Said Nursi'nin Nefsiyle Düellosu!

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Bu türden, şeytanla düello ve meydan okumaları gerçekleştirip yazan, doğu ve batıda pek çok, müteffekkir mücahid, hikmet sahibi, akıllı insan çoktur.

Üstadın şeytanla münazara ve çarpışmaları; müstakil şekilde ele alınıp, şerh ve vuzuha kavuşturulmayı hala bekliyor.

-Bu anlamda karşılaştırıp kıyaslama manasında Alman düşünür ve şairi, Goethe'nin ünlü Faust eserini de okumak meselemize açıklık kazandırabilecektir.

149. Mektup, Emirdağ Lahikası 174.sayfa:

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelen: Garip bir münazara-i nefsiyemi, bana mahsus iken, berâ-yı malûmat size yazmak hatırıma geldi.

Şöyle ki: Başım üstündeki sizce malûm levha nefsimi tam susturduğu halde, bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu şükrettirdi.

Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra başımın yanında asılı duruyor.

(İşte bu levhada yazılanlar):

1. Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyâde zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

2. Sen, ânî ve fânî zevklerin bekasını arıyorsun; onun için, onun zevâliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyâtınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.

3. Senin başına gelen zulümler ve musîbetlerin altında kaderin adâleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar.

Fakat, kader senin gizli hatâlarına binâen, o musîbet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna keffâret ediyor.

4. Hem, yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, katî kanaatin gelmiş ki; zâhirî musîbetler altında ve neticesinde inâyet-i İlahîyenin çok tatlı neticeleri var.

" تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا 
تَعْلَمُونَ
( Umulur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir. Siz bilmezsiniz Allah bilir )çok kati bir hakikat dersi veriyor. Bakara Suresi, 216. Ayet)

O dersi daima hatıra getir.Hem feleğin çarkını çeviren kanunu İlahi senin hatırın için, o pek geniş kanunu kaderi değiştirilmez.

5- Men aamene bilqaderi emine minelkeder. (Kadere iman eden kederden emin olur) kudsi düsturunu kendine rehber et. Hevesli akılsız çocuklar gibi muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinden koşma.

Düşün ki, fani zevkler sana manevi elemler teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar ve elemler ise, bilakis manevi lezzetler ve uhrevi sevaplar veriyor.
Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin.
Zaten lezzetler şükür için verilmiş.

Said Nursi (ra)

***

Başım üstündeki sizce malûm (bu) levha nefsimi tam susturduğu halde, bu gece nefs-i emmarenin silâhını daha musırrane istimal eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyade teessür ve hassasiyet ve şeytandan gelen ilkaat ve fıtrî hubb-u hayattan gelen acip bir hâletle, (o ikinci nefs-i emmare hükmünde olan kör hissiyat) benim vefat ihtimalinden şiddetli bir meyusiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve ruhuma tam ilişti.

(İki kere geçen kör hissiyatı üstad başka yerlerde hülasaten şöyle izah ediyor: Nefsi emmaresini öldüren âli zatlarda, bu görevi, damar ve sinirlere yüklenen; kör hissiyatlar sürdürür. Bu kör duygular söz anlamaz, kontrol edilmez ve asabiyet/ tahammülsüzlük/ sinirlenme şeklinde kendini gösterir demektedir.)

(İşte bu kör hissiyat bir gece);

"Nefs-i emmarenin silâhını daha musırrane istimal eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyade teessür ve hassasiyet ve şeytandan gelen ilkaat ve fıtrî hubb-u hayattan gelen acip bir hâletle, (o ikinci nefs-i emmare hükmünde olan kör hissiyat,) benim vefat ihtimalinden şiddetli bir meyusiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve ruhuma tam ilişti.

Ve;

"Niçin istirahat-i hayatına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun? Ve gayet zevkli ve mâsumâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dairesinde aramıyorsun ve ölmeye karar verip  razı oluyorsun?"

(Yani; hem zevksiz, lezzetsiz bir hayat sürdüğün halde, hem de, hizmet-i iman ve Kur'an'ın senden sonraki geleceği için kaygı duymadan, ölüme razı olup, rahatça ölümü göze alyorsun) dedi ve dediler.  

Birden gayet kuvvetli iki hakikat, (o ikinci nefs-i emmareyi, şeytanla beraber) susturdu. 

Birincisi:

Madem Risale-i Nur'un vazife-i kudsiye-i imaniyesi benim ölümümle daha ziyade hâlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enaniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrik eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için (yani şahsım yaşamadığı için), daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek.

Hem, ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir; fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakipleri, münekkitleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale-i Nur'a ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir.

Hem, bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o daire-i nurâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbettar yerine, binler bekçi çıkar.

Elbette ölüm gelse, "Baş üstüne geldin" demek gerektir.

Hem, madem Nur şakirtlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde feda ediyorlar. 

Sen, ey nefsim; neden fedakârlıkta en geri kalmak istersin? (Üstad burda nefsine sağdan yükleniyor.)

Hem, kat'iyen bil ki;
Çook biçarelerin hayat-ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fâni ve zahmetli ihtiyarlık hayatını, memnuniyetle bırakmaya lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir. 

İkincisi:

Nasıl ki âciz, zaif bir adam, bir batmanı kaldıramadığı halde, on batman yük üstüne yığılmış bulunsa ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona,  gizli zaafına yardımdan ziyade, ondan yardım istedikleri halde, o biçare de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyahut kendini çok aşağı göstermemek için, gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeye çalışmak (yani çalışması) çok elîm ve zevksiz olması gibi;

aynen öyle de, ey kör hissiyatın içine giren nefs-i emmare, bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan istidadımın, yüz derece fevkinde ve sırf bir inayet-i Rabbaniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda, Kur'ân'ın eczahane-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen, Risale-i Nur'daki hakikatlere o şahıs masdar ve menba ve medar olamaz.  

Belki, yalnız çok biçare ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeye bir vesile olduğum halde, Nurun muhlis ve hâlis, sıddık ve sadık, sâfi ve fedakâr şakirtleri, o biçare şahsiyetim hakkında yüz derece ziyade hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o biçare şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannulara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecrîdâtın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi—hizmet-i Nuriye olmazsa—görüşmeyi terk ediyorum ve etmeye ruhen mecbur oluyorum.

Ve tekellüfe ve kıymetten ziyade kendimi göstermeye ve ziyade hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için, kendimi makam sahibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfi, kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin, zararlı ve fâni zevkini aramak hâletleri ise  ey nefsim, meftun olduğun o zevkleri hiçe indirirler.

Ey nefis!
Ey zevke müptelâ bedbaht, kör hissiyat!  

Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur; o zevk ayn-ı elem olur.

Madem (ki) yüzde doksan mazideki ahbab âdetâ güya, beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben(se) kaçmaya mecbur oluyorum. 

Elbette, bu ihtiyarlık ve yalnızlık (bu) hayata, berzah hayat-ı mâneviyesi bin derece müreccahtır diye, (bu iki hakikatle) hadsiz şükürler olsun, (o ikinci nefs-i emmare) tam susturuldu, kalb ve ruhtan gelen zevke razı oldu.

Şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.

Elhasıl: Ölsem, vazife-i Nuriye daha ziyade ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder. Hem, bu zamanda aramadığım cüz'î, muvakkat zevk ve bu hayat ve dünya gözüyle fütuhat-ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline, çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfuruşluk zahmetlerinden ve tasannu zararlarından kurtulmak vardır.

Hem, bu senede bir defa ey nefis, ruh ve kalble beraber çok müştak olduklarınız eski, zevkli ve hayatımda yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbapları ve mufarakatlarından çok mahzun olduğum kardeşleri görmek için, beraber(ce) kısmen hakikaten, kısmen hayalen, o geçmiş mazide (benimle) gezdin.

Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddit vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbabı bulabildin.

Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazin bir vaziyet almış. Daha o ahbapsız yerleri görmek istenilmez.

Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya!" demeden, biz kemâl-i izzetle, Allahaısmarladık deyip izzetimizle bu fâni zevklerimizi bırakmalıyız.

Umum kardeşlerimize binler selâm ve dua eden hasta fakat tam mesrur kardeşiniz elbaqi hüvel baqi Said Nursî (ra)

***

Yine Emirdağ Lahikası 377.sayfadan:

-"Kendini bildirmeyen zatın 3.şüphesi:

-Büyük Cihad ve Sebilürreşad'ın neşrettiği gibi ben ilan etmişim ki;

Dine imana hizmeti ve Risale-i Nur'u, değil dünya siyasetine, belki kemalatı maneviyeye ve makamatı aliyeye edemediğim gibi, herkesin hoşgördüğü saadeti uhreviye ve Cehennemden kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emri İlahi ve rızai İlahiden başka hiçbir şeye alet etmemek, bu zamanda Nur' un hakiki kuvveti olan, sırrı ihlası hakikiyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki,

Sıddıki Ekber'in (ra) dediği olan; 'Müminler Cehenneme gitmemek için, Allah' tan isterim; benim vücudum Cehennemde büyüsün ki, onların yerine azap çeksin' diye söylediği, kutsi fedakarlığının bir zerresini ben de, kendime kazandırmak için",  iman ile Cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için, Cehenneme gitmeyi kabul ederim" demişim.

Zaten ibadet, Cennete girmek ve Cehennemden kurtulmak için kılınmaz (kılınsa) bozulur.

Belki Rıza-i İlahi ve Emr-i Rabbaniye için yapılır.

Son olarak; Emirdağ Lahikası 318.sayfadan:

Konuşan Yalnız Hakikattir başlıklı Üstad Bediüzzaman'ın vasiyetinden:

"Adil kadere de derim ki:

-Senin şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi,  gayet meşru ve zarasız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddi manevi füyuzat hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevi kuvveti kaybedecektim.

-Ben, maddi ve manevi, her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim.

-Bu sayede, hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı.

-Bu sayede, Nur mektebi irfanının yüzbinlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti.

- Artık bu yolda, hizmeti imaniyede onlar devam edeceklerdir.

-Ve benim maddi ve manevi feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır.

Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır."

Sübhaneke la ılmelana, illama allemtena inneke aliymün hakiyim...

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.