Said Nursi’nin siyasi ölçüsü tereddüte düşürmez

“Risale-i Nur ve siyaset” ilişkisini uzmanlara sorduk. 15. konuğumuz yazar Safa Mürsel...

Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber

“Risale-i Nur ve siyaset” ilişkisini uzmanlara sorduk. 15. konuğumuz yazar Safa Mürsel...

RİSALELERİN SİYASİ ÖNGÖRÜSÜ KİMSEYİ TEREDDÜTTE BIRAKMAZ

Risale-i Nura göre demokratlık, ahrarlık, siyaset nedir, cemaat-siyaset ilişkisi gibi konularda bazı sorular soruyorsunuz. Bir genel seçim arifesinde olmasak, bu dönemde bu soruları sormak ihtiyacını herhalde duymayacaktınız. Sorularınızın hepsini hak ettiği etraflı analizlerle cevaplamak gerekiyor. Bu sorulara bir çok himmet ve hizmet erbabı tarafından geçmişten bugüne çok etraflı ve tekrarlı cevaplar verildi. Hatta müteaddit kitaplar yazıldı. Bunlarda yeterli cevaplar var.
Aşağıdaki ifadelerim bu sorularınıza cevap niteliğinde olacaktır.

Risale-i Nurun engin tefekküründen kaynaklanan hem İslami ve hem de o nisbette evrensel bazı kavramları şemsiye yaparak kişi odaklı ve tabela particiliği yapacak değiliz. Bu kavramlar ve onların risalelerdeki analiz mantığı, hiç birimize dün olduğu  gibi bugün de kişisel sempati ve antipatilere göre tercih imkanı vermiyor. Risalelerin yüz yıl öncesine dayalı, ilke merkezli öngörüleri, sosyal ve siyasi hayat ile ilgili tercihlerde kimseyi tereddütte bırakmaz. Zira öngörülen  bir fikir,  demokrasi veya meşrutiyet veya hakimet-i İslamiye olarak, nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, ifade edilmek istenen anlam değişmez. Bu kavramlarla ifade edilen,  genel oyu, hür seçimi, insan iradesine saygıyı, parlamento merkezli,  çoğulcu ortamı öngören, şeffaf, adaletli ve hukuka bağlı bir yönetim modelidir. Onun içindir ki, risalelerde konunun işlendiği yerlerde geçen meşrutiyet, demokratlık, hakimiyet-i millet vb. kavramlar konjonktürel olmayıp, her zaman geçerli kavramlardır.

BEDİÜZZAMAN “EHVEN-İ ŞER” NİTELEMESİ YAPMAKTAN KAÇINMADI

Bediüzzaman, iman ve Kur’an hizmetleri sebebiyle karşısında daima “ifsat komitesi” dediği müstebit ve vesayetçi zihniyeti bulmuştur. Bu zihniyet, dünden bugüne hem halka hem demokrasiye sıkıntılar yaşattı. Bediüzzaman, bu zihniyetin zararlarından hizmetini ve milleti korumak için  hep makro hedefler belirledi. Özgürlük temelinde, insan odaklı hedeflerin takipçisi oldu.  Oy verdiği partiyi, kurumsal kimliği ve benimsediği  politikalar açısından muhatap aldı.  Mensuplarının  kişisel “yanlış”larını dikkate bile almadı. Siyasi iktidarın müstebit ve vesayetçi ellere geçmemesi için tercihini, her zaman demokratlıktan yana kullandı. Milleti vesayete muhtaç görenlerin daima karşısında oldu. Seçtiğinin niteliği hakkında “Ehven-i şer” nitelemesi yapmaktan da kaçınmadı.

Kimi seçtiğini biliyordu ve onun reyini alan muhatapları da hangi mülahaza ile tercih edildiklerini biliyorlardı. Bugün ağır aksak, hatalarından arınmaya çalışan ve geçmişe göre nisbeten anlamına yakın bir demokrasi tecrübesi yaşıyorsak, bunu, büyük ölçüde ve meşruiyet içinde mücadeleyi elden bırakmayan Bediüzzaman’ın geliştirdiği hizmetin basiret ve dirayetine borçluyuz. Bu mücadelenin bundan sonraki kısmında da aynı basireti gösterme  görevi, başta Türkiye’yi ve başarısız bir sürü deneme yanılma yaşayan sancılı İslam dünyasını bekliyor.

Çok partili hayata geçtiğimiz tarihten itibaren maddi ve manevi hayatta yapılan hizmetler, özellikle insana yapılan yatırımlar, nesil değişimlerinin de katkısıyla hissedilir olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır. Bu değişimin  son sekiz - on yılın eseri olduğu söylenemez. Toplumun, ahlakta, sosyal ve siyasi alanda tahrip edilen maddi ve manevi dokusu, özellikle son yetmiş-seksen seneden bu yana sancılı da olsa, kararlı bir şekilde köklerine dönüş süreci yaşıyor. Ekonomik yapı ve sermaye, küçük bir azınlığın imtiyazı olmaktan çıkıyor. Anadolu insanı, maddi dinamiklerini ve teşebbüs gücünü harekete geçirerek, milli gelirden, servet ve sermaye dağılımından hak ettiği payı almaya çalışıyor.

İMAN VE İRFAN FİDESİ, ARTIK HAYATA GEÇMEK İSTİYOR

“İslam’ın terakkisinin maddeten terakkiye” bağlı olduğu gerçeğinin fark edildiği ve gereğinin yapıldığı bir süreci yaşıyoruz. Daha önemlisi toplumun kültürel dokusu değişiyor. Fransa’dan ithal, ittihatçı–militer yönetim fidesi, Anadolu toprağında tutmadı. “Anadolunun sinesinde  kök salan” ve  tarihin derinliklerinden beslenen iman ve irfan fidesi, artık  hayata geçmek istiyor. İki ayağı mezara müteharrikler gidiyor, çağını okumasını bilen nesiller geliyor.  Bu, uzun soluklu bir yürüyüştür. Bir milletin kendi geleceğine  yürüyüşüdür. Bu değişimde en büyük pay sivil topluma aittir. Siyasetin payı ondan sonra gelir. “Mütehavvil siyaset dairesi”nin, açılıp kapanmaya, yıpranmaya maruz partilerin amblemine ve söylemine sığınan sığ bir politik bakış, bu yürüyüşü kavrayamaz.

Yeni bir kimlik ve medeniyet inşa etmek mefkuresi, “menfaat üzerine dönen siyaset” kapısının menteşesine bağlanacak kadar basite indirgenemez. Partiler araçlardır. Korunması gereken ise, amaçtır. Türkiye, insan odaklı, hukuka bağlı bir toplum inşa etmeye yönelik bir “inkılâp” süreci yaşıyor. Toplum olarak, bu uğurda ağır bedeller ödedik. Vesayetçi güçler, halen yeni bedeller ödetmekten vazgeçmiş değil. On yılda otomatiğe bağlanmış darbeler, hep bu yönelişi sabote etmek için kurgulandı. Bu teşebbüslere siyaset kurumu çoğu defa direnmedi, direnemedi. Çünkü, toplumun siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal dokusu meşruiyet içinde direnme iradesi ortaya koymaya hazır ve yeterli değildi. Ordu, yargı, medya ve sermaye ayaklarında dizginleri elde tutan vesayetçi güç, hep denetim dışı kaldı. Fakat toplum yeniden ayağa kalkma ümidini hiç kaybetmedi. Milletin hakta sebatı, fiili duası, geçmişin, “beli kırılmış” çarpık yapısındaki ezberleri bozdu ve bozmaya devam ediyor.

Değişim sadece siyasette yaşanmıyor. Kaldı ki, siyasetle sınırlı bir değişim sağlıklı ve kalıcı olamaz. Yaşamaya namzet olduğumuz değişim, siyaseti aşan yatay ve dikey toplumsal boyutlara sahip olmalıdır. Bu ise, bir medeniyet projesiyle mümkündür. Bu yönde değişime imkan vermek istemeyen “muzır maniler”imiz hiç eksik olmadı. Şartlar ne olursa olsun, yanlış konuşlandığımız medeniyet kulvarında rota değişikliği yaparak kendimize dönüş süreci yaşıyoruz.

İttihatçı siyasetin dans zaafına ve tesettür düşmanlığına odaklanmış uygarlaşma projesi,  yerini Anadolu insanının kendi değerleri üstünde, çağını da okuyarak yeni bir toplum tasavvuruna bırakıyor. Esas görülmesi gereken budur. Türkiye’nin yaşadığı bu değişimi, dönüşümü partizan bir adeseyle bakmak çok yüzeysel ve ilkel bir indirgeme olur. Bu değişimi zaafa uğratanların veya ayak sürüyenlerin geleceği yoktur. Dünün siyaset aktörlerinin değişimin yolu kesme tavrı onları vesayetçilerle aynı kulvara sokmuş ve bu yöndeki tercihleri sebebiyle siyaseten hiçbir iddiaları ve gelecekleri kalmamıştır.

Bugünün iktidar çevreleri, milletin açtığı ve devam ettiği gözlenen yüzde ellilere varan siyasi destek kredisini kullanmayı bilmez, demokratikleşmede eğer ayak sürürlerse, onları da aynı akıbet bekleyecektir. Millet yolunu açmasını bilir. Bugüne kadar hep bildi. Kendisini muktedir, yıkılmaz zannedenlerin hesaplarını, seçim sandığında alt-üst etti. Tecrübe ile sabittir ki, halkın reyiyle belirlenecek iktidar, kimse için çantada keklik olmadığı gibi, kimsenin tapulu malı da değildir. Demokratikleşme çabalarında tavsama yaşandığı iddialarını, bunun homurtuya dönüşme istidadı taşıyan memnuniyetsizliğini birilerinin vakit geç olmadan duyması, görmesi ve gereğini yapması beklenmelidir. Kimse vazgeçilmez değildir.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP’İN SİYASİ ÖLÇÜSÜ

Bediüzzaman’ın en yakın talebelerinden merhum Zübeyir Gündüzalp’in aşağıya alacağım şu ifadeleri, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte demokrat çizgide siyaset yapmaya talip politikacılar için olduğu kadar, onları seçecek seçmenler bakımından da ölçü vericidir:

“Biz ahrar yani hürriyetçiyiz. Hürriyetçi olan partiden başa kim geçerse geçsin, o hürriyetçi partiyi destekleriz. İsim ve şahıslar değişebilir, ama ölçüler değişmez. Biz ölçülerimize uyanları destekleriz. Kişileri ve isimleri değil. Ölçülerimize uyan, bu ölçülerle millet ekseriyetinin desteğini kazanan kim olursa olsun, biz onu reylerimizle destekleriz. Mesleğimizde milletin ekseriyetinin hüsnü teveccühünü kaybetmiş, mazi olanlarla istikbale yürünmez. Onlarla kaybedecek zamanımız yoktur. Bizim dışımızda gelişen ve değişen şartlarla meydana gelen durumda ileriye bakarız. Dava ve dairemizi kullandırmayız. Ahde vefamızı, hayırlı hizmetlerini yâd ederek gösteririz. Bu bir hakperestliktir. Düşene vurmayız, şak şakçısı da olmayız. Havanda su dövmeyiz.”

Siyaset kurumu,  dünden bugüne hep vesayetin belirlediği bir işleyişe sahip oldu. Milletin sandıkta tecelli eden iradesi, her zaman zinde güçlerin hakareti ve tehdidi altında kaldı.  Bu tehlike halen geçmiş değil. Bütün darbe planları açığa çıkıp yargıya taşındığı halde, vesayetçi güç, her fırsatta kendisini göstermeye, hatta inisyatif almaya çalışıyor. “Halkçılar ırkçılığı elde edip, sizi (demokratları) tam mağlup etmeğe bir ihtimal-i kavi ile hissettim. Ve İslamiyet namına telaş ediyorum” ifadeleri elli yıl evvel yazılmıştı. Bugün aynı ortam aynıyla geçerli değil midir? Bütün hesaplar, halkçıların ırkçılığı elde edip, halkın yüzde ellisinin toplandığı dindar-demokrat potansiyeli siyaseten tasfiye etmek veya  etkisiz kılmak üzerine kurulmuyor mu? Şartlar ne olursa olsun, sudan gerekçelerle vesayetin değirmenine su taşır duruma düşemeyiz.

Siyaset, artık gücünü toplumdan almalıdır. Beklentisi bu olan “millet ekseriyeti”nin yanında olmak herkes için bir görevdir. Çünkü, bugünkü merhaleye buralardan geçerek geldik. Gerçek demokrasiye yine buradan giderek varacağız. Dünün siyaset aktörleri bu değişime katılmayı göze alamadıkları için ve vesayetle iş tutmaktan yakalarını kurtaramadıkları için tasfiye oldular ve oluyorlar. Bugünkü siyasi tablo karşısında, demokrasiyi güçlendirip halkın önünü açma imkanı, mevcut siyasi ortamın devamıyla yakından ilgilidir. Gerisi, merhum Zübeyir Gündüzalp’in ifadesiyle  “havanda su dövmek”tir.

www.RisaleHaber.com 

Röportaj Haberleri