Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Lem’alar’daki dikkat çekici Hâtime’de, insanın en zor fark ettiği hastalıklardan birine, enaniyetin gizli ve ince damarlarına dikkat çeker. Burada mesele, insanın kendisini devamlı suçlaması veya “Ben enaniyetliyim” diyerek ümitsizliğe düşmesi değildir. Asıl mesele, nefsin fark edilmeyen hareketlerini tanımak ve onları ihlâsa çevirebilmektir.
Hâtime’nin verdiği ölçüyü günlük hayatımıza taşırken bir hadiseye üç ayrı pencereden bakabiliriz:
Hadiseye dışarıdan bakınca: Kim haklı, kim haksız?
Kader cihetinden bakınca: Cenab-ı Hak bu hadiseyle bana ne öğretiyor?
Nefis cihetinden bakınca: Benim bu hadisede görmediğim bir hissem var mı?
İşte Hâtime’nin günlük hayatımıza bakan en önemli terbiyesi bu üç bakışı birbirine karıştırmadan birlikte kullanabilmektir.
TENKİT EDİLDİĞİMİZDE: SÖYLEYENE DEĞİL, SÖYLENENE BAKMAK
Birisi bize, “Bu işi yanlış yaptınız” dediğinde nefis hemen müdafaaya geçebilir: “Sen benim ne kadar emek verdiğimi biliyor musun?” “Önce kendi kusurlarına bak!” “Bunu bana söyleyecek en son kişi sensin!”
Fakat Hâtime’nin terbiyesi bize başka bir kapı açıyor: “Bu kişinin söylediklerinin içinde doğru olan bir şey var mı?”
Karşımızdaki insan yüzde doksan haksız, yüzde on haklı olabilir. İhlâs, o yüzde onu alabilme cesaretidir.
Elbette bu, her ithamı kabul etmek değildir. Haksızlığa haksızlık denilebilir. Fakat haksız bir insanın diliyle bize gösterilen gerçek bir kusur varsa, onu sırf söyleyen kişiye kızdığımız için reddetmemek gerekir.
Çünkü bazen insanın dostlarının söyleyemediği bir kusurunu, muhalifi söyleyebilir.
“DOĞRU KABUL EDİLMEDİ” Mİ, “BENİM DOĞRUM KABUL EDİLMEDİ” Mİ?
Hâtime’nin günlük hayattaki en kuvvetli ölçülerinden biri burada karşımıza çıkar.
Bir toplantıda veya aile içinde bir fikir söyledik. Kabul edilmedi. Bir müddet sonra aynı fikri başka birisi söyledi ve herkes kabul etti.
İçimiz burkuldu: “Ben bunu daha önce söylemiştim!”
İşte tam burada kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben doğrunun kabul edilmesine mi sevindim, yoksa benim söylediğimin kabul edilmemesine mi üzüldüm?”
Aradaki fark küçücük bir kelimede saklıdır: “Benim.”
Hakikat merkezli insan, “Elhamdülillah, doğru neticede kabul edildi” diyebilir.
Enaniyet ise, “Doğru kabul edildi ama benim söylediğim bilinmedi” diye rahatsız olabilir.
İşte nefis ile ihlâs arasındaki mücadele bazen bu kadar ince bir yerde cereyan eder.
ÖVÜLDÜĞÜMÜZDE: MUVAFFAKİYETİ SAHİBİNE VERMEK
İnsan yalnız tenkit edildiğinde değil, övüldüğünde de imtihan edilir.
Birisi: “Maşallah, sizin sayenizde bu işler oluyor.” dediğinde nefis bundan hoşlanabilir.
Burada yapılacak şey övgüyü kaba bir şekilde reddetmek değil, nimeti gerçek sahibine vermektir: “Elhamdülillah. Cenab-ı Hak nasip etti. Muvaffakiyet O’nun ihsanıdır.”
Fakat bunun da daha ince bir imtihanı vardır. İnsan dışarıdan mütevazı görünürken içeriden övgünün lezzetini yaşayabilir.
Bunun için kendimize şu soruyu sorabiliriz: “Bu güzel iş benim ismim hiç anılmadan yapılsaydı, yine aynı derecede sevinir miydim?”
Bu soru, ihlâs için çok hassas bir terazidir.
BAŞKASI ÖNE GEÇTİĞİNDE
Yıllarca emek verdiğimiz bir hizmette başka birisi öne çıkabilir. İnsanlar onu takdir etmeye başlayabilir.
Nefis hemen konuşabilir: “Bunun temelini atan bendim.” “Ben olmasaydım bunlar olmazdı.” “Benim emeğimi kimse hatırlamıyor.”
İhlâs Risalesi’nin terbiyesi ise bize şunu öğretir: “Maksat hizmet ise, hizmet kimin eliyle güzel yürürse yürüsün, ben bundan memnun olmalıyım.”
Bunu söylemek kolay, yaşamak zordur. İnsan diliyle “Maşallah” derken kalbi rahatsız olabilir. İşte nefsin terbiyesi tam orada başlar.
Kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben Allah’ın rızasını mı istiyorum; yoksa Allah’ın rızasına hizmet ederken insanların takdirini de mi istiyorum?”
HAKSIZLIĞA UĞRADIĞIMIZDA: ZULÜM AYRI, KADERİN DERSİ AYRI
Hâtime’nin belki de en fazla dikkat gerektiren tarafı budur.
Bediüzzaman Hazretleri kendisine yapılan zulümlere kader cihetinden bakarken, zulmü meşru görmez. Zalimin zulmü yine zulümdür.
Dolayısıyla birisi hakkımıza, malımıza veya haysiyetimize saldırdığında: “Demek kader böyleymiş, susmalıyım.” demek Hâtime’den çıkarılacak doğru netice değildir.
İnsan hakkını arayabilir, haksızlığa karşı mücadele edebilir. Fakat aynı zamanda kendi kalbine dönüp: “Ya Rabbi, ben bu haksızlığın giderilmesi için mücadele edeceğim; fakat bu hadisenin benim terbiyeme bakan dersini de bana göster.” diyebilir.
Böylece çok ince bir denge kurulmuş olur: Zulme rıza göstermiyoruz; kaderin terbiyesine de gözümüzü kapatmıyoruz.
AİLE HAYATINDA ENANİYETİN İNCE HÂLİ
İnsan bazen dışarıda son derece mütevazı olduğu hâlde evinde: “Benim dediğim olsun.” duygusuna kapılabilir.
Eşimiz, çocuğumuz veya yakınımız fikrimizi kabul etmediğinde neden kızdığımızı kendimize sormalıyız: “Gerçekten yanlış yaptığı için mi kızıyorum, yoksa benim sözüm dinlenmediği için mi?”
Bu iki durum birbirinden çok farklıdır.
İnsan gerçekten doğruyu müdafaa ediyor olabilir. Fakat o doğrunun içine nefsin “Benim dediğim olsun” arzusu karışabilir.
Hâtime bize, doğrudan vazgeçmeyi değil; doğrunun içinden enaniyetimizi çıkarmayı öğretiyor.
HİZMETTE ENANİYET DAHA İNCE GİZLENEBİLİR
Dünya işlerinde enaniyeti fark etmek nispeten kolaydır. Fakat dinî ve hayırlı hizmetlerde nefis bazen hizmet elbisesini giyerek karşımıza çıkar: “Bu hizmeti ben başlattım.”, “Beni niçin çağırmadılar?”, “Benim fikrimi neden sormadılar?”, “Bunca emek verdim, bir teşekkür bile etmediler.”
İşte burada insanın kendisine soracağı çok ciddi bir soru vardır: “Ben bunu Allah için yaptıysam, ücretimi neden insanlardan bekliyorum?”
Elbette insanların birbirine teşekkür etmesi güzel bir ahlâktır. Fakat teşekkür edilmemesi hizmet şevkimizi tamamen kırıyorsa, nefsimizin de o hizmetten bir pay bekleyip beklemediğini kontrol etmek gerekir.
DÖRT SORULUK GÜNLÜK İHLÂS MUHASEBESİ
Hâtime’nin dersini günlük hayatımıza taşımak için, nefsimize dokunan bir hadisenin ardından şu dört soruyu sorabiliriz:
1. Bu meselede hakikat nedir?
2. Benim şahsım hiç söz konusu olmasaydı yine böyle tepki verir miydim?
3. Başka biri aynı güzel neticeyi elde etse gönülden sevinebilir miydim?
4. İnsanlar hiç bilmeyecek olsa yine bu işi yapar mıydım?
Özellikle son soru çok kuvvetli bir ihlâs terazisidir. Çünkü ihlâsın en sade ölçülerinden biri şudur: “İnsanlar görmese de Allah görüyor.”
NEFSİMİZİN HOŞLANMASI BİZİ ÜMİTSİZLİĞE DÜŞÜRMESİN
Burada başka bir tehlikeye de dikkat etmek gerekir. İnsan nefsinin ince hareketlerini fark ettikçe: “Demek bende ihlâs yok.”, “Her yaptığımda riya var.” diye ümitsizliğe düşmemelidir.
Birisinin bizi övmesi karşısında nefsimizin hoşlanmasıyla, o hoşlanmayı bilerek beslememiz aynı şey değildir.
Asıl ihlâs terbiyesi, hiçbir hissin gelmemesi değil; gelen hissin yönünü değiştirebilmektir.
İçimizden şöyle diyebiliriz: “Ya Rabbi, nefsim bundan hoşlandı. Fakat nimet Sendendir, muvaffakiyet Sendendir. Beni nefsimin hissesinden muhafaza eyle.”
HÂTİME’NİN HAYATIMIZA BIRAKTIĞI BÜYÜK ÖLÇÜ
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, yaşadığı ağır hadiselerin ardından kaderin hikmetine bakarak, kendisine yapılan zulümlerin dahi ihlâsına vesile olabildiğini ifade eder:
“Ben Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum ki, bunların zulmü bana bir vasıta-i ihlas oldu.”
Bu, zulmü tasvip etmek değildir. Bilakis insanın başına gelen en ağır hadiseyi dahi manevî terbiyesinin malzemesine dönüştürebilmesidir.
Böylece bizi inciten insan bile farkında olmadan bize bir ayna tutabilir.
Belki Hâtime’nin günlük hayatımıza bakan dersini iki cümlede toplayabiliriz:
“Ya Rabbi, bana başkalarının kusurundan önce, bu hadisede benim nefsime düşen dersi göster.”
Ve ardından:
“Burada hakikati mi müdafaa ediyorum, kendimi mi?”
İnsan bu iki soruyu hayatının içine yerleştirebilirse Hâtime artık yalnızca okuduğumuz bir metin olmaktan çıkar; hadiseleri, nefsimizi ve hayatımızı okumamızı sağlayan bir ölçü hâline gelir.