Evlenmeli-2

Salahattin ALTUNDAĞ

İzdivâç: Tehzîbden İç Nizâma
Sabır, Sebât ve Beş Yılın Düşündürdükleri

“Evlenmeli
Bekârlık, bî-kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâç, tasfiye tehzîb eder.” [1]

Hazret-i Üstâd Bediüzzamân Said Nûrsî’nin bazı cümleleri vardır ki, zâhirde birkaç kelimeden ibâret görünür; fakat dikkatle bakıldığında insanın önüne geniş bir tefekkür ufku açar. O cümleler, yalnız bir hüküm bildirmez; nefse ayna tutar, hayâta istikâmet verir, insanı kendi iç âlemiyle yüzleştirir. “Evlenmeli” başlığı altında gelen bu kısa fakat derîn ifâde de böyledir. İlk nazarda evlilik ve bekârlık hakkında söylenmiş vecîz bir söz gibi görünür; fakat hakikatte insanın fıtratına, nefsin mahiyetine, mesûliyetin kemâle bakan sırrına ve âile hayâtının terbiye edici hikmetine dâir ciddi bir ders taşır.

Geçen haftaki yazımızda bu vecîzenin bilhassa “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” kısmı üzerinde durmuş; evliliğin yalnız iki insanın bir araya gelmesi değil, insanın kendi nefsini görmesine, kusûrlarıyla yüzleşmesine ve mesûliyet içinde olgunlaşmasına vesîle olan bir terbiye mektebi olduğunu ifâde etmeye çalışmıştık. Yazıdan sonra gelen bazı okuyucu yorumları ise meselenin başka kapılarını da araladı. Bâzen bir yazının asıl bereketi, yazıldıktan sonra başlar. Çünkü dikkatli bir okuyucu, metnin içinde saklı duran bir kapıyı açar; başka bir okuyucu ise aynı hakikate başka bir pencereden ışık tutar.

Bu defa iki noktadan hareket etmek istiyorum. Birincisi, “tehzîb” kelimesinin yalnız kaba tarafları yontmak değil, insanın iç dünyâsındaki kuvveleri yerli yerine koymakla da alâkalı olduğunu düşündüren yorumdur. İkincisi ise bazı âile araştırmalarında mutsuzluk döneminden geçen evliliklerin, zamân, sabır, emek ve ıslâh gayretiyle yeniden toparlanabildiğine dâir bulgulardır. Zâhiren biri kelimeye, diğeri araştırmaya bakan bu iki işâret, hakikatte aynı noktada birleşmektedir: İzdivâç, bir anda kıvam bulan kolay bir berâberlik değil; nefsi arıtan, iç dünyâyı düzene koyan, iki ayrı mizâcı sabırla âhenge yaklaştıran ciddi bir mekteptir.

Önce kelimenin hakkını verelim. Üstâd Hazretlerinin kullandığı kelime tehzîbdir. Tehzîb, lügat itibârıyla “temizlemek, arıtmak, düzeltmek, kusûrdan ayıklamak, kaba tarafı inceltmek” mânâlarına gelir. Söz ve metin bağlamında ise kusûr görülen şeylerden arındırma, ayıklama ve düzeltme mânâsını taşır.[2] Bu bakımdan “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” denildiğinde, evliliğin insanı yalnız dıştan bir düzene sokmasından değil; içerideki karışıklıkları ayıklamasından, nefsin tortularını görünür hâle getirmesinden, insanı kendi kusûrlarıyla yüzleştirmesinden söz edilmektedir.

Fakat burada, kelimenin lügat mânâsını karıştırmadan, tefekkürî bir çağrışım kapısı daha açılabilir. Kur’ân’ın düzenli okunması için bölümlere ayrılması bağlamında kullanılan “tahzîb” ise bölümlere ayırma, kısımlara taksim etme mânâsını taşır.[3] Elbette Üstâdımızın burada kullandığı kelime “tahzîb” değil, “tehzîb”dir. Yani asıl mânâ, “nefsi arıtmak, düzeltmek, yontmak ve inceltmek”tir. Fakat izdivâcın hayâttaki neticesine bakıldığında, bu kelime ayrımını bozmadan şöyle bir tefekkür kapısı açılabilir: Evlilik, insanı sâdece arıtmaz; aynı zamânda insanın iç dünyâsında karışık duran kuvveleri de yerli yerine koyar. Akla haddini, kalbe vazîfesini, nefse sınırını, öfkeye ölçüsünü, şefkâte istikâmetini, hürriyete mesûliyetini öğretir.

İşte burada Üstâd Hazretlerinin Muhâkemât’ta kullandığı “nazm-ı maânî”[4] yani mânâların kendi içinde mantıklı, tertipli ve âhenkli bir nîzâma kavuşması diye ifâde ettiği derin ölçüsü hatıra gelir:

Efkâr ve hissiyâtın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir[5]

buyurur. Yani fikirlerin ve hislerin tabiî akış yolu, mânâların düzenli, mantıklı ve âhenkli bir tertibe kavuşmasıdır. Bu ölçüyü âile hayâtına tatbik ettiğimizde şu hakikat görünür: İnsan bekârken kendi içinde pek çok şeyi birbirine karıştırabilir. Hürriyet ile sorumsuzluğu, sevgi ile sâhiplenmeyi, şefkât ile tahakkümü, izzet ile inâdı, sabır ile içine atmayı, sükût ile küsmeyi, fedakârlık ile kendini yok saymayı, vakar ile sertliği, merhamet ile zaâfı, hak talebi ile benliği birbirine karıştırabilir. Bunların çoğu tek başına yaşarken fazla görünmez. Çünkü insan kendi dünyâsının hem hâkimi hem şâhidi hem de çoğu zamân avûkatıdır. Nefis kendi kusûruna kolayca beraât verir.

İzdivâç ise bu iç karışıklığı görünür hâle getirir. İnsan evlenince yalnız bir eşle karşılaşmaz; kendi iç dünyâsının dağınıklığıyla da karşılaşır. O vakit akıl nereye kadar hükmedecek, kalp nerede yumuşayacak, nefis nerede geri çekilecek, öfke nerede susacak, şefkât nerede tahakküme dönüşmeyecek, hürriyet nerede mesûliyetle kayıt altına girecek, hak nerede vazîfeyle dengelenecek; bütün bunlar âile hayâtı içinde fiilen imtihâna çıkar.

İzdivâç tasfiye eder” demek biraz da budur. İnsanın içinde karışmış olan şeyler ayrışır. Sevginin içine karışmış benlik görünür. Fedakârlığın içine saklanmış beklenti ortaya çıkar. Sabır zannedilen şeyin bâzen sâdece mecbûriyet olduğu anlaşılır. Hürriyet zannedilen şeyin bâzen vazîfeden kaçış olduğu fark edilir. Merhamet zannedilen şeyin bâzen karşı tarafı kendi istediği şekle sokma arzusu olduğu görülür. İnsan o vakit kendi içindeki tortuları tanır.

Tehzîb eder” demek ise bu görünmeden sonra başlar. Görünen kusûrla ne yapılacaktır? İnsan onu savunacak mı, inkâr mı edecek, başkasına mı yükleyecek, yoksa nefsinin önüne koyup “Bu bende var; bunu ıslâh etmem lâzım” mı diyecektir? İşte evlilik burada yalnız bir ayna olmaktan çıkar; bir mektebe dönüşür. Çünkü ayna gösterir, mektep terbiye eder. İzdivâç hem gösterir hem terbiye eder. Hem teşhîr eder hem tedâviye çağırır. Hem kusûru açığa çıkarır hem de o kusûrla insanın ne yapacağını sınar.

Bu sebeple izdivâç, yalnız “iki kişinin aynı evde yaşaması” değildir. Aynı evde yaşamak işin maddî tarafıdır. Hakikatte izdivâç, iki nefsin aynı imtihân sahasına girmesidir. İki mizâcın, iki terbiyenin, iki alışkanlık dünyâsının, iki âile kültürünün, iki beklenti biçiminin, iki incinme tarzının bir çatı altında âhenk aramasıdır. Bu âhenk ise bir günde olmaz. Nikâh akdiyle hukûk başlar; fakat mizâçların kıvamı zamân ister. Düğün bir gündür; âile yılların imtihânıdır.

Bugün birçok insan evliliği hemen huzûr verecek hazır bir mutluluk sahası zannediyor. Hâlbûki evlilik, huzûra götüren bir yoldur; huzûrun hazır paket hâli değildir. Evlilik, iki insanı otomatik olarak olgunlaştırmaz; fakat olgunlaşmak isteyen iki insana en ciddi vesîlelerden birini sunar. Burada yanılgı şudur: İnsan evlenince tamamlanacağını sanır. Hâlbûki evlilik insana önce eksiklerini gösterir. Tamamlanma, o eksikleri gördükten sonra başlayan “sabır”, “ıslâh”, “duâ”, “emek” ve “hukûk” sürecidir.

Bir insan “Ben evlendim; artık huzûrlu olmalıyım” dediğinde, daha yolun başındadır. Doğru soru belki şudur: “Ben evlendim; şimdi nefsimin hangi tarafları terbiye görecek? Hangi alışkanlıklarım yontulacak? Hangi bencilliklerim kırılacak? Hangi sabırsızlıklarım bana gösterilecek? Hangi hukûkları öğrenmek zorunda kalacağım?” Bu soru sorulmadığında, evlilik insanın nefsine ağır gelir. Çünkü nefis nimeti ister; fakat nimetin içindeki vazîfeyi sevmez. Muhabbeti ister; fakat muhabbetin külfetini taşımaz. Hakkı ister; fakat hakkın karşısındaki vazîfeyi çoğu zamân görmez.

Burada modern bir âile araştırmasının düşündürdüğü işâret de mânidardır. Linda J. Waite ve arkadaşlarının 2002 tarihli Does Divorce Make People Happy? Findings from a Study of Unhappy Marriages[6] (Boşanma İnsanları Mutlu Eder mi? Mutsuz Evlilikler Üzerine Yapılan Bir Araştırmanın Sonuçları) adlı çalışmasında, mutsuz olduğu hâlde boşanma veya ayrılığa gitmeyen evli bireylerin önemli bir kısmının beş yıl sonra evliliklerini mutlu olarak değerlendirdiği belirtilir. Çalışma, elbette bu bulgunun ihtiyatla yorumlanması gerektiğini; boşanan ve evli kalan grupların her bakımdan aynı sayılamayacağını da ifâde eder. Bu araştırma, “Her evlilik ne olursa olsun beş yıl dayanırsa mutlaka düzelir” demek değildir. Hele şiddetin, ağır haysiyet kırıcı davranışların, sürekli istismarın ve emniyetin ortadan kalktığı hâlleri basit bir sabır imtihânı gibi göstermek hiç değildir. Zâten yüksek çatışma ve şiddet içeren evlilikler için durumun daha farklı ve daha ağır olduğu açıktır.

Fakat bütün bu kayıtlarla berâber, araştırmanın düşündürdüğü bir hakikat vardır: Mutsuzluk her zamân nihâi hüküm değildir. Bazı evliliklerde ilk yılların gerilimleri, alışma sancıları, mizâç çarpışmaları, beklenti kırılmaları, âile kültürü farklılıkları ve nefsin ham tepkileri zamânla yumuşayabilir.Sabır”, “emek”, “duâ”, “karşılıklı iyi niyet”, “ıslâh gayreti” ve “hukûk hassasiyeti” devreye girdiğinde, bugün ağır görünen bazı yükler yarının olgunluk vesîlesine dönüşebilir.

Bu noktada “beş yıl” ifâdesi yalnız istatistikî bir süre olarak değil, sembolik bir kıvam dersi olarak da okunabilir. İnsan fıtratı hemen kıvam bulmaz. Bir meyvenin olgunlaşması zamân ister. Bir ağacın kök salması mevsimler ister. Bir çocuğun yürümeyi öğrenmesi tekrar tekrar düşmeyi ister. Bir taşın yontulması darbeler ister. Bir nefsin tehzîbi de bir iki nasihâtle tamamlanmaz. Evlilikte ilk yıllar çoğu zamân iki insanın birbirini değil, kendi nefsini tanıdığı yıllardır. İnsan zanneder ki eşini tanıyor; hâlbûki çoğu zamân kendi sabırsızlığını tanıyordur. Zanneder ki karşı tarafın kusûruyla uğraşıyor; hâlbûki kendi tahammül sınırını görüyordur. Zanneder ki evlilik zor; hâlbûki kendi nefsi terbiye olmaya direniyordur.

Bugün âile hayâtının büyük imtihânlarından biri de aceleciliktir. İnsanlar artık birçok şeyi hızlı istiyor: hızlı mutluluk, hızlı uyum, hızlı anlayış, hızlı değişim, hızlı tatmin. Oysa âile hızlı tüketilecek bir alan değildir. Âile, sabırla inşa edilir. Hâne, duvarla değil; tekrar eden fedakârlıklarla kurulur. Muhabbet, yalnız güzel sözle değil; zamân içinde ispat edilen vefâyla derînleşir. Güven, bir günde verilmez; defalarca kırılmamış sadâkatle oluşur. Eşler birbirini bir anda anlamaz; nice yanlış anlamadan, nice suskunluktan, nice mahcûbiyetten, nice özürden, nice yeniden başlamadan sonra anlamayı öğrenir.

Bu bakımdan izdivâç, insanın iç dünyâsında bir nazm-ı maânî kurar. Akıl, kalbe sınır öğretir. Kalp, akla merhamet öğretir. Nefis, hakkaniyet karşısında geri çekilmeyi öğrenir. Öfke, sabırla terbiye edilir. Şefkât, tahakküm olmaktan korunur. Hak talebi, vazîfe şûûruyla dengelenir. Sevgi, sadâkatle ciddiyet kazanır. Hürriyet, mesûliyetle vakar bulur. İşte izdivâç, Üstâd Hazretlerinin kelimesiyle nefsi “tehzîb” eder; “tahzîb” çağrışımıyla düşünüldüğünde ise insanın iç âlemindeki dağınık hisleri, kuvveleri ve temâyülleri taksim ve tanzim ederek her birine yerini, haddini ve vazîfesini bildiren bir hayât mektebi olur.

Fakat burada çok mühim bir dengeyi muhâfaza etmek gerekir. Sabır, pasif bir ezilme değildir. Tahammül, şuursuz bir suskunluk değildir. Âileyi muhâfaza etmek, kusûrları büyütmek veya açık haksızlığı meşrulaştırmak değildir. Evlilikte aslolan devâmdır, sebâtdır, ıslâhdır; fakat devâmın mânâsı zulmü örtmek değildir. Asıl olan koparmak değil, onarmaktır; fakat onarmak da hakikatin adını değiştirmekle olmaz. Yanlışa yanlış demek âileyi yıkmak değildir. Bilâkis bâzen âileyi kurtaran şey, yanlışı vaktinde ve hikmetle görebilmektir.

Bu sebeple evlilikte sabır ile ihmâl, tahammül ile zillet, af ile suistimâle açık kapı bırakmak, sebât ile kör inât birbirinden ayrılmalıdır. Sabır, insanın nefsini tutmasıdır; haksızlığı hak kabul etmesi değildir. Tahammül, her kusûru büyütmemektir; fakat insan haysiyetini ayaklar altına aldırmak da değildir. Af, geçmişi tâmir için bir rahmet kapısıdır; fakat aynı zulmün tekrar tekrar büyümesine sessiz kalmak değildir. Burada mizân şudur: Küçük kusûrlarda büyüklük göstermeli; büyük haksızlıklarda hikmetli, adâletli ve meşrû yollarla ıslâh aranmalıdır.

Asıl âile terbiyesi de burada başlar. Çünkü herkes haklı olduğu yerde konuşabilir; fakat âile, insanın haklı olduğu yerde bile üslûbunu koruyabilmesini ister. Herkes sevildiğinde sevebilir; fakat âile, insanın kırıldığı hâlde de adâletten ayrılmamasını ister. Herkes rahat zamânında nâzik olabilir; fakat âile, yorgunlukta, darlıkta, hastalıkta, geçim sıkıntısında, beklenti kırıklığında nezâketin devâmını ister. İşte bu yüzden evlilik, insanın yalnız güzel taraflarını değil, en zayıf taraflarını da imtihâna çıkarır.

Bediüzzamân Hazretlerinin “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” sözü burada bütün parlaklığıyla ortaya çıkar. Çünkü bu söz, evliliği romantik bir hayâl perdesiyle süslemez; onu hakikatli bir terbiye zemîni olarak gösterir. Evlilik insanı bâzen sevindirerek, bâzen yorarak, bâzen susturarak, bâzen konuşturarak, bâzen affettirerek, bâzen özür dileterek, bâzen kendi hakkından ferâgat ettirerek, bâzen de başkasının hukûkunu hatırlatarak terbiye eder. Bu terbiye kolay değildir; fakat kolay olmayan her şey zararlı değildir. Bazı zorluklar vardır ki insanı tüketir; bazı zorluklar vardır ki insanı büyütür. İzdivâcın hikmeti, ikinci türden bir zorluğu rahmete çevirebilmesindedir.

Ne var ki çağımız, zorluğun her türlüsünü kaçılması gereken bir şey gibi göstermeye başladı. İnsan biraz sıkıldığında yanlış yerde olduğunu sanıyor. Biraz yorulduğunda seçiminin hatalı olduğuna hükmediyor. Biraz anlaşılmadığında artık sevginin bittiğini düşünüyor. Hâlbûki âile hayâtında her sıkıntı bitiş alâmeti değildir. Bâzen sıkıntı, yeni bir merhâlenin eşiğidir. Bâzen gerilim, iki insanın daha sâhici bir anlaşmaya varması için gereken yüzleşmedir. Bâzen kırgınlık, daha derîn bir merhametin doğum sancısıdır. Bâzen de insanın “eşim değişsin” diye beklediği yerde, kader ona “önce sen kendi nefsini gör” demektedir.

İşte beş yıl bulgusu bu bakımdan ibretlidir. Modern araştırmanın diliyle söylersek, bazı mutsuz evlilikler zamân içinde mutlu evliliklere dönüşebilmektedir. Hikmet diliyle söylersek, sabırla bekleyen ve ıslâh için çalışan bazı hânelerde rahmet kapıları yeniden açılabilmektedir. Risâle-i Nûr’un terbiyeci nazarıyla söylersek, nefsin çocuk kalan tarafları bir anda değil; vazîfe, hukûk, duâ, tahammül ve tekrar eden imtihânlarla yavaş yavaş büyümektedir.

Burada “iki insanın bir kapta karışarak homojen hâle gelmesi benzetmesi” de yerindedir; fakat bu karışma şahsiyetlerin silinmesi mânâsına gelmez. Evlilik, iki insanı birbirinin içinde eritmez; birbirinin hukûkunu tanıyarak yeni bir âhenk kurdurur. Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini, her biri kendi şahsiyetini korur; fakat benlikler çatışma hâlinden çıkar, müşterek bir hayâtın nîzâmına girer. Bu, suya atılan iki rengin birbirini yok etmesi değil; iki ayrı rengin daha zengin bir âhenk meydana getirmesidir. Âile dediğimiz şey, tek kişinin hükmü değil; iki insanın hukûk içinde kurduğu müşterek bir iklimdir.

Bu müşterek iklimin en büyük düşmanı ise nefsin merkezîleşmesidir. Nefis hep kendisini ölçü yapar. “Ben böyleyim” der, değişmek istemez. “Benim hakkım” der, vazîfesini unutabilir. “Ben incindim” der, karşı tarafın incinmesini görmeyebilir. “Ben yoruldum” der, eşinin yorgunluğunu hesâba katmayabilir. “Ben anlaşılmadım” der, anlamak için ne kadar gayret ettiğini sormayabilir. İşte evlilik, bu “ben” merkezli dili yavaş yavaş “biz” terbiyesine çağırır. Tehzîb budur. İç nîzâm budur. Nazm-ı maânî budur.

Bu sebeple izdivâçta asıl başarı hiç tartışmamak değildir. Hiç kırılmamak değildir. Hiç yorulmamak değildir. Asıl başarı, kırılınca da hukûku koruyabilmek; yorulunca da sadâkati terk etmemek; tartışınca da haysiyeti zedelememek; incinince de insâfı kaybetmemektir. Çünkü kusûrsuz evlilik yoktur; fakat kusûrlarla baş etme âdabı olan evlilik vardır. Her hânede imtihân vardır; fakat imtihânı rahmete çevirecek bir sabır, akıl, duâ ve edep de vardır.

Bugün âilelerin bir kısmı büyük sebeplerden değil, küçük şeylerin büyütülmesinden yıpranıyor. Bâzen bir söz, zamânında yutulmadığı için büyüyor. Bâzen bir kırgınlık, hikmetle konuşulmadığı için yıllarca tortu bırakıyor. Bâzen bir beklenti, açıkça ifâde edilmediği için siteme dönüşüyor. Bâzen bir hata, affedilmediği için yeni hataları çağırıyor. Bâzen de insan, karşı tarafın kusûrunu düzeltmeye o kadar yoğunlaşıyor ki kendi nefsinin aynı evde ne kadar yer kapladığını göremiyor.

Oysa evlilikte insan biraz da kendi nefsinin evdeki hacmini küçültmeyi öğrenmelidir. Nefis küçüldükçe kalp genişler. Benlik geri çekildikçe muhabbet rahat nefes alır. Hak talebi vazîfe şuuru ile dengelenince adâlet doğar. Şefkât tahakkümden arınınca rahmet olur. Sabır içine atmak değil, hikmetle taşımak hâline gelince ev bereket bulur. İşte izdivâcın tehzîbi bu ince dönüşümlerde saklıdır.

Bunun için evliliği yalnız bir duygu berâberliği olarak görenler, onun yükünü görünce şaşırır. Fakat evliliği bir mesûliyet ve terbiye mektebi olarak görenler, yükün içindeki rahmeti de fark eder. Çünkü yük bâzen insanı ezer; bâzen de insanın omuzlarını güçlendirir. Evlilikte yükün rahmete dönüşmesi ise iki esâsa bağlıdır: “hukûk” ve “ıslâh niyeti”. Hukûk olmazsa yük zulme döner. Islâh niyeti olmazsa yük bıkkınlığa döner. Fakat hukûkla ve ıslâh niyetiyle taşınan yük, insanı büyütür.

Buradan bakıldığında muazzez Üstâdımızın bir asrı aşkın zamân önce söylediği “İzdivâç, tasfiye tehzîb eder” sözü, bugün hâlâ tazeliğini korumaktadır. Çünkü evler değişmiştir; fakat nefsin mahiyeti değişmemiştir. Eşyalar modernleşmiştir; fakat insanın bencilliği, sabırsızlığı, sevilme arzusu, anlaşılma ihtiyâcı ve mesûliyetten kaçma damarı yine vardır. İletişim araçları çoğalmıştır; fakat anlaşılma meselesi hâlâ insanın en eski yaralarından biridir. Bu yüzden zamân eskidikçe hakikat eskimez; bilâkis hakikatin kıymeti daha açık görünür hâle gelir.

Keşke insanlık, husûsan ümmet-i Muhammed (asm), bu hakikatleri daha erken, daha derîn ve daha hayâta dönük biçimde dinleyebilseydi. Keşke evlilik sâdece bir merâsim, bir arzu ortaklığı, bir sosyal statü veya geçici bir mutluluk arayışı gibi değil; bir nefis terbiyesi, bir hukûk zemîni, bir sabır mektebi ve bir iç nîzâm dersi olarak anlaşılabilseydi. Belki o vakit nice ocak bu kadar çabuk sönmez, nice genç bu kadar savrulmaz, nice çocuk da ya dağılmış yuvaların mahrûmiyetiyle yahut da dağılmamış fakat huzûru aşınmış evlerin sessiz yarasıyla büyümek zorunda kalmazdı.

Elbette bütün âile yaralarını tek bir sebebe bağlamak doğru değildir. Her evliliğin kendi hikâyesi, kendi imtihânı, kendi acısı, kendi karmaşıklığı vardır. Fakat şu da inkâr edilemez: “Sabır”, “tahammül”, “sadâkat”, “vazîfe şûûru”, “kusûrla berâber yaşamayı öğrenme”, “nefsi tehzîb etme” ve “ dünyâyı tanzim etme” dersleri zayıfladıkça âile de zayıflamaktadır. Âile zayıfladıkça fert yalnızlaşmakta, genç savrulmakta, çocuk içten içe incinmekte, cemiyet de görünmez bir erozyona uğramaktadır.

Demek ki mesele yalnız iki insanın geçinmesi değildir. Mesele, insanın kendi nefsini ne kadar tanıdığıdır. Mesele, kalbin hukûkla, aklın merhametle, nefsin vazîfeyle, arzunun sadâkatle, hürriyetin mesûliyetle dengelenmesidir. Mesele, âileyi bir tüketim alanı değil, bir tekemmül zemîni olarak görebilmektir. Mesele, “Ben bu evlilikten ne alıyorum?” sorusunun yanına, “Ben bu evliliğe ne veriyorum, hangi kusûrumu burada terbiye ediyorum, hangi hakkı burada gözetiyorum?” sorusunu koyabilmektir.

Son söz olarak denilebilir ki: “Tehzîb”, evliliğin nefsi arıtmasıdır. “Tahzîb” çağrışımıyla düşündüğümüzde ise izdivâç, insanın iç dünyâsındaki dağınıklığı da düzene çağırır; her duyguya yerini gösterir, her kuvveye haddini bildirir, her latîfeye vazîfesini hatırlatır. Beş yıl araştırmasının düşündürdüğü hakikat ise, bu terbiyenin zamân istediğidir. Yani evlilik bir anda değil; sabırla, sebâtla, duâ ile, hukûkla, tekrar tekrar yüzleşerek ve yeniden başlayarak kıvam bulur.

Hazret-i Üstâdımızın kısa sözü, bütün bu uzun izâhların özünü bir cümlede toplamaktadır:

“İzdivâç, tasfiye tehzîb eder.”

Yani evlilik arıtır.
Yani evlilik yontar.
Yani evlilik insanı kendi nefsine gösterir.
Yani evlilik kalbi genişletir, benliği daraltır.
Yani evlilik dağınık iç dünyâya bir nîzâm verir.
Yani evlilik, sabreden ve ıslâha tâlip olanlar için bir mekteb-i kemâldir.

Ve belki bugün en çok muhtaç olduğumuz ders de budur:

Âile, kusûrsuz insanların kurduğu bir cennet değildir; kusûrlu insanların “sabır”, “hukûk”, “sadâkat” ve “merhametle” cennete çevirmeye çalıştığı bir imtihân yeridir.

KAYNAKÇA

[1] Nûrsî, B. S. (1989). İlk Dönem Eserleri (İşârât). İstanbul: Envar Neşriyât.

[2] Özel, A. (2011). Tehzîb. İçinde TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tehzib

[3] Diyanet İşleri Başkanlığı. (t.y.). Hizb. Kur’an-ı Kerim: Kur’an sözlüğü. Erişim tarihi 29 Nisan 2026, https://kuran.diyanet.gov.tr/kuran-sozlugu/detay/36-hizb

[4] Nazm-ı maânî: Mânâların mantıklı, tertipli ve ahenkli bir düzen içinde yerli yerine konulmasıdır. Bediüzzamân Hazretleri bu tâbiri Muhâkemât’ta fikir ve hislerin tabiî akış mecrası olarak zikreder. Bu yazıda ise izdivâcın insanın iç dünyâsındaki duygu, düşünce ve vazîfe alanlarını nîzâma koyması mânâsında kullanılmıştır.

[5] Nûrsî, B. S. (1989). Muhâkemât (İkinci Makâle/Birinci Mes'ele). İstanbul: Envar Neşriyât. s. 86.

[6] Waite, L. J., Browning, D., Doherty, W. J., Gallagher, M., Luo, Y., & Stanley, S. M. (2002). Does divorce make people happy? Findings from a study of unhappy marriages. Institute for American Values. https://books.google.com/books/about/Does_Divorce_Make_People_Happy.html?id=SGtGswEACAAJ

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.