İktisat ile Hısset Arasındaki İnce Çizgi

Said ÖZADALI

İnsan hayatında birbirine çok benzeyen, fakat mahiyetleri itibarıyla birbirinden tamamen farklı bazı ahlâkî tavırlar vardır. Dışarıdan bakan iki insanın aynı davranışı sergilediğini zannedebilir; hâlbuki o davranışların beslendiği niyet ve mana dünyası birbirinin tam zıddı olabilir.

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İktisat Risalesi'nin Altıncı Nüktesi'nde bu hakikati tevazu ile tezellül, vakar ile tekebbür ve nihayet iktisat ile hısset arasındaki fark üzerinden ortaya koyar:

“Tevazu, nasılki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasılki kötü hasletlerden olan tekebbürden manen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır.”

Buradaki anahtar ifade, “manen ayrı ve sureten benzer” sözüdür.

SURET AYNI OLABİLİR, MANA DEĞİŞİR

Tevazu sahibi insan kendisini başkalarından üstün görmez. Fakat bu, şahsiyetini ayaklar altına aldırması demek değildir. Tezellül ise insanın kendisini zillete düşürmesidir.

Vakar sahibi insan ağırbaşlıdır, izzetini muhafaza eder; fakat başkalarını küçük görmez. Tekebbür sahibi de dışarıdan ağırbaşlı görünebilir. Fakat onun tavrının altında kendisini üstün görme hissi vardır.

Üstadımız aynı ölçüyü iktisat ile hısset arasına da koyar:

“Ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlahiyenin medarlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var.”

Demek ki iktisat ile hısset, dışarıdan birbirine benzeyebilir. Her ikisinde de insan parasını gelişi güzel harcamaz. Fakat hareket noktaları tamamen farklıdır.

İktisat, nimetin kıymetini bilmektir.

Hısset ise malın elden çıkmasına tahammül edememektir.

İktisat şükürden, hikmetten ve nimete hürmetten beslenirken; hıssetin arkasında cimrilik, tama', hırs ve mala aşırı bağlanma bulunabilir.

KIRK PARANIN HESABINI YAPAN, İKİ ALTINI VEREN SAHABÎ

Üstadımız bu ince farkı, Abdullah İbn Ömer'in (r.a.) hayatından son derece çarpıcı bir hâdise ile izah eder.

Hazret-i Ömer'in (r.a.) oğlu Abdullah İbn Ömer (r.a.), bir gün çarşıda alışveriş yaparken kırk paralık bir mesele için satıcıyla şiddetli bir münakaşa ve pazarlık eder.

Onun bu hâlini gören bir sahabî hayret eder.

Çünkü karşısındaki insan sıradan biri değildir. Abdullah İbn Ömer, Resûlullah'ın (asm) terbiyesinde yetişmiş, sahabenin meşhur âlim ve âbidlerinden biridir. Böyle bir insanın kırk para için bu kadar hassas davranması ilk bakışta anlaşılmaz görünmektedir.

Fakat biraz sonra çok farklı bir manzara ortaya çıkar.

Abdullah İbn Ömer (r.a.) evine geldiğinde kapıda bekleyen iki fakirle karşılaşır. Onlarla bir müddet meşgul olduktan sonra fakirler ayrılırlar.

Onun çarşıdaki hâlini gören sahabî merak eder ve fakirlere:

“İbn-i Ömer sizinle ne yaptı?” diye sorar.

Her biri: “Bana bir altın verdi.” der.

İşte mesele burada daha da dikkat çekici hâle gelir:

Çarşıda kırk paranın hesabını yapan insan, kapısındaki iki fakire birer altın vermektedir.

Bu nasıl anlaşılmalıdır?

ÇARŞIDA İKTİSAT, HANEDE ŞEFKAT

Abdullah İbn Ömer Hazretleri bunun sebebini şöyle açıklar:

“Çarşıdaki vaziyet iktisaddan ve kemal-i akıldan ve alış-verişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir halettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.”

Kanaatimizce Altıncı Nükte'nin günlük hayatımıza bakan en kuvvetli ölçülerinden biri tam burada ortaya çıkmaktadır:

Çarşıda hak ve istikamet, muhtaç karşısında şefkat ve ihsan.

Bir insan alışveriş yaparken hesabını dikkatle kontrol edebilir, gereksiz harcamadan kaçınabilir, malının kıymetini bilebilir. Bu hâl onu cimri yapmaz.

Aynı insan ihtiyaç sahibi karşısında elini açabiliyorsa, gerektiğinde malından Allah rızası için verebiliyorsa, onun alışverişteki titizliğinin hısset olmadığı daha iyi anlaşılır.

GÜNÜMÜZ İNSANINA BAKAN TARAFI

Bugün tüketim kültürü bize çoğu zaman farklı bir anlayış telkin ediyor.

“Paran varsa harca.”

“Üç-beş kuruşun hesabını yapma.”

“Ucuzunu aramak ayıptır.”

“Pazarlık yapmak küçüklüktür.”

gibi düşünceler zaman zaman cömertlikle karıştırılabiliyor.

Hâlbuki İktisat Risalesi bize başka bir ölçü öğretiyor:

Hesapsız harcamak cömertlik değildir; gerektiği yerde vermemek de iktisat değildir.

Meselâ bir alışverişte bize yanlışlıkla fazla hesap çıkarılmışsa, “Ne olacak, biraz fazla ödeyelim.” diyerek geçmek her zaman sehavet sayılmaz. Çünkü ticaretin kendine ait bir hukuk ve doğruluk ölçüsü vardır.

Fakat aynı insan dışarı çıktığında gerçek bir ihtiyaç sahibiyle karşılaşır ve imkânı olduğu hâlde “Ben iktisatlı olmalıyım.” diyerek elini cebine götürmezse, burada iktisat perdesi altında hısset tehlikesi başlayabilir.

Bu sebeple kendimize şu soruyu sorabiliriz:

Ben nimeti israf etmemek için mi tutuyorum, yoksa malım eksilmesin diye mi?

İktisat ile hısset arasındaki farkı anlamada bu soru önemli bir vicdan ölçüsü olabilir.

İKTİSAT ELİ TUTAR, KALBİ DEĞİL

İktisadın kaynağında nimete hürmet vardır.

İnsan, “Bu nimet bana Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır; onu israf etmeye hakkım yok.” diye düşünür.

Hıssette ise malın kendisine karşı aşırı bir bağlılık ortaya çıkabilir. İnsan harcamaktan değil, malının azalmasından korkmaya başlar.

Bu bakımdan şöyle bir ölçü söylemek mümkündür:

İktisat eli tutar fakat kalbi açar; hısset ise hem eli hem kalbi kapatır.

Abdullah İbn Ömer'in (r.a.) davranışı bunun güzel bir misalidir. Kırk paranın hesabını yapıyor; fakat muhtaca geldiğinde altının hesabını yapmıyor.

Çünkü birincisinde mesele ticaretin hakkı, ikincisinde ise şefkatin hakkıdır.

HAYIRDA İSRAF OLMAZ MI?

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Altıncı Nükte'nin sonunda İmam-ı Âzam Hazretlerinin şu düsturunu nakleder:

لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ

Yani:

“Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.”

Burada özellikle “fakat müstehak olanlara” kaydı üzerinde durmak gerekir.

Demek ki İslâm'ın öğrettiği sehavet, düşünmeden para saçmak değildir. Hayır da hikmetle yapılmalıdır. Gerçek ihtiyaç sahibini gözetmek, nimeti yerinde kullanmak ve verirken Allah'ın rızasını esas almak gerekir.

Böylece iki uçtan da kurtulmuş oluruz:

Ne israf…

Ne hısset…

Belki ikisinin ortasında iktisat ve sehavet.

NETİCE: NEFSİMİZE İKTİSAT, MUHTACA SEHAVET

Altıncı Nükte yalnızca nasıl para harcayacağımızı anlatan bir ders değildir. Bize nimete nasıl bakacağımızı öğreten bir ahlâk dersidir.

İktisat, “Malımı nasıl çoğaltırım?” düşüncesinden önce, “Allah'ın verdiği nimeti nasıl yerinde kullanırım?” şuurudur.

Bu sebeple günlük hayatımızda bir şey satın alırken “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?”, bir nimeti kullanırken “İsraf ediyor muyum?”, bir muhtaçla karşılaştığımızda ise “İktisat bahanesiyle cimrilik mi yapıyorum?” diye kendimize sormamız gerekir.

Belki Altıncı Nükte'nin hayatımıza bakan dersini şu kısa ölçüde toplayabiliriz:

Nefsimize iktisat, nimete hürmet, alışverişte istikamet, muhtaca şefkat ve sehavet.

Çünkü hakikî iktisat insanı cimrileştirmez; aksine nimetin sahibini tanıttığı ölçüde şükre, kanaate ve cömertliğe götürür.

İktisat ile hısset dışarıdan birbirine benzese de onları birbirinden ayıran asıl ölçü insanın cebinde değil, kalbindedir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.