Kızıl Îcâz Dersleri–3

Said ÖZADALI

BİR TEK “ALLAH” LAFZINDA BÜTÜN KEMÂL SIFATLARI

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Kızıl Îcâz’ın kapısından Besmele ile girdik. İkinci dersimizde Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Besmele’nin “بـ / bâ” harfi üzerinde nasıl durduğunu görmüştük.

Şimdi bir sonraki kelimeye geçiyoruz:

اللّٰه

Allah.

Üstad Hazretleri burada uzun bir açıklama yapmaz. Kızıl Îcâz’ın adına yakışır şekilde son derece kısa fakat yoğun bir cümle söyler:

مُسْتَجْمِعٌ لِجَمِيعِ الصِّفَاتِ الْكَمَالِيَّةِ، لِلُّزُومِ الْبَيِّنِ

Yaklaşık mânası: “Bütün kemâl sıfatlarını kendisinde toplayandır; çünkü aralarındaki lüzum açıktır.”

Bir cümle…

Fakat arkasında hem mantık ilminin önemli bir kaidesi hem de çok geniş bir tevhid hakikati bulunmaktadır.

“MÜSTECMİ‘” NE DEMEKTİR?

مستجمع — müstecmi‘, “toplayan, kendisinde cem eden” mânasına gelir.

الصفات الكمالية — sıfât-ı kemâliye ise Cenab-ı Hakk’a ait bütün kemâl sıfatlarını ifade eder.

İlim, kudret, irade, hayat gibi sıfatlar bunlardandır.

Fakat burada üzerinde asıl durmamız gereken ifade şudur:

لِلُّزُومِ الْبَيِّنِ — lüzûm-u beyyin sebebiyle.

İşte Kızıl Îcâz’ın mantık dersi burada başlıyor.

MOLLA ABDÜLMECİD NURSÎ’NİN ŞERHİ

Üstad’ın kardeşi Molla Abdülmecid Nursî, Üstad’ın birkaç kelimeyle bıraktığı bu noktayı mantık diliyle açıyor.

“Lüzûm-u beyyin”in burada Zât ile sıfatlar arasındaki açık ve zarurî münasebet olduğunu ifade ediyor.

Ardından meselenin anahtarını veriyor:

فَلَفْظَةُ الْجَلَالِ دَالَّةٌ عَلَى الذَّاتِ بِالْمُطَابَقَةِ وَعَلَى الصِّفَاتِ بِالِالْتِزَامِ

Yani: “Lafza-i Celâl, Zât’a mutabakat yoluyla; sıfatlara ise iltizam yoluyla delâlet eder.

Ve bunun neticesini şöyle ifade eder:

فَمَنْ ذَكَرَ لَفْظَ الْجَلَالِ كَانَ ذَاكِرًا لِجَمِيعِ صِفَاتِ الْكَمَالِ

Yani: “Allah lafza-i celâlini zikreden, bütün kemâl sıfatlarını da zikretmiş olur.”

Burada artık önümüze iki mantık terimi çıkıyor:

Delâlet-i mutabakiye ve delâlet-i iltizamiye.

Bunları anlamadan Üstad’ın kısa cümlesindeki inceliği tam olarak göremeyiz.

DELÂLET-İ MUTABAKİYE NEDİR?

Bir lafzın vaz’edildiği mânanın tamamını göstermesine delâlet-i mutabakiye denir.

Burada “Allah” lafza-i celâli, doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e delâlet eder.

Molla Abdülmecid’in ifadesiyle: عَلَى الذَّاتِ بِالْمُطَابَقَةِ “Zât’a mutabakat yoluyla.”

Fakat mesele burada bitmiyor.

Çünkü Allah’ın Zât-ı Akdes’i düşünüldüğünde O’nun kemâl sıfatlarından mahrum olması düşünülemez.

İşte ikinci delâlet burada devreye giriyor.

DELÂLET-İ İLTİZAMİYE NEDİR?

Bir şeyin doğrudan ifade ettiği mânanın yanında, o mânadan ayrılması düşünülemeyen başka bir mânayı da gerekli olarak hatıra getirmesine delâlet-i iltizamiye denir.

Basit bir misalle:

“Güneş doğdu” dediğimiz zaman doğrudan güneşten söz ediyoruz. Fakat güneşi düşündüğümüzde ışığı da beraberinde düşünürüz. Çünkü güneş ile ışığı arasında zarurî bir münasebet vardır.

Elbette bu yalnızca meseleyi zihne yaklaştırmak için verilen bir misaldir.

Molla Abdülmecid’in söylediği ise çok daha yüksek bir hakikattir:

Allah lafzı Zât-ı Akdes’e delâlet eder; Zât-ı Akdes de kemâl sıfatlarını zarurî olarak gerektirir.

Onun için “Allah” dediğimizde yalnızca bir isim telaffuz etmiş olmuyoruz.

İlim, kudret, irade, hayat ve bütün sıfât-ı kemâliyeyi câmi‘ olan Zât-ı Akdes’i zikretmiş oluyoruz.

KIZIL ÎCÂZ BİZE BURADA NE ÖĞRETİYOR?

Burada çok dikkat çekici bir nokta var.

Henüz mantığın tariflerine ve uzun bahislerine gelmedik.

Henüz kitabın başındayız.

Fakat Üstad, daha Besmele’yi açıklarken ileride öğreteceği mantık kaidelerini fiilen kullanmaya başlamış bulunuyor.

Bir tek اللّٰه lafzından hareket ediyor;

Zât’a delâleti gösteriyor; oradan sıfatlara geçiyor; ve bunu lüzûm-u beyyin kaidesine bağlıyor.

Demek ki Kızıl Îcâz bize yalnız “Şu mantık kaidesinin tarifi budur.” demeyecek.

Aynı zamanda “Bu kaideyle nasıl düşünülür?” sorusunun cevabını da gösterecek.

RİSALE-İ NUR’DAKİ KARŞILIĞI

Bu nokta, Bediüzzaman’ın başka eserlerinde daha geniş şekilde karşımıza çıkar.

Özellikle İşârâtü’l-İ’câz’da Lafza-i Celâl’in bütün sıfât-ı kemâliyeyi câmi‘ oluşuna dikkat çekilir.

Burada önemli olan şudur:

Cenab-ı Hakk’ı bir ismi veya bir sıfatıyla tanımak, diğer isim ve sıfatlardan kopuk bir tanıma değildir.

Meselâ bir mahlûkun yaratılışına baktığımızda Hâlık ismini görürüz.

Rızkına baktığımızda Rezzâk ismini; ona gösterilen merhamete baktığımızda Rahîm ismini; sanatındaki ölçüye baktığımızda Hakîm ismini; bütün bunların ilimle yapılmasına baktığımızda Alîm ismini görürüz.

Fakat bunlar birbirinden bağımsız ayrı ayrı kaynaklardan gelmez.

Hepsi aynı Zât-ı Akdes’in isim ve sıfatlarıdır.

Hepsinin Müsemmâsı birdir: Allah.

BİR ÇİÇEĞE YENİDEN BAKALIM

Önümüzde bir çiçek bulunduğunu düşünelim.

Rengi güzel.

Şekli ölçülü.

Hücreleri muntazam.

Topraktan ihtiyacı olan maddeleri alıyor.

Güneşle münasebet kuruyor.

Suyla besleniyor.

Ve zamanı geldiğinde çiçek açıyor.

Şimdi Kızıl Îcâz’ın öğrettiği dikkatle soralım: Bu çiçeği yapmak yalnız kudret ister mi?

Hayır.

Onun yapısını bilmek gerekir: ilim.

Onu meydana getirmeyi dilemek gerekir: irade.

Onu yaratmaya güç yetirmek gerekir: kudret.

Ölçülü yapmak gerekir: hikmet.

İhtiyaçlarını karşılamak gerekir: rahmet ve rububiyet.

Demek bir çiçeğin arkasında dahi İlâhî isim ve sıfatların beraber tecellilerini görüyoruz.

Sonra bütün bunlardan tek bir hakikate ulaşıyoruz: اللّٰه Allah

İşte Lafza-i Celâl’in câmiiyeti böylece tefekkürümüze açılıyor.

ABDÜLKADİR BADILLI’NIN ÇALIŞMASININ YERİ

Kaynakları birbirine karıştırmamak için burada bir kayıt düşelim.

Abdülkadir Badıllı’nın neşrettiği “Arabî Kızıl Îcâz’dan Bazı Parçalar”, Kızıl Îcâz’ın baştan sona müstakil bir şerhi değildir.

Molla Abdülmecid Nursî’nin eserden seçerek tercüme ettiği bazı mühim kısımların, Badıllı tarafından Arapça aslıyla mukayese edilerek tashih ve neşredilmiş şeklidir.

Bu sebeple çalışmalarımızda şu usule riayet edeceğiz:

Badıllı’nın ilgili bahis hakkında tercümesi, tashihi veya açıklayıcı naşir notu varsa onu ayrıca göstereceğiz; bulunmadığı yerde kendisine bir izah nispet etmeyeceğiz.

Böylece Ahdarî’nin metni, Üstad’ın şerhi, Molla Abdülmecid’in açıklaması, Badıllı’nın tercüme ve notları ve bizim izahımız birbirine karışmamış olacak.

BUGÜNÜN TEFEKKÜR DERSİ

Bugün “Allah” dediğimizde bu kelimeyi biraz daha şuurlu söylemeye çalışalım.

Meselâ bir nimet karşısında “Elhamdülillah.” dedik.

Bir an duralım. Buradaki 'Allah' lafzı bana kimi bildiriyor?

Sadece o nimeti yaratanı mı? Hayır.

O nimeti bilen Alîm’i, yaratmaya gücü yeten Kadîr’i, onu bana vermeyi irade eden Mürîd’i, ihtiyacımı bilen ve bana merhamet eden Rahîm’i, onu hikmetle hazırlayan Hakîm’i de düşündürüyor.

Fakat bütün bunlar ayrı ayrı Zâtlar değildir.

Bütün kemâl sıfatlarının sahibi Vâhid ve Ehad olan Allah’tır.

DERSİN ÖZÜ

Bugünkü dersimizi Üstad’ın birkaç kelimelik cümlesine yeniden dönerek bitirelim:

مُسْتَجْمِعٌ لِجَمِيعِ الصِّفَاتِ الْكَمَالِيَّةِ، لِلُّزُومِ الْبَيِّنِ

Bu kısa cümlenin bize açtığı kapı şudur:

Lafza-i Celâl, Zât-ı Akdes’e mutabakatla; O Zât’tan ayrılması düşünülemeyen bütün kemâl sıfatlarına ise iltizamla delâlet eder.

Demek Kızıl Îcâz bize daha kitabın başında yalnız ne düşüneceğimizi değil, nasıl düşüneceğimizi de öğretmeye başlıyor.

Bir kelimeyi okuyup geçmek yerine "Bu kelime neye delâlet ediyor? Bu mâna neyi zarurî olarak gerektiriyor? Buradan hangi netice çıkıyor?" diye sormayı öğretiyor.

Bediüzzaman’ın Kızıl Îcâz’ı telif ederken ifade ettiği “zihinleri mülâhazada dikkate ve nazarda derinliğe alıştırmak” maksadının ilk numunelerinden biri belki de budur.

Bir tek “Allah” lafzında durmak…

Ve o tek lafızdan, bütün kemâl sıfatlarına açılan yolu görebilmek.

وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.