Dünyâ güzel ama Cennet değil; namâz fırtınayı her zamân durdurmaz, fakat kalbin yönünü korur.
İlk yazımızda insan kalbinin neden dünyâya tam sığmadığını anlamaya çalışmıştık. İkinci yazımızda ise insanın bu dünyâda sâdece misâfir değil, aynı zamânda vazîfeli olduğunu konuşmuştuk.
Şimdi başka bir soruya geldik:
Madem dünyâ güzel, neden yine de yetmiyor?
Madem namâz insanı Rabbine bağlıyor, namâz kılan insan neden bâzen sıkılıyor?
Ve her sıkıntı sâdece kötü bir şey midir?
DÜNYÂ GÜZEL AMA CENNET DEĞİL
Dünyâ nimetleri kötü değildir.
Yemek güzeldir. Âile güzeldir. Arkadaşlık güzeldir. Oyun, spor, okumak, gezmek, öğrenmek ve başarmak güzeldir.
Bunların hepsi Allâh’ın ikrâmıdır.
Sorun bunları sevmekte değildir. Sorun, dünyâdan Cennet gibi kusursuz olmasını beklemektir.
Bitmeyen mutluluk isteriz.
İncitmeyen dostluk isteriz.
Solmayan gençlik, bozulmayan sağlık ve tükenmeyen lezzet isteriz.
Oysa dünyâ böyle bir yer değildir.
Dünyâ bir imtihân ve hazırlık yeridir. Bir yolculuktur. Asıl ev değil; asıl eve hazırlanma yeridir.
Bir yolcu, terminali memleketi zannederse yanılır. Çünkü terminal kalma yeri değil, geçiş yeridir.
Dünyâ da böyledir.
Dünyâ “kalıcı memleket” zannedilirse dar gelir. Âhirete hazırlık yeri olarak görülürse mânâ kazanır.
NAMÂZ KILAN İNSAN NEDEN YİNE SIKILIR?
Bâzı gençler şöyle düşünebilir:
“Ben namâz kılıyorum. O zamân hiç sıkılmamam gerekmez mi?”
Hayır kardeşim, mesele böyle değildir.
Namâz kılan insan da özler, yorulur, üzülür, korkar, daralır, ağlar ve bâzen sıkılır.
Çünkü îmân, insanın bütün duygularını yok etmek için değil; onlara doğru yön vermek için gelir.
Namâz da hayâtın bütün sıkıntılarını bir anda ortadan kaldırmaz. Fakat insana şunu hatırlatır:
“Ben yalnız değilim.
Ben sâhipsiz değilim.
Ben bu dünyâya boşuna gelmedim.
Benim Rabbim var.
Benim yaşadıklarım mânâsız değil.”
Namâz, her sıkıntıyı anında yok eden sihirli bir düğme değildir.
Namâz, fırtınanın içinde insanın eline verilen bir pusuladır.
Bir geminin pusulası dalgaları durdurmaz, rüzgârı susturmaz; fakat geminin yönünü kaybetmesini önler.
Namâz da bâzen sıkıntıyı hemen bitirmez; ama kalbin kıblesini korur.
Bâzen insanın ihtiyâcı, fırtınanın hemen bitmesi değil; fırtınanın içinde yönünü kaybetmemektir.
Bu yüzden:
“Namâz kılıyorum ama yine sıkılıyorum.”
diye kendini suçlama.
Belki de asıl soru şudur:
“Bu sıkıntı geldiğinde yönümü nereye çeviriyorum?”
Kısacası namâz, insanı sıkıntısız yapmaz; fakat sıkıntının içinde sâhipsiz bırakmaz.
SIKINTI BÂZEN BİR ALARMDIR
Her sıkıntı kötü değildir.
Bâzı sıkıntılar alarm gibidir.
Telefonun şarjı azalınca uyarı verir. Bu uyarı telefonun düşmanı değildir. Sâdece bir ihtiyâcı haber verir.
İnsanın ruhu da bâzen sıkılır. Kalbi daralır. İçinde bir eksiklik hisseder.
Belki de ruh şöyle diyordur:
“Beni sâdece ekranla doyurmaya çalışma.
Beni sâdece oyunla oyalama.
Beni sâdece beğenilerle avutma.
Ben daha büyük bir mânâ arıyorum.”
Çünkü ekran zihni meşgul edebilir; ama kalbin bütün ihtiyâçlarını karşılayamaz.
İşte bâzı iç sıkıntıları, insanı kendine, hayâtının mânâsına ve Rabbine yeniden bakmaya çağıran gizli bir dâvet olabilir.
Sevgili kardeşim,
Şimdilik burada duralım.
Bu yazıda üç hakîkati birlikte düşünmeye çalıştık:
Dünyâ güzeldir; ama Cennet değildir.
Namâz, hayâtın bütün fırtınalarını hemen durdurmaz; fakat kalbin yönünü korur.
Ve bâzı sıkıntılar, bize iç dünyâmızda neyin eksik kaldığını düşündüren bir alarm olabilir.
Peki dünyâdaki güzelliklere nasıl bakmalıyız? Îmân dünyâya bakışımızı nasıl değiştirir? İçimiz daraldığında günlük hayatta ne yapabiliriz?
İnşâallâh gelecek yazımızda bu soruların cevâbını arayacağız.
Birkaç gün sonra yeniden buluşmak üzere.
Allâh’a emânet olunuz.