Sahur sayıklaması IV

Şahin DOĞAN

Mukabele Ulu Cami’de, teravih Dergah camii’nde tamam. Huzur-u kalp ile takip edilen bir mukabele ve eda edilen bir teravih. İkinci hafızın hüzünlü kıraati duygulandırdı ve bütün vücudunu bir titreme, ulvi bir heyecan kapladı. Kur’an kıraatinin duygular üzerindeki te’sirini bir nebze kavrar gibi oldu. Aslında fazla tecessüs halavete zarar veriyor. Öylesine, yani kendini kasmadan manevi cümbüşün akışına teslim etmek gerekiyor. Teravihlerde huşuyu yakalamak kolay olmuyor. Ama namazı kıldıran ihlasla okuyan sesi güzel bir hafız ise onun yakaladığı huşu size de sirayet ediyor.

Son zamanlarda sekiz rek’attan sonra cemaatin en az yarısı boşaltıyor camiyi. Bunda ekranlarda yaşanan teravih tartışmalarının etkisi hayli fazla. Yorum çeşitliliği bakımından güzel ama yüzyıllardır devam eden nurlu bir geleneği bozması bakımından birazcık nahoş. Ümmetin bin dört yüz yıldır üzerinde ittifak ettiği müstahsen bir adeti, bir şeâiri bozmaya çalışmanın hiçbir anlamı yok. Bu saatten sonra tarihin derinliklerine dalarak rivayet malzemesini karıştırıp nev-zuhur yorumlar üretmenin zarardan başka hiçbir faydası yok. Gönlü teravih kılmaktan yana olanların rek’at sayısıyla bir sorunu yok. Kılmaktan yana olmayanlar ise te’vile sığınıyor. Sekiz rek’at her şeyin kolayına kaçan nefsin hoşuna gidiyor.

Geleneği savunurken geleneği bozan bazı “şaz” yorumlara temayül etmek onun en büyük paradoksu. Çok yoruma müsamaha sonuçta yorum kaosuna neden olabiliyor. Belki de yıllar önce bazı selef ulemasının içtihat kapısını kapatmasının nedeni bu. Safi zihinleri naslara karşı teşettütten muhafaza etmenin yolu bir yorumu sabitlemek ve umumileştirmek. Ancak bunun antidemokratik bir davranış olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

Odanın içinde yalnız. Davul sesi uzaktan gelmeye başladı. Sivrisineklerden geçilmiyor. İlaçlama yok. Canı sağ olsun belediyenin. Üstadın Latif Nükteler’de geçen “Sinek Risalesi” geldi aklına. Yakın dönem âlimleri içinde onun kadar hayvanlara, bitkilere, tabiata şefkat, hayret ve ibretle yaklaşan başka bir alim tanımıyor. Yeryüzünün tanzifat memuru olan sineklerin hakk-ı hayatını, mahrumiyetler içinde yüzen hapishane mahkumlarının ihtiyaçlarına tercih etmek engin bir duyarlılık. Hayvanseverlerin kulakları çınlasın. Üstadın takdire şayan o kadar güzel hasleti varken bunlar içinde “merdümgirizlik” hasletini kapmıştı. Alınmayacak ya da en son alınacak olanı almıştı. Ama bunu şuurlu olarak yapmadığını kesinlikle biliyordu.

Sıcaklar birdenbire bastırdı. Bütün camilerde klimalar en yüksek derecede çalışıyor. Daha bu yaşta en nefret ettiği şey klimalar. Sırf bu yüzden itiyat haline getirdiği vakit namazlarını camide kılmaya bir süre ara vermeyi düşünüyor. Kanuni haklı, bir nefes sıhhat gibisi yok cihanda. Sıhhat gidince ibadetler de gidiyor. Siyaseti ve siyasi yazıları takip etmeyi bırakalı çok oldu. Ekran vaizlerini de dinleyemiyor. Bu Ramazanda çekilemedi itikafa. Ömründe bir Ramazan bile olsa itikafa çekilebilse kendisini dünyanın en bahtiyar Müslüman’ı hissedecek. Her şey bir nasip ve kısmet meselesi.

Şurkav Dergisi için hazırladığı Selahaddin-i Eyyübi Camii yazısı taslak halde duruyor. Ramazanda ibadet dışında başka bir şeyle meşgul olmak çok müşkil. Bazı şeyler için bilgi kifayetsiz, his lazım. Yıllarca hissiyatından emin bir şekilde yaşadı. Her din mensubu kendi dinindeki bir ibadeti ifa ederken ara sıra hisseder onu. Bu hissiyatlardan hangisi sahih ve gerçek? Görüyorsunuz değil mi, düşünmek yine berbat etti her şeyi. Kendi hissiyatından emin olmak o hissiyatın işaret ettiği şeyler hakkında kafi miktarda bir delil sayılabilir mi? Monoteistler bile bazı zamanlar yoğun hisler yaşadılar ve taşıdılar tanrılarına karşı. O halde doğru bilgi (itikat) derin hissiyattan önce gelir. Ama kime göre doğru ve yanlış? Geldik mi yine bu kahrolası izafiyetin eşiğine. Tefekkür macerasının bütün yolları buraya çıkıyor.

İbadetlerde duyumsadığı derin ve yoğun hissiyatın doğru ve sahih olduğundan emin olmak istiyordu. Ama bunu sadece geçici bir süre kendini tatmin etmek, yani kandırmak için değil, gerçekten de akla, nakle, mantığa dayalı sürekli bir emin olma hali yaşamak istiyordu. Belki itikafa çekilebilse bu hali yakalayacak ama nerde! Artık bir şeyler görmek istiyor, aynelyakin olanı. Sukuta benzeyen salt bilgi tak etti canına. İlmelyakin aldatıcı olabiliyor. Çünkü ilim ilim ile çürütülebiliyor; bilgi bilgi ile mat edilebiliyor. Onun için yakin, müşahede, şuhud istiyor. Ama bunlar istenince verilmiyor. Çalışınca veriliyor mu, her çalışan kavuşuyor mu?

Kitaplarını takdirle okuyan Ehl-i Tarik bir dost onu yaşayan bir mürşid-i kâmile intisaba davet ediyor. Denese mi acaba. Ama on iki tarikatın hulasası olan Risale-i Nurlar ile tatmin olmayan bir kalp tek bir mürşid ile nasıl tatmin olabilir ki? Belki de tatmin olan hiç kimse yok; tatmin olmuş gibi görünenler var sadece. Tatmin olmak arayışı bitirir çünkü. Tasavvuf erbabının binlerce müşahedesi var, birkaçı ona da nasip olsa ne olur sanki. Hz. İbrahim’in (as) dediği gibi inanmadığı için değil, kalbinin tatmin olması için. Semadan bir maide isteyen havarinin saf ve masum talebi. O kim, havari olmak kim?

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (6)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.