Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi’nin bu cümlesindeki asıl büyüklük, ölümü göze almasından da öte, kendi nefsini aradan çekmesidir.
Afyon mahkemesindeki müdafaasını okurken birden “Allahu Ekber!” diye haykırdım.
Çünkü insan, kendisini idâma mahkûm edebilecek kimselerin imanını kendi hayatından üstün tutan bir cümleyle her gün karşılaşmıyor.
Okuduğum satırlar hâlâ zihnimde. Hazret-i Üstâdımız, Afyon’daki müdafaasında, Denizli yargılaması sırasında arkadaşlarına yazdığı şu sözleri hatırlatıyor:
“Eğer Risale-i Nur'u tenkit fikriyle tetkik eden adliye memurları, imanlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar sonra beni idâm ile mahkûm etseler; şahit olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale-i Nur'un vazifesi, imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i imaniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmaya mükellefiz.”
(Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 556–561)
Bu cümlenin içinde insanı yerinden kaldıran bir kelime var:
“Sonra…”
Risale-i Nur’u okuyarak imanlarını kuvvetlendirsinler veya kurtarsınlar; sonra yine beni idâma mahkûm etsinler…
Üstâdımız, onların kendisini anlamasını beklemiyor. Sevmelerini, özür dilemelerini, serbest bırakmalarını da şart koşmuyor. İmanlarına böyle bir fayda geldikten sonra, kendisine yönelik zulümleri devam etse bile hakkını helâl ediyor.
Mesele yalnızca düşmanı affetmek değildir. Bundan daha ileride, daha ağır bir tercih vardır: Onların imanına gelecek faydayı kendi fânî hayatından üstün tutmak. İnsan canını feda etmeye hazır görünebilir; fakat fedakârlığının bilinmesini ve kendi hesabına yazılmasını yine isteyebilir. Üstâdımızın cümlesi, nefsin elindeki bu son payı da alıyor.
Bu “sonra”, pazarlıksız bir hizmet anlayışının tek kelimelik özeti gibidir. “Sana hakikati anlatayım; fakat beni takdir et, bana iyi davran, benim tarafımda dur” demiyor. Kendi şahsını aradan çekiyor. Muhatabın ona ne yaptığıyla, kendisinin Allah karşısındaki vazifesini birbirinden ayırıyor.
Ardından o muazzam gerekçeyi söylüyor:
“Çünkü biz hizmetkârız.”
İşte yazının bütün ağırlığı bu “çünkü”nün içindedir.
Hakikî hizmet, muhatabın bize nasıl davrandığıyla değil, bizim Allah karşısındaki vazifemizle belirlenir. Hizmetkâr kendisini merkeze koyamaz. Kendisine kötülük edilse de karşısındaki insanın iman ihtiyacını görmeye devam eder. Çünkü iman hizmetinin maksadı, hizmet edeni büyütmek değil, imanı kuvvetlendirmektir.
Bu ölçünün önünde kendi hâlimizi düşünmeden durabilir miyiz?
Biz bazen bir teşekkür unutulunca kırılıyoruz. İsmimiz anılmayınca emeğimizin yok sayıldığını düşünüyoruz. Bir eleştiri karşısında yıllardır söylediğimiz kardeşlik sözlerini unutabiliyoruz. Burada ise kendisini idâma mahkûm edebilecek insanların ebedî hayatını dert edinen bir insan konuşuyor.
Fakat Şefkatli Üstâdımızın hakkını helâl etmesi, haksızlığa razı olduğu anlamına gelmiyor. Aynı müdafaa boyunca iddianamenin yanlışlarını gösteriyor, kendisine savunma imkânı verilmesini istiyor, adalete sesleniyor ve arkadaşlarının zarar görmemesi için mücadele ediyor.
Kendi hakkını helâl ediyor; haksızlığı haklı göstermiyor.
Şahsına yapılanlardan kin üretmiyor; hakikate ve masumlara yönelen haksızlık karşısında susmuyor. Kendi nefsine karşı fedakârlığın son sınırına kadar giderken, başkalarının hakkını feda etmiyor.
Bu ayrım çok mühimdir. Bir insan kendi hakkından vazgeçebilir; fakat onun fedakârlığı, başkalarına “Susun, katlanın, hakkınızı aramayın” demenin gerekçesi yapılamaz. Üstâdımızın tavrında merhamet adaleti susturmuyor, adalet de kalbi kine teslim etmiyor.
Müdafaanın asıl yarası bundan sonra açılıyor. Üstâdımız dışarıdaki haksızlığı anlatırken kendi nefsini muhasebeden muaf tutmuyor. Şöhretten, övünmekten ve şahsına yönelen aşırı hüsn-ü zandan nasıl sakındığını söylüyor. Hatta büyük manevî makamlar verilse bile, nefsinin ihlâsa karışması ihtimali varsa onları hizmetine feda etmeye karar verdiğini ifade ediyor.
Sonra şu ölçüyü koyuyor:
“Hakikati hiçbir şeye âlet etmesin. Nefsine hiçbir hisse vermesin.”
Demek ki hizmetin en çetin imtihanı yalnız dışarıdan gelen düşmanlık değildir. Bazen daha gizli ve daha tehlikeli imtihan, nefsin hizmetten pay istemesidir.
Can bir defa feda edilir; nefis ise her hizmetin içinde yeniden pay isteyebilir. Üstelik nefis bazen ‘ben’ diye değil, ‘biz’ diye konuşur.
Nefis her zaman para veya makam istemez. Bazen adının bilinmesini, sözünün son söz sayılmasını, kendisine daha fazla hürmet edilmesini ister. Bazen de mensubu olduğu çevrenin her durumda üstün çıkmasını kendi başarısı gibi görür. İnsan, Allah rızası için başladığı bir hizmette farkına varmadan kendi itibarını korumaya çalışabilir.
İhlâsın en ince sınavı işte burada başlar.
Tam burada zamanımızın dinî hizmetleri için daha ağır bir soru çıkıyor karşımıza.
Din adına yapılan her yardımlaşmayı, bağış toplamayı veya teşkilatlanmayı elbette aynı kefeye koyamayız.
Fakat iman hizmeti zamanla para biriktirmenin, nüfuz kazanmanın, makam elde etmenin, insanların dinî aidiyetini siyasî destek veya pazarlık gücüne dönüştürmenin yahut mensup sayısını bir güç unsuruna çevirmenin vasıtası hâline gelirse, üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gerekir. Çünkü o noktada araç ile amaç yer değiştirmeye başlayabilir: Hakikate hizmet etmek yerine hakikatin itibarı, dünyevî bir gücün hizmetine sokulabilir.
Hazret-i Üstâdımızın hayatı ise bize bunun tam aksi istikameti gösteriyor. O, iman hakikatlerinin “hiçbir şeye âlet” edilmemesini yalnız söylememiş; hayatının bedelleri pahasına yaşamaya çalışmıştır. Şahsına teveccühü, maddî menfaati, siyasî nüfuzu ve cemiyetçi yapılanmayı hizmetinin gayesi hâline getirmemiştir (Bkz. Tarihçe-i Hayat, s. 556–561). Risale-i Nur’un kuvvetini de insanları bir şahsa veya teşkilata bağlamasında değil, doğrudan iman hakikatlerine yöneltmesinde görmüştür.
Öyleyse bizim için ölçü yalnız “Ne kadar insan topladık?” olmamalıdır. “Kaç insanın imanına faydamız dokundu ve karşılığında onlardan ne istedik?” diye de sormalıyız. İnsanları kendimize bağlamak mı istiyoruz, hakikate mi? Verdikleri para, gösterdikleri sadakat, sağladıkları nüfuz veya siyasî tercihleri bizim hizmetimizin görünmeyen karşılığına mı dönüşüyor? Yoksa bir insan imanını kuvvetlendirip hiçbir şekilde “bizim” olmayarak yoluna devam ettiğinde de aynı samimiyetle sevinebiliyor muyuz?
Üstâdımızın “Çünkü biz hizmetkârız” sözü burada yeniden karşımıza çıkıyor. Hizmetkâr hakikatten güç devşirmez; kendi gücünü hakikatin hizmetine verir. İman hizmetinin insanları bir şahsa, gruba veya dünyevî menfaate bağlamak için kullanıldığı yerde ise bu ölçüyü yeniden hatırlamak gerekir.
Fakat bu sözleri başkalarını mahkûm etmek için söylemek kolaydır. Asıl imtihan, aynı ihtimali kendi hizmet anlayışımızda aramaktır. Çünkü cemaatin de, grubun da, müessesenin de içinde ferdî nefislerin birleşmesinden doğabilecek bir “biz” nefsinin pay istemesi mümkündür. Şahsî enaniyetten kaçarken cemaat enaniyetine düşmek de ihlâsın başka bir imtihanıdır.
Bir genç Risale-i Nur’dan istifade ediyor fakat bizim çevremize katılmıyorsa, onun kazandığına bütün kalbimizle sevinebiliyor muyuz? Yoksa onun imanındaki kazançtan önce, “Neden bizden olmadı?” diye mi düşünüyoruz?
Bu soruya vereceğimiz cevap, hizmet anlayışımızın ne kadarında hakikatin, ne kadarında aidiyet duygusunun bulunduğunu gösterebilir. Üstâdımız, kendisini idâma mahkûm edebilecek kimselerin dahi imanlarının kuvvetlenmesini kendi hayatından öne koyuyor. Biz ise bir insanın imanına gelen faydayı kendi hanemize yazamadığımız için burukluk duyuyorsak, “Çünkü biz hizmetkârız” cümlesinin önünde yeniden durmalıyız.
“Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek” ölçüsü de iki yönlüdür. Düşmanın doğru sözünü sırf düşman söylediği için reddetmeye izin vermediği gibi, dostun yanlışını sırf dostumuz olduğu için savunmaya da izin vermez.
Hak, söyleyenin kimliğine göre değişmez.
Bu müdafaa, kendisini dinî hizmete adadığını söyleyen bütün topluluklara ve bilhassa “Keşke hakikî bir Nur talebesi olabilsem” diye niyaz eden her birimize tutulmuş bir aynadır. Fakat aynayı yalnız başkalarının kusurlarına çevirirsek kendi yüzümüzü göremeyiz.
Okuduğum hakikat, öfkelendiğimde davranışıma yön verebiliyor mu? Risale-i Nur’dan başkalarına ders anlatırken, onun benim nefsime verdiği dersi dinleyebiliyor muyum? Şahsıma gösterilen hürmeti hizmetin ölçüsü hâline getiriyor muyum? Beni eleştiren birinin haklı sözünü kabul edebiliyor muyum?
Metinleri çok okumak, bu soruların cevabını kendiliğinden vermiyor. Cevabı; haksızlığa uğradığımızda, eleştirildiğimizde ve başkasının başarısı karşısında içimizden geçenlerle veriyoruz.
Üstelik Üstâdımız aynı müdafaada, “Ben hata etmişim” buyuruyor. Bu ifadeyi, Üstâdımız hakkında dışarıdan verilmiş bir hüküm gibi değil; onun kendi nefsine yönelttiği son derece hassas bir mahviyet ve ihlâs muhasebesi içinde okumak gerekir. Burada, kendi nefsine en küçük bir pay bırakmaktan dahi sakınan derin bir mahviyet ve ihlâs hassasiyeti konuşmaktadır. Üstâdımız, şahsına yönelen iltifatların küçücük bir parçasının bile nefsine hisse olmasından endişe etmiş; onları bütünüyle Risale-i Nur’un hakikatine ve talebelerinin şahs-ı manevîsine çevirmeyi esas almıştır.
Bu sözden çıkarılacak ders, Üstâdımız hakkında hata tayin etmek değil; onun tevazu aynasında kendi nefsimizi görebilmektir. Onun nefsine karşı gösterdiği bu titizlik, bize de hakikati kendi şahsımızdan, itibarımızdan ve aidiyetimizden üstün tutmayı öğretir. Hakikati şahıslardan üstün tutmak, önce başkalarının kusurlarını aramak değil; kendi nefsimize hizmetten bir hisse çıkarmamaktır.
Bu müdafaadan benim anladığım hizmet anlayışında şahıs, hakikate hizmet ettiği ölçüde kıymet kazanıyor. İnsanın kendisini hizmetin içinde eritmesi, aklını ve mesuliyetini bırakması demek değildir. Yaptığı hayırdan nefsine pay çıkarma arzusuyla mücadele etmesi demektir.
Böyle bir bağlılığın hayattaki karşılığı açıktır: Bizi sevmeyen bir insana da faydalı olabilmek; yakınımızın yanlışını örtmeden ona kardeş kalabilmek; hürmet görmediğimizde vazifeyi terk etmemek; bir insanın imanı kuvvetlendiğinde adımız anılmadan da şükredebilmek…
Bu ölçüye göre yaşamanın güçlüğünü kendi nefsimde hissediyorum. Müdafaa beni, anlattığı ahlâkla kendi hâlim arasındaki mesafeyi gösterdiği için sarsıyor.
Muazzez Üstâdımızın büyüklüğünü anlatırken kendi nefsimize dokunmadan geçmek kolaydır. Asıl mesele, onun kendisini küçülttüğü yerde bizim kendimize ne kadar yer ayırdığımızı görebilmektir.
Afyon müdafaasını okurken “Allahu Ekber!” diye haykırdım. Şimdi o haykırışın benden ne istediğini düşünüyorum.
Allah’ın büyüklüğünü ilan ederken, kendi nefsime ne kadar büyük bir pay ayırıyorum?
Üstâdımızın cevabı hâlâ önümde duruyor:
“Çünkü biz hizmetkârız.”