“MUHAMMED”: HEM İSİM, HEM MÜSEMMÂ
Süllem’in ilgili beyti şöyledir:
مُحَمَّدٌ سَيِّدُ كُلِّ مُقْتَفَى
الْعَرَبِيُّ الْهَاشِمِيُّ الْمُصْطَفَى
Yaklaşık mânası: “Muhammed (asm), kendisine uyulanların hepsinin seyyididir; Arabî, Hâşimî ve Mustafa’dır.”
Üstad Bediüzzaman bu kısa beyitte beş ayrı noktaya haşiye koyar:
“Muhammed”, “seyyid-i külli muktefâ”, “Arabî”, “Hâşimî” ve “Mustafâ”. Bu da bize beytin yalnız tercüme edilip geçilecek bir medih cümlesi olmadığını; her kelimesinin ayrı bir mâna tabakası taşıdığını gösterir.
İlk olarak “Muhammed” isminde durulur. Üstad’ın kısa fakat yoğun ifadesi şöyledir: “Hem isim olarak hem müsemmâ olarak. İkincisi birincinin sebebidir; fakat birinci vasıtasıyla.”
Muhammed kelimesi ح م د — hamd kökünden gelir ve “çokça hamdedilen, tekrar tekrar övülen” mânasını taşır. Burada yalnız sözlük mânası değil, isim ile müsemmâ arasındaki münasebet nazara verilir. Resûl-i Ekrem (asm) zâtında hamde lâyık yüksek vasıflarla yaratılmış; “Muhammed” ismi de müsemmasının hakikatine uygun düşmüştür. Böylece önce hamde lâyık hakikat, sonra ona uygun isim ve nihayet tarih boyunca gerçekleşen hamd ve sena arasında latif bir münasebet ortaya çıkar.
Bu nokta, önceki derslerimizde üzerinde durduğumuz “hamd” bahsine de yeni bir pencere açar. Mukaddime Allah’a hamd ile başlamış, ardından iman ve İslâm nimeti zikredilmiş, sonra “gönderilmişlerin en hayırlısı”na geçilmiş ve şimdi o Zât’ın ismi “Muhammed” olarak gelmiştir. Hamd ile başlayan mukaddimenin, hamd kökünden gelen “Muhammed” isminde ayrı bir mâna derinliği kazanması dikkat çekicidir.
Beytin ikinci mühim ifadesi “سَيِّدُ كُلِّ مُقْتَفَى — seyyid-i külli muktefâ”dır. “Muktefâ”, izi takip edilen, kendisine uyulan ve arkasından gidilen mânasına gelir. Böylece yalnız “peygamberlerin efendisi” denilmekle kalınmıyor; kendisine uyulanların tamamını içine alan daha geniş bir ifade kullanılıyor.
Üstad bunun arkasında Kur’ân’ın câmiiyetine dikkat çeker. Kur’ân semavî kitapların sonuncusu olduğu için öncekilerdeki hakikatleri cem eder; fazilet ve şeref bakımından ise onlardan öndedir. Kızıl Îcâz’daki temsil son derece dikkat çekicidir: “Sultan askerlerin arkasından yürür.” Demek ki zamanca sonra gelmek, makamca sonra olmak değildir. Resûlullah (asm) tarih bakımından son peygamberdir; fakat risalet silsilesinin seyyididir. Kur’ân da semavî kitapların sonuncusudur; fakat onların hakikatlerini cem eden ve tasdik eden İlâhî kitaptır.
“Arabî” ve “Hâşimî” sıfatlarında da Üstad yalnız nesep bilgisini görmez. “Arabî” kaydının yanında sıdk ve zekâya; “Hâşimî” kaydının yanında ise şehâmet ve sehâvete işaret eder. Böylece bu iki sıfat, tarihî bir aidiyet bildirmekle kalmayıp ahlâkî vasıflara da pencere açar.
Beytin sonunda gelen “الْمُصْطَفَى — el-Mustafâ” ise “seçilmiş olan” demektir. Kızıl Îcâz burada ıstıfâ, yani seçilme silsilesine dikkat çeker. Mahlûkat içerisinden hayat sahipleri, onların içinden Benî Âdem, sonra İsmail evlâdı, Kureyş, Benî Hâşim ve nihayet Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm… Böyle bakıldığında “Mustafâ”, yalnız güzel bir sıfat değil; birbiri içinden gerçekleşen İlâhî ıstıfâların zirvesini ifade eder.
Beyti yeniden okuduğumuzda artık dört kısa sıfat değil, birbirini tamamlayan bir mâna örgüsü görürüz. “Muhammed”: ismi müsemmasına uygun, hamde lâyık hakikat. “Seyyid”: zamanca sonra geldiği hâlde makamca önde bulunan ve kitabı önceki vahiylerin hakikatlerini cem eden Resûl. “Arabî ve Hâşimî”: nesep içinde sıdk, zekâ, şehâmet ve sehâvet gibi vasıflara açılan pencereler. “Mustafâ”: İlâhî ıstıfâ silsilesinin zirvesindeki seçilmiş Zât.
Kızıl Îcâz’ın hususiyeti de burada kendisini gösteriyor: Bir beyitte birkaç kelimeyle ifade edilen hakikat, Üstad’ın dikkat-i mülâhazasıyla açıldığında isim, müsemmâ, hamd, risalet, Kur’ân’ın câmiiyeti, nesep ve ıstıfâ gibi birçok hakikati birbirine bağlıyor.
Bir sonraki adımda aynı bahsin devamındaki şu beyte geçeceğiz:
صَلَّى عَلَيْهِ اللّٰهُ مَا دَامَ الْحِجَا
يَخُوضُ فِي بَحْرِ الْمَعَانِي لُجَجَا
Burada Üstad, “صَلَّى” fiilinin geçmiş zaman sûretinde gelmesinden “mânalar denizine dalmak” tabirine kadar yeni belâgat incelikleri açmaktadır.
Bu ise 8. dersimizin ikinci kısmının mevzuu olacaktır.