüyor. Küçükler, eleştiri nasıl yapılır haberi olmayan sahte profesörler, ne olsun yani. Biraz eleştiri okuyun modern eleştiri hatta hatta Marksizm eleştiri, yeni eleştiri, yapısalcılık… Garibanlar, geldi gitti ölünce serüveni bitti, ismi yok ki kalsın yadigar.

“Geçen sene anlayacakları suretle Meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tabi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.”

İstibdadın ne kadar insanlardaki düşmanlık hislerini güçlendirdiğini bizim siyasi tarihimizde anlayan kimse yok. Kılıcı eline alan delikanlı gibi bağırıp duruyorlar. Paskal fıçısı dolunca patlar, sosyal olaylar da böyledir, onlar bir patladı mı daha kimse önünü alamaz, 31 Mart gibi.

Bize telkin ettiği ve cihad alanımız olarak sanatı da gösterir. Şöyle bizim hizmet felsefemizin erlerine bak, sanat nerede onlar nerede. Sanatı cihat aracı olarak görmek nerede onlar nerede. Benim kadar sanat konusunda uğraşmış adam bizde değil başka gruplarda da yok. Ortaokulu bile bitirmemiş insanlar seni kapıya atmak için elinden gelen entrikayı gösteriyor, işte sanat bu! Fetöcü biri estetik okuttum diye sabık rektöre beni şikayet etti, o büyük adam da alay etti.

Bediüzzaman aşağıdaki telkinleri aşiretlere yapar. Şimdi o bölgenin insanlarına kullanılan dile bak, Bediüzzaman’a bak. Kültür yok, siyaset felsefesi yok, belagat nedir ondan haberi yok. Yok yok. Bunlar insanlık tarihinin eskimez kuralları bunlar kimsenin hatırına değişmez. Hakaret hakaret, ne olur akıbet.

“Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; sanat, marifet, ittifak silahiyle cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.” 

Muhabbetin ölçüsü içinde sanat var, sonra kafiri bile değerlendirirken onun sanatına hürmet var. Ey Bediüzzaman ne kadar harika ve geleneksel bakış açılarını yetersiz gören yapıcı bir üslubun var.

Müslümanı da yine sanat ile yargılar. Tarihimizin sanat olayları değil siyasi, dini, tarihi olaylarında da sanat büyük bir kıstas.

“Hem de, bir adam zatı için sevilmez; belki, muhabbet sıfat veya sanatı içindir. Öyle ise, herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, herbir kafirin dahi bütün sıfat ve sanatları kafir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin!”

Jön Türkleri ihtilalciler sever çünkü ruhları tevem, çoğu sevmez. Bediüzzaman onları bile sanat ile yorumlar. Herşeyi söyler şu harika cümle ile bitirir. “Fakat iş ve sanat başka olduğu gibi…” Anlamayın beyler. Peygamberler tarihi peygamberleri anlamayanlarla dolu, ama Allah “biz sizden önce çok kavimleri helak ettik” diyor.

“Hem de bazı Jön Türklerin a’mal ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zîra, bazısı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadakat edecektir?" Cevap: Evet, neam, hakkınız var. Fakat, hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence, bir kalb ve vicdan fezail-i İslamiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakîki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu.” 

Sanat felsefesinin bir şubesi de güzel çirkin konusudur. Bediüzzaman bu dalda da çok şey söylemiştir. Çirkin felsefe ve estetik tarihinde hakkında iyi şeyler söylenmemiş, ama son yüzyılda çirkinin de bir estetik kategori olduğu söylenmiştir. Bediüzzaman çirkinin varlığını hayırlara vesile olmak için olduğunu söylüyor, başka yerde onu vahidi kıyasi olarak ifade eder. Şeytan da çirkindir ama onun varlığı güzelin ortaya çıkmasında bir zemberek görevidir. İşte bütün bu estetik kategoriler Bediüzzaman’an da fazlasıyla mevcuttur.

“Meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâp etmek için, çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi, cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halk edilmiş. İşte, kâinatta hakikî maksat ve netice-i hilkat, istikra-i tâmme ile ispat ediyor ki, hayır ve hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksut onlardır. Elbette beşer, bu kadar zulmî küfriyatlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perişan ettikleri halde, cezasını görmeden ve kâinattaki maksud-u hakikîye mazhar olmadan dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak, belki Cehennem hapsine girecek.”

Ama çirkini bir denge unsuru olarak görmenin ötesinde varlığı çirkinlikle dolduranlar dengeleri de bozacak ve beşerin başına büyük belalar açacaktır.

“Hem istikrâ-i tâmme ile ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki, mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünkü beşer, hilkat-i kâinattaki zahirî esbab ve neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeplerin münasebetlerini aklıyla keşfedip san’at-ı İlâhiyeyi ve muntazam hikmeti icadat-ı Rabbaniyenin taklidini sanatçığıyla yapmak ve ef’âl-i İlâhiyeyi anlamak için ve san’at-ı İlâhiyeyi bilmek ve cüz’î ilmiyle ve sanatlar¨yla anlamak için bir mizan, bir mikyas kendi cüz’î ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Halık-ı Zülcelâlin küllî, muhît ef’âl ve sıfatlarını bilerek kâinatın en eşref, en ekrem mahlûku beşer olduğunu ispat ediyor.”

Yukarıdaki cümlenin nasıl kurulduğu ve ifade edildiği hayret verici.  Hem sosyolojik, hem felsefi-estetik hem de dini bir bütünlük içinde ifade edilmiş. Sanatın kaynağını anlatıyor. İnsan nasıl bulmuş sanatın kaynağını onu anlatır. Kainatın yaratılışındaki sebep ve neticelerin arasındaki basamakları keşfediyor. İllet ve sebep zincirlerini görüyor, onlar doğrultusunda ilahi sanatı görüyor ve sanatçık dediği kısmi benzerlikli sanatlar meydana getiriyor. Bediüzzaman insanın sanatını sanatçık diye ifade diyor. Cık, cik küçültme ekidir. Yani ilahi sanatın karşısında ancak cık ile cik ile ifade edilebilir.

Bediüzzaman tükenmez bir fikir ve düşünce madeni her zaman oraya dönülecektir. Ünlü bir batılı düşünür için söylenir bu sanat her zaman ona dönecektir deniyor, ya Bediüzzaman.

Sanat çalışırken beşer Allah’ın fiillerini anlıyor, ilahi sanatı biliyor cüzi ilmini ilahi sanatı anlamak için bir mizan bir ölçü, mikyas yapıyor. İlahi sanatın kaynağı olan ilahi fiilleri ve isimleri düşünüyor ve ona göre sanat yapıyor. Ey sanat felsefesi ve felsefeciler! Ey Kant, Dekart, Schüpenhavr! Nice gelin sanat nedir, felsefe nedir, estetik nedir görün, hayret edin. Ahirette ‘görmedim’ özründen kurtulamazsınız. Allah ‘ben bir kulum ile size gönderdim niye görmediniz’ diyecek. Veliler de asfiya da ilahi tasarım ile gönderilir,  müceddidler de.

Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin annesi Ankara yakınında bir nehirde çamaşır yıkıyormuş, eşkıyalar basmış, muhterem kadına zarar gelmemesi için afaktan bir ses “o kadına dokunmayın o geleceğin büyük bir velisine hamile demişler.” Üstad da küçükken yer yatağında yatarken birkaç arkadaşı ile bir veli gelmiş ve bunların içinde büyük bir zat görüyorum ama hangisi bilemiyorum demiş. Kırkıncı Hoca’nın dedesi aileden bir alim çıkması için çok çabalamış ona oğullarından birinin oğlunun olacağı işar edilmiş. Yani 150 yıllık bir dualar zincirinden çıkmış o büyük adam.

Aşağıdaki cümleler de İttihadı Muhammedi Cemiyetinin sinsi maksadı içinde Muhammedi kelimesini kurtarmak için yaptığı mülahazattır. Batının tasallutu karşısında fünun ve sanayi ile meşguliyeti öneriyor. Sonra daha net fen ve sanat cihetiyle terakki edersek batının istilasına cevap veririz diyor.

“Biz "Kalu Belâ"dan Cemiyet-i Muhammedîde (a.s.m.) dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihadımız, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, îmandır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min, İlâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zira, ecnebiler, fünun ve sanayi silâhiyle bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silâhiyle, Îlâ-yı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Ama, cihad-ı hâricîyi, Şeriat-ı Garranın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak iknâ iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedâileriyiz. Husumete vaktimiz yok.”

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.