Kızıl Îcâz Dersleri–9

Said ÖZADALI

Salavatın Dilinde Güven ve İştiyak: Mânalar Denizinde Akıl

Bir dua cümlesi, yalnız ne istediğimizi değil, nasıl bir kalple istediğimizi de anlatır. Kelimelerin seçimi, fiilin zamanı ve ifadenin kuruluşu; güvenimizi, iştiyakımızı ve hürmetimizi dile getirir. Kızıl Îcâz’ın bu dersinde Bediüzzaman, bir salavat cümlesindeki inceliklerden hareketle bizi hem duanın dilini hem de düşüncenin hareketini anlamaya davet ediyor.

Önceki dersimizde Resûl-i Ekrem’in (asm) “Muhammed”, “Seyyid”, “Arabî”, “Hâşimî” ve “Mustafâ” vasıfları üzerinde durmuştuk. Abdurrahman el-Ahdarî, Süllem’in devamında, vasıflarını zikrettiği o Zât’a salavat getirir:

صَلَّى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا دَامَ الْحِجَا
يَخُوضُ فِي بَحْرِ الْمَعَانِي لُجَجَا

“Akıl, mânalar denizinin derinliklerine dalmaya devam ettiği müddetçe Allah ona salât eylesin.”

Beyitteki “hicâ” aklı; “bahrü’l-meânî” mânalar denizini; “lücec” ise o denizin derin kısımlarını ifade eder. Akıl, mânalar denizine dalan bir araştırıcı gibi tasvir edilirken salavat duasının devamı da bu faaliyete bağlanır. Mantıkla ilgili bir eserin mukaddimesinde duanın böyle bir tasvirle ifade edilmesi, sözün eserin konusuyla münasebetini de gösterir.

Bediüzzaman bu beyitte iki noktaya haşiye koyar: Salavatın geçmiş zaman şeklinde söylenmesine ve mânalar denizine dalmayı anlatan ifadenin giriş–çıkış münasebetine.

GERÇEKLEŞMİŞ GİBİ SÖYLENEN DUA

“Allah ona salât eylesin” diye tercüme ettiğimiz cümledeki “sallâ” fiili, Arapçada geçmiş zaman şeklindedir. Fakat burada geçmişte olmuş bir hadiseyi bildirmek için değil, dua etmek için kullanılmıştır. Sözün maksadı taleptir; görünüşü ise gerçekleşmiş bir şeyi haber verme biçimindedir.

Üstad bu tercihi şöyle açıklar:

“Geçmiş zaman şekli; güvenin ve iştiyakın kemaline, ayrıca kendisinden istenileni latif bir surette talebi yerine getirmeye sevk etmeye delâlet etti. Çünkü haberi reddetmek, inşayı reddetmekten daha ağırdır.”

Buradaki “haber”, bir şeyin gerçekleştiğini bildiren söz; “inşa” ise bu bağlamda dua ve talep bildiren ifadedir. Dua, haber görünüşünde dile getirilerek kabulüne duyulan güven kuvvetle ifade edilir.

Üstad’ın özellikle zikrettiği iki kelime üzerinde durmak gerekir: Vüsuk ve şevk. Vüsuk, güveni; şevk ise istenilen şeyin gerçekleşmesine duyulan hararetli arzuyu anlatır. Dua eden, talebini âdeta gerçekleşmiş gibi söyleyerek hem kabul ümidini hem de gönlündeki iştiyakı ortaya koyar.

Böylece fiilin zaman şekli, yalnız bir gramer meselesi olmaktan çıkar. Bir kelimenin kuruluşunda, dua edenin kalbî yönelişi görünür hâle gelir.

GÜVEN, TESLİMİYETLE BERABER

Molla Abdülmecid Nursî, bu haşiyeyi açıklarken geçmiş zamanla yapılan talebin haber görünüşü kazanmasına dikkat çeker. “Soranı yalanlamamak” ve “istenileni yerine getirmek” üzerinden, ifadenin talebi kuvvetlendiren yönünü açar.

Burada bahis, dua edenin ifade tarzıdır. Kulun, seçtiği bir cümleyle Cenab-ı Hak üzerinde zorlayıcı bir hak elde etmesi söz konusu değildir. Haşiyedeki “latif bir surette sevk” ifadesi, niyazın kabul ümidini güçlü biçimde dile getirmesi yönünden anlaşılmalıdır.

Risale-i Nur’un dua bahisleri bu noktayı tamamlar. Yirmi Dördüncü Mektub’un Birinci Zeyli’nde, duaya cevap verilmesiyle istenilen şeyin aynen verilmesi birbirinden ayrılır. Kul ister; Cenab-ı Hak hikmetine göre cevap verir. Bazen istenilenin daha hayırlısını ihsan eder.

Demek ki duadaki güven, kendi isteğimizi İlâhî hikmetin önüne geçirmek değildir. Rahmete itimat ederek istemek ve neticeyi hikmete teslim etmektir. Salavatın dilindeki kuvvetli ümit de bu kulluk edebi içinde anlaşılır.

MÂNALAR DENİZİNE DALMAK

Beytin ikinci mısraında aklın “mânalar denizine dalması” anlatılır. Bu tasvirde mânaların genişliği ve derinliği denize benzetilir; aklın araştırması ise o denizin içine girip ilerlemekle ifade edilir.

Bediüzzaman burada “fî” harf-i cerine şu kısa haşiyeyi koyar:

تبطن «في» «من» للدخول والخروج

“Giriş ve çıkış sebebiyle ‘fî’, içinde ‘min’ mânasını barındırır.”

“Fî”, “içinde”; “min” ise bağlama göre “-den, içinden” mânasını verir. Üstad, dalma hareketini yalnız denizin içinde bulunmak yönünden ele almaz; giriş ve çıkış taraflarına da dikkat çeker.

Molla Abdülmecid’in açıklaması da bu münasebeti “havz”, yani dalma fiilinin mânasıyla ilişkilendirir. Dalma, girişi ifade eder; çıkış da onunla birlikte düşünülür.

Kızıl Îcâz’ın dikkat terbiyesi burada bir kez daha karşımıza çıkar: Bir fiil ile bir harf-i cer arasındaki bağ, tasvirin nasıl kurulduğunu anlamamıza yardım eder. Küçük görünen bir kelime, cümlenin hareketini ve mâna örgüsünü açığa çıkarır.

DERİNLEŞMEK VE ANLAŞILIR HÂLE GETİRMEK

Bu haşiyeden kendi okuyuşumuza bakan bir ders de çıkarabiliriz. Bu, müellifin sözünün tercümesi değil, ondan hareketle yaptığımız bir tatbiktir.

Bir metnin derinliklerine girmek, onun hakkında çok söz söylemekle aynı şey değildir. Kelimelerin yerini, cümlelerin bağını ve müellifin maksadını takip etmek gerekir. Araştırmanın sonunda ise anladığımızı açıkça ifade edebilmeli; metnin söylediğiyle kendi yorumumuzu birbirinden ayırabilmeliyiz.

Mânalar denizine dalarken gösterdiğimiz dikkat, oradan okuyucuya getirdiğimiz açıklamada da devam etmelidir. Açıklama, metni gölgelememeli; okuyucunun asıl sözü daha iyi görmesine yardımcı olmalıdır.

Risale-i Nur çalışmalarımızda bu ölçü bilhassa önemlidir. Önce aslı okumak, sonra kelimelerin münasebetini araştırmak, izahı yeniden metinle karşılaştırmak ve nihayet günlük hayata bakan yönünü göstermek… Böyle bir okuyuşta derinleşme ile anlaşılır olma birbirini tamamlar.

Salavat da aynı şekilde dilimizden kalbimize, kalbimizden yaşayışımıza uzanmalıdır. Resûl-i Ekrem’i (asm) anarken hürmetimizi ve muhabbetimizi şuurlu hâle getirmek, onun rehberliğini hayatımızda takip etme arzusunu besler. Nitekim Yirmi Dördüncü Mektub’un Birinci Zeyli’nde salavat bahsi, sünnete ittiba davetiyle birlikte ele alınır.

Bu kısa beyitte akıl mânaları araştırırken dil salavat getiriyor. Dikkatli düşünme ile hürmet ve niyaz aynı cümlede buluşuyor. Biz de okuduğumuz hakikatleri anlamaya çalışırken, o hakikatlere yönelen kalbimizi ve onları yaşamakla vazifeli olduğumuzu hatırda tutalım.

Kaynaklar: Abdurrahman el-Ahdarî, es-Süllemü’l-Münevrak, ilgili salavat beyti; Bediüzzaman Said Nursî, Kızıl Îcâz, aynı beyte ait [6] ve [7] numaralı haşiyeler; Molla Abdülmecid Nursî, bu haşiyelere ait (3) ve (4) numaralı açıklamalar. Esas alınan Arapça nüsha: Saykalü’l-İslâm içinde, basılı s. 159–160. Külliyat içi karşılaştırma: Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektub’un Birinci Zeyli, İkinci ve Üçüncü Nükteler. Arapça ifadelerin Türkçe karşılıkları tarafımızdan verilmiş; okuyuş ve günlük tatbik değerlendirmeleri ayrıca belirtilmiştir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.