Osmanlı Devleti’nin 9. padişahı Yavuz Sultan Selim, 21-22 Eylül 1520 gecesi Çorlu yakınlarında vefat etti. 1512-1520 yılları arasında yaklaşık sekiz yıl tahtta kalan Sultan Selim, kısa süren saltanatında Osmanlı Devleti’nin doğu ve güney sınırlarında önemli değişikliklere imza attı.
1514’te Safevî hükümdarı Şah İsmail’e karşı Çaldıran Savaşı’nı kazanan Yavuz Sultan Selim, 1516-1517 yıllarında gerçekleştirdiği Mısır seferiyle Suriye, Filistin ve Mısır’ı Osmanlı hâkimiyetine kattı. Memlük Devleti’nin sona ermesiyle Osmanlı Devleti İslâm dünyasında çok daha güçlü bir konuma geldi.
Yavuz Sultan Selim, Edirne’ye gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Çorlu civarında rahatsızlandı. Sırtında çıkan büyük bir ur sebebiyle tedavi gördü ancak 21-22 Eylül 1520 gecesi vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek bugünkü Sultan Selim Külliyesi'nin bulunduğu yerde defnedildi.
HİLAFET KURUMUNU OSMANLI DEVLETİNE NAKLETTİRDİ
Yavuz Sultan Selim’in doğu siyasetinde önemli politikası hilafet kurumunu Osmanlı Devletine naklettirmesidir. Hilafet Abbasilerin elindeydi ve Abbasilerin koruyuculuğunu Memlük Devleti üstlenmişti. Ancak Memlük devleti siyasi ve ekonomik yönden eski gücünden oldukça uzaktı. Şark ticaretini kontrolleri altında tutuyorlarken iken bunu Portekizlilere kaptırmışlardı. Hicaz ve diyarındaki otoriteleri Memlük Sultanlarının Mekke Şerifleri ile olan kötü ilişkileri yüzünden sarsılmıştı. Ayrıca Çaldıran Savaşında yenilgiye uğrayan Şah İsmail Memlüklerle ittifak ederek Osmanlı Devletini ortadan kaldırmayı tasarlamaktaydı.
Bu siyasi durum Yavuz’un Memlükler üzerine sefer düzenlemesini zaruri kılmaktaydı. Zira güçsüz bir Memlük devleti Şah İsmail’in işine yarayacaktı ve bu durum İslâm aleminin birlik ve beraberliğine darbe indirebilirdi. Ayrıca doğu ticaret yolları Hıristiyanların (Portekizlilerin) eline geçtiği için İslâm dünyası ticari ve ekonomik yönden gerilemekteydi. Bu etkenler Yavuz Sultan Selim’in İslâm dünyasını tek bir siyasi gücün altında toplama düşüncesini pekiştirdi. Yavuz Sultan Selim’in öncelikli hedefi İran’daki Safevi varlığına tamamen son vermekti. Doğu Seferine bu maksatla çıkıyordu. Ancak Memlüklerin Osmanlıların doğuda ilerlemesinden rahatsız olması ve özellikle Kansu Gavri’nin Osmanlı elçilerine kötü davranması sorunun diplomatik yollardan çözülmesini imkansızlaştırdı ve sonuçta Osmanlılar Memlükler’i mağlup etti.
Yavuz’un doğu siyaseti incelendiği takdirde hedef olarak İttihad-ı İslâm’ı seçtiği söylenebilir. Siyasi ve ekonomik koşulların etkisiyle gerçekleştirilen bu seferler netice olarak İslâm dünyasının büyük bölümünün Osmanlı siyasi çatısı altında toplanmasını netice vermiştir. Hilafetin Osmanlılara geçmesi de bu önemli kurumun Memlüklere nazaran daha güçlü olan bir devlet tarafından temsil edilmesini beraberinde getirdi. Ancak İttihad-ı İslâm yalnızca siyasi otorite altında toplanmayı ifade etmediği, kültürel, bilimsel ayakları da olduğu için gerçek anlamda İslâm birliğinin sağlandığı söylenemez. Bu yüzden Yavuz döneminde sadece hedef ve kısmen netice olarak İttihad-ı İslâm’ın var olduğu söylenmelidir.
KÜRTLERLE KARŞILAŞTI
Sultan Selim, Şah İsmail ile savaşa başlamadan evvel Kürtlerle karşılaştı ve onların ileri gelenleriyle bir toplantı yaparak onlara tasavvurunu, gayesini, hedeflerini anlattı. Hülasaten Sultan Selim onlara, gayesinin i’la-yı kelimetullah olduğunu anlattı ve ikna etti. Kürtler de ona inandılar ve biat ettiler.
SAİD NURSİ: “SULTAN SELİM'E BİAT ETMİŞİM”
Yavuz Sultan Selim'in Bediüzzaman Said Nursi açısından dikkat çekici yönlerinden biri, onun İttihad-ı İslâm düşüncesinin tarihî öncülerinden biri olarak görülmesidir.
Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfî adlı eserinde İttihad-ı İslâm düşüncesini anlatırken Sultan Selim'i açıkça kendi “selefleri” arasında zikreder.
Bediüzzaman'ın ifadeleriyle:
“Elhasıl: Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim.”
Said Nursi devamında Sultan Selim'in doğu vilayetlerini birlik konusunda ikaz ettiğini belirterek, kendisinin de bu anlayışı benimsediğini ifade eder. Aynı bölümde Cemaleddin-i Efgânî, Muhammed Abduh, Ali Suavi, Hoca Tahsin ve Namık Kemal'in yanı sıra Sultan Selim'i de İttihad-ı İslâm düşüncesi bakımından “selefleri” arasında sayar.
YAVUZ'UN ŞİİRİNİ ESERİNE ALDI
Bediüzzaman, aynı bölümde Yavuz Sultan Selim'e nispet edilen şu mısraları da aktarır:
“İhtilâf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a'dâyı def'e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.”
Bu ifadelerde birlik ve ayrılık meselesi öne çıkmaktadır. Said Nursi'nin Sultan Selim'e yaptığı atıf da esas olarak bu birlik, İttihad-ı İslâm ve doğu vilayetlerinin bütünlüğü bağlamında şekillenmektedir.
YAVUZ SULTAN SELİM İLE SAİD NURSİ ARASINDAKİ BAĞ
Aralarındaki bağ, Bediüzzaman'ın Sultan Selim'i kendi dönemindeki İttihad-ı İslâm düşüncesi açısından bir tarihî referans ve öncü şahsiyet olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.
Said Nursi'nin Yavuz Sultan Selim'e yönelik bu atfı, onun tarihî şahsiyetleri yalnızca geçmişteki siyasî başarıları bakımından değil, kendi dönemindeki meseleler açısından da değerlendirdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Yavuz Sultan Selim'in vefatının 506. yılında, Osmanlı tarihinin kısa fakat önemli bir dönemine damga vuran Sultan Selim'in hayatı ve Said Nursi'nin onun şahsında dikkat çektiği İttihad-ı İslâm fikri yeniden gündeme geliyor.