HİDAYET EHLİ VE YILDIZ TEŞBİHİ
Bir insan bize doğru yolu gösterdiğinde ona teşekkür ederiz. Peki dinimizi, Peygamberimizin (asm) sözünü ve yaşayışını bize ulaştıran ilk nesli nasıl anarız? Abdurrahman el-Ahdarî’nin Süllem’deki bir salavat beyti, bu soruyu önümüze getiriyor. Bediüzzaman’ın Kızıl Îcâz haşiyeleri ise beyitteki birkaç kelimenin açtığı mânaları gösteriyor.
Önceki dersimiz, Resûl-i Ekrem’e (asm) getirilen salavatla bitmişti. Şimdi aynı duanın devamını okuyoruz:
وَآلِهِ وَصَحْبِهِ ذَوِي الْهُدَى
مَنْ شُبِّهُوا بِأَنْجُمٍ فِي الِاهْتِدَا
“Hidayet sahibi olan âline ve ashabına da [salât olsun]; onlar, yol bulmada yıldızlara benzetilmişlerdir.”
Beytin başındaki “ve” bağını unutmamak gerekir: Dua kesilmiyor, salavat Peygamberimizin (asm) âline ve ashabına uzanıyor. Böylece iki beyit bir arada okunduğunda cümlenin kuruluşu da maksadı da daha açık görülüyor.
ASHABI SALAVATLA ANMAK VE VEFA
Bediüzzaman “sahb” kelimesi üzerinde dururken ashabı salavatla anmanın üzerimizde bir hak olduğunu söyler. Çünkü onlar, bizimle Resûlullah (asm) arasında vasıtadır. Bu vasıta oluşu, vahyi ve sünneti sonraki nesillere ulaştırmalarındaki hizmetleri yönünden anlamalıyız. Üstad’ın açıklaması kelimenin sözlük mânasında kalmaz; o hizmet karşısındaki vefa borcumuzu da hatırlatır.
Beyitte âl ve ashap birlikte zikredilirken Üstad’ın bu haşiyesi özellikle “sahb” kelimesine ilişkindir. Metinde bulunmayan bir açıklamayı bütün beyte aitmiş gibi göstermemek, onun ince okuyuşuna uymanın ilk şartıdır.
HİDAYET ARAYIŞI VE HİDAYETE ERİŞMEK
“ذَوِي الْهُدَى — züvi’l-hüdâ”, hidayet sahibi kimseler demektir. Üstad’ın haşiyesi ve Molla Abdülmecid Nursî’nin izahı, burada fiilin kendisi ile fiilin neticesi arasındaki farka dikkat çeker: Bir yanda hidayeti arama ve elde etme faaliyeti, öte yanda erişilen hidayet vardır. Beyitte sahâbeye nispet edilen hüdâ, bu kazanılmış netice yönüyle okunur.
Bu ayrım önemlidir. Peygamberimizin (asm) terbiyesini alan sahâbenin “hidayet sahibi” diye anılması, yalnız bir arayışın anlatımı değildir. Hidayete yönelmiş ve onunla hayatını biçimlendirmiş bir nesil tasvir edilir. Buradan kendi hayatımıza bakan sual de doğar: Doğruyu bilmek için gayret ederken, öğrendiğimizi yaşayışımıza ne kadar geçiriyoruz?
YILDIZ BENZETMESİNDE IŞIK VE YOL BULMA
İkinci mısrada âl ve ashap yıldızlara benzetilir. Üstad “enzüm” kelimesini açıklarken yıldızların ışığını güneşle ilişkilendirir. Teşbihin işaret ettiği merkez bellidir: Peygamberimiz (asm). Onun hidayet nurundan nasip alanların başkalarına yol göstermesi böyle tasvir edilir.
“فِي الِاهْتِدَا — yol bulmada” kaydı da dikkat çekicidir. Üstad bunu teşbihin doğrudan benzerlik yönünden ziyade teşbihten çıkan neticeyle ilişkilendirir: Işık tasviri bir tarafta, onunla yol bulma neticesi diğer taraftadır. Böylece beyitteki son kelime, güzel bir benzetmeyi okuyucunun istifadesine bağlar.
RİSALE-İ NUR İÇİNDE AYNI İFADE
Bu bahis Külliyat içinde de doğrudan bir karşılık bulur. Bediüzzaman, sahâbenin mertebesini anlattığı Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli’nde, onların İslâmiyet’in kuruluşunda ve Kur’ân nurlarının yayılmasındaki hizmetlerini açıklayıp bir salavat duası kaydeder. Duanın içinde şu söz aynen yer alır: «اَصْحَابٖى كَالنُّجُومِ بِاَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ» — “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” Böylece Kızıl Îcâz’daki teşbih ile Sözler’deki dua arasında lafız ve mevzu bakımından açık bir irtibat vardır.
YILDIZ TEŞBİHİNİN MÂNASI
Üstad aynı Zeyl’de sahâbenin neden ümmet içinde seçkin bir makamda bulunduğunu da açıklar: Sohbet-i Nebeviye ile yetişmeleri, İslâmiyet’in kuruluşunda hizmet etmeleri ve Kur’ân nurlarını sonraki nesillere taşımaları. Onları yol gösterici yıldızlara benzetmenin mânası bu izahlarla birlikte okununca berraklaşır. Hidayetin kaynağı Resûl-i Ekrem’in (asm) getirdiği vahiydir; sahâbe ise bu hidayeti yaşayarak ve naklederek ümmete rehberlik etmiştir.
Bu bakımdan “Ashabım yıldızlar gibidir” sözünün mânası doğrudur: Sahâbe, imanları, sadakatleri ve neşr-i Kur’ân’daki hizmetleriyle ümmete yol göstermiştir. Teşbihi, sahâbenin her ferdinin her sözünü hatasız saymak şeklinde genişletmeyiz; Üstad’ın anlattığı bu rehberlik içinde okuruz.
BUGÜNKÜ HAYATIMIZA BAKAN YÖNÜ
Salavat getirirken Peygamberimizi (asm), âlini ve ashabını şuurlu biçimde anmak; bize ulaşan iman ve ilim mirasının hangi fedakârlıklarla taşındığını hatırlatır. Bu hatırlama, bir vefa hissiyle başlayıp öğrenme ve yaşama gayretine dönüşmelidir.
Kızıl Îcâz’ın bu kısa bahsinde bir bağlaç, bir sıfat ve bir teşbih yan yana gelir. Bağlaç duanın devamını; “hüdâ” hidayete erişmeyi; yıldız benzetmesi ise erişilen hidayetin yol göstermesini açar. Beyti hakkıyla okumak, hem kelimeler arasındaki bu bağı görmek hem de her açıklamayı ait olduğu kaynağa yerleştirmektir.
Kaynak notu: Abdurrahman el-Ahdarî, es-Süllemü’l-Münevrak, “وَآلِهِ وَصَحْبِهِ” beyti; Bediüzzaman Said Nursî, Kızıl Îcâz, aynı beyte ilişkin [1]–[5] numaralı haşiyeler; Molla Abdülmecid Nursî, ilgili izahlar. Esas alınan Arapça nüsha: Saykalü’l-İslâm içinde, basılı s. 160–161. Külliyat içi karşılık: Sözler, Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli, sahâbenin mertebesi bahsi ve salavat duası. Beytin Türkçe karşılığı ve günümüze dönük tatbiki tarafımızdan verilmiştir.