Sahnenin dışındakiler

Himmet UÇ

Roman hikayenin ana karakteri olan Cemal’in 1920 Eylül’ünün sonunda İstanbul’a gelmesi ile başlar. Cemal altı yıl aradan sonra İstanbul’a ilk defa gelmektedir. Farklı milletlerin askerleri dolaşmaktadır şehirde, bu hal onu büyük ümitsizliğe düşürür, ilk önce mahallesine gider, hali içler acısıdır. Burada eski hatıralarına gider. Çocukluk aşkı Sabiha, diğer insanlar İhsan, Kudret Bey, Süleyman Bey, Muhlis Bey gibi pek çok insanı burada tanımıştır. Hikayenin birinci bölümü başta Sabiha ve ihsan ile olan ilişkileri olmak üzere, bu mahallede yaşadığı günleri anlatarak geçer. İstanbul’dan ayrılmalarının sebebi babasının Anadolu’yaü tayininin çıkmasıdır. Sabiha, Cemal’in geçmişinde değil, ruhunda da derin izler bırakmıştır, bu sebeple hikayenin ikinci kısmında da sürekli onu arar ve düşünür.

İkinci Kısım’da Cemal kendi meselelerinden çok savaş dışı kalmış olan İstanbul’un meseleleri ile meşgul olur. Ancak bu bilinçli bir tercihten çok İhsan’ın onu bir anda şehirde dönen siyasi olayların içine çekmesi ile olur. Her ne kadar memleketin durumu Cemal’i ilgilendirse de kendine net bir yol çizememiştir. İhsan’ın yönlendirmeleri ile o da böylece onların gizli faaliyetlerine katılmış olur. Ona verilen görev İstanbul hükümeti tarafından göreve çağırılacağını uman Damat Nasır Paşa’nın hatıratını yazdırmak ve bunu İhsan’a vermektir. Bu yüzden haftada bir kaç gün Nasır Paşa’nın evine gider. Ve bu arada o evde İstanbul’daki pekçok mevki sahibi insanla tanışır. Nasır Paşa’nın o günün İstanbul’unun iç yüzünü göstermesi açısından önemlidir.

Bu toplumsal meselelerin arasında bile Cemal, evlendiğini duyduğu Sabiha’yı bulmaya çalışır. İhsan, Kudret Bey, Sakine Hanım gibi onu tanıyan insanlardan onun hayatı ile ilgili bilgiler edinir. Sabiha’nın annesi ölmüş, babası da kendini içki ve eğlenceye vermiştir. Bir harp zengini olan kocası Muhtar ile olan evliliği de bir hayal kırıklığı ve mutsuzluktur. Cemal öğrendiklerine çok üzülür, ona yardım etmek ister, fakat bulamaz. Bu süre içerisinde Cemal kendi özel meseleleri ile toplumsal sorumlulukları arasında gider gelir. Fakat her iki konuda da umduklarını yapamayınca umutsuzluğa düşer.

Cemal’in Sabiha’yı bulma çabaları, bir gün ona yolda rastlaması ile sona eder. Kısa bir konuşmadan sonra ayrılırlar, Sabiha kocasından ayrılmak istemekte ancak babası onun elinde olduğu için ve ondan korktuğu için hiçbir şey yapamamaktadır. Bir gece ansızın Cemal’in kaldığı pansiyona gider, evini terketmiştir. Fakat ertesi sabah Cemal uyanmadan kalkıp gider, ona bir not bırakır. Sabiha bir kadın tiyatrocu olur, ilk kadın tiyatrocu olarak sahneye çıkmıştır. Bu arada Nasır Paşa’nın, Cemal ‘e hatıratı olarak verdiği ve kendisi yurt dışına çıktıktan sonra açılmasını istediği yazıların Paşa’nın hatıratı olmadığı ortaya çıkar. İhsan bu duruma çok kızar, bu kızgınlıkla Nasır Paşa’nın yanına gider, oradayken Nasır Paşa’nın öldürüldüğünü Cemal ve Muhlis bey gazeteden okurlar. Cinayeti kimin işlediği belli değildir. Ancak ihsanın bütün planları boşa çıkmıştır.

Romanın sonunda bütün şahıslar iç in bir belirsizlik hatta başarısızlık meydana gelir. Ve hepsi tarih boyunca birçok olaya sahne olmuş olan bir şehrin Kurtuluş Savaşı sahnesinin dışında kalışını yaşayan sahne dışı oyuncuları olarak kalırlar.

Şahıslar

Sahnenin Dışındakiler romanında kalabalık bir şahıs kadrosu vardır.Cemal romanın protogonistidir. Olayların odağındadır. Diğer iki şahıs norm , tamamlayıcı şahıslardır, Sabiha ve İhsan. Bunlardın dışında Kudret Bey, Muhlis Bey, Tevfik Bey, Muhtar, Sakine , Hanım , Sabihanın annesi Sündüs Hanım, babası Süleyman Bey ve Damat Nasır Paşa gibi şahıslarda olay örgüsünde çeşitli roller üstlenmişlerdir. Bu şahıslar ikinci dereceden norm şahıslar olarak değerlendirilebilir. Olaylar onların varlığı ile genişler, işlerlik kazanır.

Diğer Şahıslar

Behcet Bey, eşi Atiye Hanım, hizmetçileri Şerife Hanım, Atiye Hanım’ın ittihatçı sevgilisi Doktor Refik Bey, Mahur Beste’nin Bestekarı Talat Bey, Cemal’in babası ve annesi, hizmetçileri Paraskevi , Cemal’in küçükken koruması olan Kasım Onbaşı , Deli Ömer, Atiye Hanım’ın babası Ata Molla Bey , Kayınpederi İsmail Molla Bey, İhsan’ın babası Ulvi Bey, Gümrük Nazırı İbrahim Ali Bey’in konağında yaşayan mirasyedi Nuri Bey ve kızları , Mürai İbrahim Efendi, Cemal’in Vefa’dan arkadaşlyarı Muzaffer , Adil , Dubara Mehmet, 327 Hüseyin,171 Vedat, aynı mahallede oturan ve servetinin kaynağı şaibeli olan Selahattin Bey , Kudret Bey’in karısı ve kayınbiraderi , Sakine Hanım’ın Kudret Bey’le evlendirmek amacıyla tanıştırdığı Bettina Von Groeimer, Ekrem Bey ve Kızı Leyla , Leyla’nın Mürebbiyesi ve Piyano hocası Matmazel Caroline , Arif Bey, Cemal’in babasının Sinop’tan arkadaşı Asaf Bey , karısı ve kızları, Rasim Bey ve küçük kızı Nuran , Mubassır Galip Efendi,Vefa mektebinin bakkalı Ramazan Efendi, Tevfik Bey’in karısı ve oğlu Yaşar, Cemal’in mektup götürdüğü Sami Bey , harp zenginlerinden Uncu Hasan Bey , Matmazel Yunaşka , Nasır Paşa’nın kızı Rezzan, Nasır Paşa’nın konağında tanıştığı Abdullah Bey ve Ali Kemal , İdam edilen Alaiyeli Ahmet, Madam Elekciyan, ölen kocası Kirkor Elekciyan, kızı Agani , birlikte olduğu Salih Kaptan , kaptanın adamı Mustafa , pansiyonda kalan Azerbaycanlı Selef Efendi, Tıbbiyenin en eski talebelerinden olan Hasan Basri Elmüntefik, Maiz, Esan, Yuneşka’nın arkadaşı İda, Yunaşka’nın üvey kardeşi Mihailof , onun arkadaşı Leon Leonoviç. Bunların dışında gerçek şahıs adları da geçer romanda Yaşar Kemal, Haşim ve dönemin bazı devlet adamları.

Tanpınar fon şahıslarla zengin bir İstanbul çevresi meydana getirmiştir. Fon şahıslar romanları masal ve romanstan, geleneksel romandan kurtarırlar. Onlar romanın protogonist ve norm şahıslarından sonra onların romanı dokuduğu hayatın içinde çevrelerinde yer alırlar, bazen bu şahıslarla iletişimler, anlık bir defalık münasebette bulunurlar, romanın hayatın içinde olduğunu biz fon şahıslarla görürüz, Romancının dikkatidir fon şahıslar. Tanpınar gördüğü her şeyi romanına taşımak suretiyle hayatı da vermiş olur. Romanı belli tezlere mahkum etmek isteyen mantığı aykırıdır fon şahıslar. Belli şahıslar romanın büyük rollerini paylaşırlar, ama onlara bakınca hayatı görmüyorsak roman roman olmaz. Romanın dokusu merkezi nakışlar yanında onların açılımı olan Norm şahıslar ve onlara eklenen fon şahıslarla büyür.

Anlık rolleri olan fon şahıslar pek çok yerde kullanılmıştır. Yabancı askerler, gemide , rıhtımda , şehirde karşılaşılan insanlar, Süleyman Bey’in odasındaki kızlar, hırpalanan zabit, onu kurtaran yaşlı kadın bunlardan bazılarıdır.

Kudret Bey

Gümrük nazırlarının akrabasıdır, mahallede bir evi vardır. İtalya’da konsolosken, görevinden azledilerek, İstanbul’a döner. Azledilmesinin sebebi, kızkardeşlerinin  ölümünden onu sorumlu tutan  kayınbiraderlerinin  onu saraya şikayet etmeleridir. Kayın biraderlerine göre eve içgüveyisi  gelen Kudret Bey’in parasından  başka her şeyi değersizdir. “Kudret Bey de karısını hiç sevmemişti”(62)

Kültürlü ve gün görmüş bir adam olmakla beraber , son derecede hayalci , kararız ve saftır. “Kudret Bey elli üç yaşında hala yirmi yaşının hülyalı kararsızlığını  devam ettiren  bir  adamdı.”(71) Karısının ailesinden sevdiği tek kişi olan  Muhtar’a çok destek olur. Ama onun tarafından kullanıldığını , aldatıldığını  hiç anlamaz.İyi giyinir, iyi yaşamayı sever. En belirgin özelliği  ise oldukca  büyük olan burnudur. Kudret Bey’in biraz gelgitli ve biraz kompleksli  kişiliğinde  burnunun etkisi büyüktür”Kudret Bey’in burnu hayatında belli başlı bir trajedi unsuruydu”(93)Kudret Bey de Sabiha’ya hayranlık duymaktadır. Sakine Hanım’ın onu evlendirme girişiminde  Kudret Bey için  bir hayal kırıklığı olur.

Sakine Hanım

Sabiha’nın akrabasıdır, altmış yaşlarında  fakat hala güzel ve kırkından  fazla göstermeyen  bir kadındır. En fantastik özelliklerinden biri insanları evlendirme merakıdır. O yıllarda İstanbul’un en parlak , en kıskandırıcı  evlenmeleri , Sakine Hanım vasıtasıyla olanlardır.Gençliğinde çok gönül macerası yaşamış , bu yüzden toplumu yakından tanıyan bu tür ilişkilere aşina biriydi. Gerçekci bir fiktif kişiliktir.Gözlemlerden hareketle romana yansımıştır.

Muhlis Bey

Nuri Bey’in konağındandır. Galatasaray lisesini bitirir, tıbbiyeye girer. Musikiye yeteneği vardır, keman çalar. ”Mağrur atletik cüsseli , soğuk bakışlı bir delikanlıydı. Kendinden küçüklere hiç iltifat etmez, tesadüf ettiği kadınlara dönüp bakmazdı”(26) Cemal İstanbul’a döndüğünde  İhsan’ın evinde karşılaşırlar.Muhlis Bey , Cemal’i kendi kaldığı  pansiyona yerleştirir, hala tıbbiyede okumaktadır. Ve İhsan’la gizli işlerinde birlikte çalışırlar. Madam Elekciyan ‘ın pansiyonu  Muhlis Bey ‘in bir nevi karargahıdır.Salih Kaptan da emrindedir. Cemal Sabiha’nın geldiği akşam , Muhlis Bey’in odasındakalır. Muhlis Bey o gece pansiyona gelmez. Cemal odasında gördükleriyle  hayal kırıklığına uğrar.” Bu megaloman sosyolog , bir ictimai mistik  aynı zamanda zavallı bir kleptoman  ve zavallı bir fetişistti. “(299)

Muhtar

Kudret Bey’in ölen eşinin akrabası , Sabiha’nın kocasıdır. Kirli işlerle para kazanan , tehlikeli birisidir.” O devirde Muhtar , ince , uzun boylu  hafif solgun yüzlü , gerçekten güzel bir adamdı. Fakat bu güzellikte insanı rahatsız eden  bir hal vardı.  Onu görüp de şeytanın vaktiyle melek olduğunu hatırlamamak imkansızdı. Muhtar’dan “kötülük ruhu “ bir elmastan taşan ışık gibi taşıyordu.”(239)Süleyman Bey’in zaaflarını kullanır, Kudret Bey’i kandırır. Bir gece Cemal’le  konuşmaya pansiyona gider.Amacı bu ziyareti duyan Kudret Bey’in  ona olan  güveninin artmasıdır. Cemal ona Sabiha ve babasının yaptıklarının  hesabını sormak ister, tartışırlar.

Süleyman Bey

Sabiha’nın babasıdır, iradesiz ve heveslerine  düşkün biridir, içki ve eğlence iptilası had safhadadır. “Süleyman Bey zevk ve eğlenceden  gayri işlerde kendisini bir nevi gurbet diyarında , belki de mutlak pişmanlıkta  hisseden insanlardandı. “(33) Seçtiği yaşam tarzı yüzünden   evliliğinde hep husuzsuz, Sabiha’yı olumsuz etkilemiştir.

Sündüs Hanım

“Sabiha’nın annesi  hastalıklı  solgun , sesi  ve gözü daima yaşlı bir kadındı. Eve  adım attığından bir saat sonra , bütün hayatını , harap olan sıhhatını , kocasından çektiklerini  , koskoca  bir  servetin  nasıl yıkıldığını  en ince teferruatıyla  öğrenmiştik”(35) Sündüz Hanım veremden ölür.

Tevfik Bey,

Eski bir ittihatcıdır, elli altı elli yedi yaşlarında  fakat daha genç görünen  musikiyi seven biridir. İhsan ve Muhlis’inde içinde olduğu  gizli teşkilat işlerinin içindedir. O bu işleri “Büyük bir şey değil . Fakat şehrin tüm halkının  hayatını kolaylaştırıyoruz.. Asıl iş Anadolu ‘da “(168) diye anlatır.

Damat Nasır Paşa,

Eski sefirlerden  birkaç defa da nazırlık yapmış bir mülkiye paşasıdır. Saray tarafından  sadaret makamına  getirilmeyi bekleyen  altmışına yakın  yaşta fakat genç görünümlü  biridir. Paşanın kişiliği , özellikleri  ve çevresi o dönemin  bir aynasıdır. Son derece kibar  bir devlet adamıdır. Kendisine yazdırılmak istenen hatıratı yazmaz. Bir süre sonra  yurtdışına  çıkmaya karar verir. Ancak konağında öldürülür,katil belli değildir.

Bakış Açısı,

Yazar romanı, başkahramanı Cemal’e anlattırır. Roman  Cemal’in  İstanbul’a dönüşüyle  başlar. Sonrasında geriye dönerek  hatıralarını anlatır.

Zaman, Mekan,

Roman  1903-1920 yıllarının İstanbul’unda geçer , farklı mekanlar vardır, yazar mekanları tasvirlerle canlı tutar.

Vaka Örgüsü,

Vaka örgüsü,iki ana boyutta gerçekleşir.Cemal’in kendi özel meseleleri  ile o günkü  İstanbul’un  sorunları  ve Cemal’in toplumsal meselelere  dahil oluşu. Yazar , Cemal’in Sabiha’yı arayışını  ve bu arada  karşılaştığı  kişileri  olayları  ustaca harmanlayarak  verebilmiştir.

Teknik Yapı,

Roman  kendi içinde küçük epizotlara ayrılmış ,iki ana bölümden oluşmuştur. İlk bölüm  Cemal’in İstanbul’ gelişiyle başlar. Romanın açılış bölümü  diyebileceğimiz  bu bölümde , Cemal geçmişe dönerek  hatıralarını anlatır. Hatıralarda  romanın şahısları  tanıtılır. İkinci bölümde ise esas olaylara geçilir. Ancak  zaman zaman Cemal , geriye dönüşlerine  devam ederek  olayları anlatır.Romandaki şahıs tasvirleri  ve dialogların  psikolojik derinliği  vardır. Yazar zaman zaman  şahısları anlatırken   ironik bir üslub kullanır. Tasvirlerdeki ayrıntı canlığı güçlendirir.

Romanda Yahya Kemal ve Haşim’in adı da geçer.

Yazar, Cemal’in Sabiha’yı arayışını  bir merak unsuru olarak  kullanmıştır. Cemal’le Sabiha ‘nın karşılaşmaları  kitabın sonlarına  doğru gerçekleşir. Ondan öncesinde  Sabiha olay örgüsünde yer almaz. Sadece  hatıralarda  ve Cemal’in iç dünyasındadır.

Huzur romanı

Tanpınar‘ın Huzur romanı onunla yadedilir, bir şairin romanıdır, bir huzur arayışının romanıdır, bir hayatı anlamlandırma romanıdır, bir istanbul’u anlamlandırma romanıdır, imparatorluğun yıkılışı ile armonisi bozulan yeni topluma yeni bir karakter kazandırma romanıdır, kültürel öğeler karşısında bir geçiş dönemi aydınının kararsız seçimlerinin romanıdır, hayatın realiteleri, yıkıcı dalgaları arasında bir aşkın ne kadar muzaffer olup olmayacağının beyanı romanıdır, kalp ile aklın bir kıvam arayışının romanıdır, ümitlerle ıztırapların çatışma ve olgunlaşma romanıdır, kötü insanlarla iyi düşünceler arasında nasıl davranacağını bilemeyen iyi insanların romanıdır, zihinsel ve kültürel, kalbi duyguların ve olguların çatışmasının romanıdır, libidanal bir bakış açısının hayatın zaruretleri karşısında ne oranda başarılı olacağını veya olmayacağını ifade etmeye çalışan bir sensüel romandır. Hayatın nizamını gaybi bir elin düzenlediği dünyada insanın ne oranda mutlu ve huzurlu olup olmayacağının romanıdır, felsefesi işlenmemiş bir felsefi romandır, yaratılışa garip düşmüş gündelik hayatın yaratılış ağır görüntüsü altında ne oranda başarılı olacağının romanıdır, her şeyi tutan bir şeyi olmayanların hayata tutunmak için suni ve güçsüz öğelerle kavgasının romanıdır, düzene karşı kaosun romanıdır, romanıdır, romanıdır, romanıdır…

Huzur bir seyir romanıdır, estetik bir gözle olaylara, mekanlara, kültürel ve sanatsal objelere bakan şair mizaçlı bir adamın İstanbul gezileri ona bir kültürü kafasında kıvamını bulmaya hazırlar gibi. Adeta kendi neslinin bir yanı boş kalmıştır, Şeyh Galip üzerine çalışması varlığın metafizik anlamını sorgulamasıdır, ama bu çalışma ve onun açacağı kapı sadece isimde kalır, Mümtaz bu büyük ruh mimarının dünyasını uzaktan seyreder, romanın dokusuna bulaşmaz bu büyük öğretinin büyük heyecanları ve varlık anlamlandırmaları. Birbiriyle uzlaşmayan sanat öğeleri gibi durur romanda insanlar ve kültürel olgular, bu kurgu ve kanevadan mutluluk ve huzur çıkmaz, Belki de Tanpınar romanı yazdığı dönemin şartlarını bildiği için Şeyh Galib’in adını bir mağaza vitrininde gösterir, ama kimseyi de kendini de müşteri yapmaz. Saatleri Ayarlama Enstitüsünün çok gizli kalmış ironisi gibi bu romanın ironisi de unsurları bir senteze götürememenin derin çekingenliğinin doğurduğu ironidir. Kültürel bir kafa ve göz, ve seyir yanında aşka olduğundan fazla önem veren bir şair ruhlu adamın denge arayışıdır ki bu da imkansızı oynamaktır. Büyük bir kültür adamı bunun yanında liseli öğrenciler gibi yapış yapış bir aşk, işte bizden ve bizden sonraki neslin dramı bedenden evrene, kainata çıkamayan insan kendinde boğulup kalır. Gayeyi hayali olmayan bir neslin, ezhanı enelere döner etrafında gezer, büyük Üstad böyle söyler, bütün o dönemin roman kahramanları için.

1

Özet

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına bir gün vardır, Mümtaz dokuz günden beri zatürreeden yatan amcasının oğlu İhsan için hastabakıcı aramaktadır. Ailesiyle yaşayan Mümtaz, Birinci Dünya Savaşı sırasında babasının Rumlar tarafından öldürülmesi üzerine annesiyle birlikte kaçmış; bir hafta sonra da annesini kaybedince İstanbul’a kendisinden yirmi yaş büyük olan İhsan’ın yanına gönderilmiştir. Yurt dışından henüz dönmüş olan ve Galatasaray’da tarih dersleri veren İhsan’ın Mümtaz üzerinde derin bir etkisi olur. Mümtaz hem gelişinden bir yıl sonra kaydedildiği Galatasaray’da, hem de kendi kültürünü ve Batı’yı iyi bilen İhsan’ın elinde yetişir. Bu sırada İhsan’la evlenen Macide ise şefkati ve sıcaklığıyla küç ük yaşta annesiz kalan Mümtaz’ın içindeki derin boşluğu doldurur. Mümtaz onu duygu ve düşünce dünyasında alabildiğine besleyen İhsan’la Macide’ye çok bağlıdır.

Mümtaz, iki çocuğu, karısı ve yaşlı annesinin çaresizlik içinde başucunda bekleştiği İhsan’a hastabakıcı bulmak için sabah erkenden çıkmış fakat eli boş dönmüştür. Öğleden sonra tekrar evden çıkar. Bu kez İhsan’ın annesinin sahibi olduğu bir dükkanın kiracısıyla görüşmek üzere Eminönü taraflarına gidecekir. Mümtaz, bir yandan İstanbul’un bütün sokaklarını ve insanlarını saran savaş beklentisinin üzerinde yarattığı gerginlik, diğer yandan İhsan’ın hastalığının üzüntüsü ve daha çok bir yıl önce kendisini terk eden çok sevdiği Nuran’ın anılarıyla dolu uzun bir yürüyüşle Bayezıt’tan Eminönü’ne kadar gelir. Burada karşılatığı Muazzez ve İclal’den Nuran’ın eski eşi Fahir ile evlendiğini ve yarın İzmir’e gideceklerini öğrenir.

İkinci bölümde, romanın zamanı iki yıl öncesine döner ve Nuran’la Mümtaz’ın bir mayıs sabahı Ada Vapuru’nda karşılaşmalarıyla başlayan aşk hikayeleri anlatılır. Edebiyat fakültesinde asistan olan Mümtaz ile kendisini aldatan eşinden bir yıl önce boşanan Nuran, vapurdaki ortak akrabaları Sabih Bey ve eşi Adile Hanım sayesinde tanışırlar. Nuran yedi yaşlarındaki kızı Fatma’yı salgın hastalıktan korumak üzere Ada’ya halasının yanına götürmektedir. Aslında Nuran’ın edebiyat fakültesinde okuyan akrabası İclal sayesinde ikisi de birbirini az çok tanımaktadırlar. Ancak Mümtaz, o gün ilk kez gördüğü Nuran’a bu kısa yolculuk süresinde derin bir aşkla bağlanır. O geceyi arkadaşının yanında kalarak geçiren Mümtaz, ertesi gün bütün adayı Nuran’ı görmek ümidiyle dolaşırsa da genç kadını ancak akşamüstü İstanbul’a dönen vapurda, yalnız bulacaktır. Nuran kederli ve bir o kadar sessizdir. Önceki gün Mümtaz rıhtımda onlardan ayrılır ayrılmaz Fatma birdenbire babası Fahir’i görmüş; sevinçle ona doğru koşmuştur. Ancak yanında uğruna Nuran’ı terk ettiği Romen sevgilisi Emma olan Fahir, onu gücendirmemek için kızına beklediği ilgiyi göstermemiştir. Bu durum üzerine hayal kırıklığına uğrayan kızı Fatma’yı Nuran oradan uzaklaştırır ve Ada’da kalma planını boz arak ertesi gün İstanbul’a dönmeye karar vermiştir.

2

Dönüş yolculuğu, Nuran ve Mümtaz’ın birbirlerini tanımaya çalıştıkları dialoglar ve duygularını tarttıkları konuşmalarıyla geçer. Mümtaz, Kandilli’de oturan Nuran’a evinin yakınlarına kadar eşlik eder. Nuran, her

konuda hesap vermek zorunluğunu duyduğu annesi, Nazife Hanım, yaşlı dayısı Tevfik Bey ve dayısının oğlu Yaşar’la birlikte oturmaktadır. Mümtaz bundan sonraki beş günü Nuran’ı görmek ümidiyle Kandilli rıhtımanda geçirir. Nihayet, Nuran’ı ziyarete gelen İclal sayesinde, ikisini birden davet ettiği sandal gezisinde Nuran’ı görür. Birlikte Mümtaz’ın yaşadığı Emirgan’da dolaşırlar, Nuran ayrılırken kendisine geleceğini söyler. Bunu izleyen üç gün Nuran bir anne olarak taşıdığı sorumluluk ile Mümtaz’a duyduğu aşk arasında kararsızlıklarla dolu bir çatışma yaşarsa da sonunda Mümtaz’a gider.

Mümtaz ve Nuran, ilişkilerini açığa vurmak için bir sandal gezisi düzenlerler. Geziye birkaç misafirle birlikte İclal, fakülteden tanıdığı Mümtaz’a tutkun olan Muazzez ve abisi de katılır. Müteakiben İclal’in verdiği bir çay davetine iştirak ederler. Kendisini Mümtaz’a iyice bağlayan, onunla evlenme planları yapan Nuran, bunun gecikme ihtimaline karşı birlikteliklerini çevreye iyice yaymayı uygun bulmaktadır.
Çay davetini Adile Hanım’ın Taksim’deki evinde verilen bir akşam yemeği izler. Daha Ada Vapuru’ndaki ilk karşılaşmada Mümtaz ile Nuran’ın kendisini işe karıştırmadan yakınlaşmaları, bu tür ilişkilerin başlatılıp bitirilmesinde usta bir çöpçatan olan Adile Hanım’ı öfkelendirmiştir. Yemek boyunca daha önce hesapladığı konuşmalarla Nuran’ı artık nefret ettiği bir toy delikanlıdan uzaklaştırmak için uğraşıp durur.

Mümtaz, Nuran’ın evini görmeyi çok ister. Ve nihayet yemeğin ardından sıra Nuran’ın evini görmeye gelir. Genç kadının ailesinini, annesini, dayısını ve dayısının oğlu Yaşar’ı tanıdığı bu davette en çok Nuran’ın kızı Fatma’nın soğuk davranışları Mümtaz’ı etkiler. Sadece Nuran’ın dayısı Tevfik Bey’den yakınlık görür. Ondan hem ailenin geçmişine dair hikayeler, hem de kendisinde derin hayaller ve düşünceler uyandıran klasik besteler dinler.

Mümtaz‘la Nur’an haftanın birkaç günü sabahları Emirgan’daki evde, bazen de Nuran’ın Kanlıca’daki akrabasının evinde buluşurlar. Bunun dışandaki zamanlarını Boğaz’da veya İstanbul’un çeşitli semtlerinde dolaşarak geçirirler. Mümtaz, geçmişe ve güzel eserlere tutkundur. Bu özellikleri taşıyan Üsküdar, Mümtaz ve Nuran’ın uzun yıllar dolaştığı semttir. Bu gezilerden başlangıçta büyük zevk alan Nur’an, Mümtaz’ın sadece eski insanlardan, geçmiş hayatlardan ve eserlerden söz etmesinden zamanla sıkılır. Kıvamını bulmuş karakterler üreten Osmanlı’nınyerine gecekondu modernizmi ve onun arasına sıkışıp kalmış bir geleneksel hayat ve kültür Mümtaz’ı postmodern bir bakış açısı ile etrafı seyre iter, aslı ile değil döküntüleri ile mutlu olur, başka çaresi yoktur. Ama bunlar Nuran’a göre değildir. Mümtaz da Nuran’ın yavaş yavaş kendi dünyasından uzaklaştığının farkındadır.

3

Üsküdar dolaşmalarını, Ağustos mehtabında Büyükdere’de başlanan ve uzun uzun anlatılan bir sandal gezisi, ardından Cerrahpaşa ve Kocamustafapaşa taraflarına yapılan geziler izler. Bu gezilerden birinde İhsan ve Macide’ye rastlarlar. Mümtaz

onlara Nuran’ın tanıştırır. Dönüşte Nuran’a Macide’nin geçmişte yaşadığı trajediden bahseder. Eylül’den itibaren Lüfer avı macerası başlar. Nuran’ın kısa bir süreliğine de olsa annesinin ve kızının baskısından kurtarmak isteyen Tevfik Bey, lüfer avına çıkacakları bahanesiyle bir süre için Kanlıca’daki akrabalarına gider. Mümtaz, Nuran ve Tevfik Bey ay boyunca çoğu kez musiki fasıllarına dönüşen Lüfer avlarına çıkarlar.

Zamanla Nuran’la Mümtaz’ın aşklarında çöküş başlar. Nuran hem çevresinin hem de Mümtaz’ın kendi dünya görüşüyle pek uyuşmayan yaşama biçiminin etkisiyle ondan giderek uzaklaşmaktadır.

Yok senin vasfettiğin güzel bu şehr içre Nedim
Bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş sana

der, Nedim. Tanpınar’ın huzuru bu şehrin içinde yoktur, ama Mümtaz perdelerin önünde kalır, perdelerin arkasına gidecek kültürü ve metafizik öğretisi yoktur, tıpkı kendi nesli gibi.

Mevsim sonbahardır. Bunların yaşamasının yanı sıra sonbahar ı Boğaz’da gezerek geçirirler.

Kışa doğru giderken Bağaz tenhalaşır, dolayısıyla Boğaz birlikte dolaşmalarına imkan sağlayan bir yer değildir artık. Bunun üzerine Nuran, annesinin kışı İstanbul’da geçirme teklifini tereddüdsüz kabul eder. Mümtaz da Nuran’la rahatca buluşabilmek için Taksim’de ev kiralar. Boğaz’dan ayrılmadan evvel Tevfik Bey son kez Mümtaz’ı Kandilli’deki eve yemeğe çağırır. Bu davetle Tevfik Bey, Mümtaz’ı aileye biraz daha ısındırmak ister. Fakat Tevfik Bey’in çabası tam aksine Mümtaz’ı Nuran’dan tamamen koparan bir olayı doğurur. Annesini Mümtaz’dan kıskanan Fatma’nın yemekte geçirdiği kriz ve bayılması, Nuran’ı çok etkiler. Ertesi gün Mümtaz’ın evine giden Nuran, Mümtaz’a iki mektup okutur. Bunlardan biri Emma’dan ayrılan Fahir’in barışma çağrısı, diğeri de Nuran’a fakülte yıllarından beri aşık olan verem hastası Suat’ın yalvarışlarıyla doludur. Mümtaz, Suat’ın kim olduğunu merak eder. Tanıdığı tek Suat, Macide’nin uzak bir akrabasının dengesiz, garip kocasıdır. Mektubun üslubundan da bu mektubun Suat’a ait olduğu şüphesi uyanır içinde. Daha sonra durumu öğrenmek için Macide’ye gider ve yanında kocasından dert yanan Suat’ın eşini bulur. Şüphesinden emin olur, bir yandan Fatma’nın hastalığı, diğer yandan bu mektuplar Mümtaz’da mutluluğunu engelleyen bütün insanlara karşı derin bir nefret uyandırır. Rastgele girdiği bir kafede Suat’ın metresiyle tartışmasına şahit olur. Nuran’ın evine gider. Onunla konuşursa her şeyin yoluna gideceğini düşünür. Hasta kızının başında bekleyen Nuran kararını çoktan vermiştir. Kendisinden teselli bekleyen Mümtaz’a ilişkilerinin bittiğini söyler.

4

Roman aktüel zamana, bir yıl sonraya Mümtaz’ın, Muazzez ve İclal’e rastladığı güne döner. Nuran’ın Fahir’le barışıp İzmir’e gideceğini öğrenen Mümtaz, aldığı haberin darbesiyle sarsılır. Eve döner hasta İhsan’ın başında bekler. Hasta ağırlaşınca doktor

aramak için dışarı gider. Bir askeri doktorla eve gelir, İhsan’ın durumu daha iyi olmuştur. Ancak Mümtaz, yaşadıklarının etkisiyle ağır bir bunalım içine düşer.

Romanın closing kapanışında İntihar eden Suat’ın hayali, İhsan’a alıp eve dönen Mümtaz’ın yanında belirir. Kendisiyle gelmesi koşuluyla Mümtaz’ın bütün üzüntülerinden uzaklaşacağını vaad eder. Ancak Mümtaz, çektiği acılara rağmen hayatta kalmayı kaderine katlanmayı tercih eder. Adamın avucundan benliğini kurtarmaya çalışır, mücadele eder. Mümtaz yere düşer, ilaç şişeleri kırılır. Eve döndüğünde yüzünde garip bir gülümseme vardır. Doğru adama koşmak, yarınki İzmir vapuruna yetişmek için hazırlanmak ister. Macide ve doktor, Mümtaz’ın ciddi bir bunalım geçirdiğini görürler. Radyo İkinci Dünya Savaşı’nın başlağını ilan eder.

Romanın Şahısları

Protogonist, Mümtaz, o edebiyat fakültesinde bir öğretim üyesi, aynı zamanda mekan ve zaman, insan üçlüsünde estetik manada bir seyirci, eşya ve nesnelere yeni bir nesne ilişkileri kuramı ile bakan, bunun yanında insanın duygularının ihtiyacı olan aşkın farkında bir kişiliktir. Şeyh Galip üzerinde çalışmaktadır. Tek boyutlu bir insan değil, beş duyusu aklı ve melekeleri birçok konu ile meşguldür, o kendinin ve yaşadığı toplumun terkibini sağlamaya çalışan bir karakterdir. Mümtaz bir arayışın insanıdır, yıkılmış imparatorluğun arkasından kurulan bir cumhuriyetin yeni bir insan tipini araması asıl romanın önemli yanıdır. Ama bir terkibe bir senteze varmış mıdır, bu romanın iyiden iyiye tahlili ile ortaya çıkacaktır. Mümtaz’ın hayatı nesnel olarak dokunduğumuz hayat ile, ruhumuzu besleyen aşkın, ve varlığın anlamı ve anlamlandırılması gibi, yaşadığımız toprakların tarihi, kültürel, mimari, musiki hayatının terkibi gayretidir. Ne yazık ki böyle bir terkibi ne o gerçekleştirdi, ne de ondan sonra gerçekleştirilebildi. Mehmet Kaplan derviş tipi, alp tipini anlatır, bu Cumhuriyet öncesi toplumun kendi şartlarında insan tipleri oluşturduğunu, kahramanların mayasını, hayatını yaptığını anlatıverdi. Ama Mümtaz bu alp ve kahraman tipi ile bürokrat insan tipini bir sentezleyemedi, Tanpınar önceden planı çizilmiş başı sonu belli ideolojik karakterli roman tipleri ve olayları çizmedi, o yaşananı resmetti. Aslında Mümtaz birçok unsurun önünde hangisinden ne kadar alacağını bilemeyen veya başaramayan kültürel ve dini, sanatsal armoniyi gerçekleştiremeyen bir tipti. Tipten karaktere geçmeye çalışır ama karakterin terkipte ve armonide kullandığı oranları ayarlayamayan tip ile karakterin nizada olduğu bir eşikte durmuştur. Bunun sancılarını romanda yaşar. Romana hakim olan hüzün, melankoli bir yere tutunamamış Türkün yeni dünyası ile yeni aydınının melankoli ve hüznüdür. Biz toplum olarak ürettiğimiz birkaç tip ki onlar hala toplumdadır, kendilerine yer edinmişlerdir, fakat bu edinilen yerin üstündeki insan bir ruhsal ve bedensel bir kıvam bulamamıştır. Birbirine savaş halindeki kaleler gibi bakan romantizmi ve sevgisi olmayan insan tipleri ortaya

5

çıktı. Mazide ılımlı bir tutum ile her türlü farklılıkla uzlaşan bir insan tipi yerine kendini güçlü hissettiğinde zulmü maksad haline dönüştüren bir tipler akışı ve sineması kazandık, aynı karakterleri dönüşümlü olarak görüyoruz ve duruşu nasıl olursa olsun insan saygısı olmayan, fikri derinliği olmayan slogan adamlar ürettik.

Fon şahıslar, romanda romanın temasını mesajını üstlenen şahıslar, onların dışında cereyan eden bir umumi hayatın ortasında dünyalarını inşa ederler. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında fon şahıslar vardır. Orhan, Nuri, Selim, Neyzen Emin Bey, Cemil bey, doktor, Nuran’ın annesi birer fon şahıstırlar. Romana zenginlik, çeşitlik katarlar.

Romanın tutarlı karakteri Mümtaz’dır. Kararlar, tutumlar ve aksiyonu olan karakterdir. Okuyucuya kılavuzluk eden, onu yönlendiren yazarın sözcüsüdür. Yazarın beklentilerine umutlarına cevap veren kişidir. Huzur romanında anlatıcı üçüncü şahıstır. Yani yazarın sözcüsü romandan biri değildir, diğer tutarlı karakter bazen İhsan’dır. İhsan Batıyı iyi bilen, kültürlü bir insandır. Mümtaz ise ondan etkilenen onun bilgisinden etkilenen biridir. Onun da hayata bakış açısı, görüşleri, düşünceleri tesirlidir.

Romanda sabit kişiliği olan Nuran’ın kızı Fatma’dır. Annesini Mümtaz’dan kıskanır, romanın sonuna kadar devam eder bu tutum. Freud’in odipüs kompleksine benzer bu tutum. Diğer değişmez kişiler, İclal, Muazzez, Nuran’ın annesi ve Yaşar’dır. İclal sürekli ayaklı gazete görevinde, Muazzez Mümtaz’a sevdalı, Nuran’ın annesi pasif bir şahıs, Yaşar ise sürekli ilaçlarla hayatına devam eden biridir.
Tanpınar’ın romanında Suat dejenere bir tiptir. Mizacı, karakteri, hayat görüşü ve davranışıyla romanın diğer şahıslarından çok ayrıdır. İhsan’ın anlatımına göre isyan duygusuyla doğan insanlardandır. Demonik bir tiptir, meleksi yanı kalmamış veya çok az bir demoniktir. Aslında roman da demonik bir romandır. Suat için mesut olmak imkansızdır. Kendini öldürmek bütün ömrünce hasretini çektiği bir harekettir. Sensüel, isyankar, ve hastadır.

Suat, sarhoş, sefih her türlü ahlak kurallarının dışında bir hayat sürer. Mecburiyetlerden hoşlanmaz, mutlak surette hür olmak isterse de bu da imkansızdır. Mümtaz’a yazmasını istediği bir hikayede sadece kendini seven, herkese karşı fenalık yapan; hayvanlara, insanlara, her şeye karşı zalim olan, hiç kimsenin saadetine tahammül edemeyen bir tiptir.

Problematik tip, ünlü yorumcu eleştirmen Lukacs’ın roman alanına getirmiş olduğu bir terimdir. Muayyen bir kadroyla sınırlandırılmaya çalışılan problematik kahraman özel kahramanlardır, romanların tezleri onların omzundadır. Onların çözmek istediği sosyal, ferdi ve siyasi olaylar ve düğümler vardır. Hem kendileri problem hem de problemleri çözerler. Mümtaz bir problematik kahramandır, romanın başından sonuna kadar birtakım olaylar ve insanlarla mücadele eder. Ve çözmek zorunda olduğu problemlerle karşılaşır. Bu tipler problemlerle huzurludurlar. Karmaşadan huzur bulurlar. Psikanalitik açıdan deha veya ona yakın insanlardır. Dehalar karmaşık kişiler ama kendilerini yöneten kişilerdir.

6

Romanda muhalif kişiler, romandaki gerilimleri yöneten, bir yerde tezleri karıştıran ama onların düzelmesi içini gerekli kişilerdir. Roman meleksi bir edebiyat değil, bir demonik edebiyattır, ona şeytanı unsurlar karışır, karıştırılır kötü adamlar tarafından, kahraman bu şeytansı unsurları ayıkladığı oranda sonucu iyiye bağlar. Bütün dini ve edebi fiktif metinlerde demonik yan vardır. Adem baba şeytana uyduğu anda meleksi tipten demonik tipe iner ve Cennetten indirilir, bütün hayatı bütün insanlara prototip olarak meleksi yanı ile demonik yanı arasında kavga ile geçer, demonik yanını kovan insan veya roman tipi tekrar cennetine döner. Bu dünya romanının gelişmez çizgisidir. Romanda Suat, Adile Hanım ve Fatma sürekli engeller çıkarırlar, onların tavırlar romanın tek düze olmaktan çıkarır.

Romanın aksiyonu yüksek frekanslı olaylardan oluşmaz, aksiyon Mümtaz ile Nuran’ın duygusal hayatında hafif eğrileri olan bir düzlüktür, hastalık ve çaresizlik, ümitsizlik, huzursuzluk gibi zihinsel vaka tipleridir aksiyonu yapan. Romanın tek olağan dışı aksiyonu Suat’ın intiharıdır. Huzur da iç aksiyon dış aksiyona hakimdir. Realist vakalardan oluşur aksiyon, vaka örgüsü de öyledir. Hayat Mümtaz’ın kafasındaki pembeliğe göre düzenlenemez, bunu romancı da olaylar ve sonuçla ortaya koyar. Hayat hiçbir zaman sonuçları önceden belirlenen bir dek düzeliğe sahip değildir. Tıpkı Huzur daki gibi. Romanın olaylar zincirinde önemli şeylerden biri ölüm biri de intihardır. Romanımızın kıvamını bulmamış iki önemli olayıdır ölüm ve intihar. Ruhsal açıdan tatmin olamayan aydın tipi ölümden korkar hatta intihar vadilerinde dolaşır. Bunu biraz da devrin ölüm karşısındaki tutumuna bağlamak gerekir. Bunu Tanpınar yazılarında daha farklı anlatır. Ölüm ebediyet vadisinin kapısıdır ama sadece dünyaya göre mutluluğu düşünen insanlar için bir kaostur.

Zaman

Tanpınar zamanı şiirlerinde ve romanında incelemiştir. Ne İçindeyim Zamanın şiiri zamanın hem felsefi hem de edebi bir yorumudur. Adalet Ağaoğlu, Tanpınar’ın Huzur’da parçalanmış zamanı anlattığını söyler. Romanlarında ise geçmişi yeniden postmodern bir şekilde gözler önüne serer. Ayrıca romanda geriye dönüşler ve yaşanılan şimdiye gelişler türünde zaman tasarrufları vardır.

Tanpınar Huzur romanını Mümtaz’ın bakış açısı ile anlatır. Bazan da Mümtaz’ı aşarak tanrısal bir bakış açısı kullanılır. Yorumlar daha sanatlı olarak verilir, bakış açısı içinde. Tanpınar’ın romanı ayrıntıların romanıdır, dikkati keskin olan romancı özellikle nesneler, olaylar ve insanlara mikroskobik gibi bir gözle bakar. Tanpınar’ın Huzur romanı durağan bir roman olduğu için çatışmalar statiktir. Aksiyon romanları gibi çatışmalar onda yoktur. Çatışma kahramanın psikolojisindeki kırılmalar ve hayal kırıklıklarında belirginleşir. Bunlar iç çatışmalardır. Tanpınar’ın romanında dekor resimdeki fon gibidir, umumiyetle dekor istanbul’a estetik gözle bakan romancı şairin gözlemleridir. Romanda bir zaman öğesi ise gece vaktidir. Gece romanda önemli bir zaman dilimidir. Romanın merak unsuru Mümtaz ile Nuran’ın arasındaki ilişkilerin geleceği konusudur. Romanda maske Mümtaz’dır, yazar kendini onun maskesinin altından ifade eder. Yazar ile Mümtaz arasında benzerlikler çoktur. Tanpınar’ın ruhu romanın kurgu ve

7

kanevasına yansımıştır. Tanpınar’ın romanları nehir roman roman flue olabilir, çünkü birbiri ile ilgili şahıslar vardır. Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Huzur nehir romanın parçalarıdır. Romanın yapısı az da olsa orantılı ve simetriktir. Fakat sonucu önceden belirlenen bir simetri değil, yaşanan hayata giydirilen bir gömlek gibi simetri.

Romanın teması ülkenin son yüzyılda karşılaştığı batılılaşma sorununun nasıl olacağı, insanların ve özellikle aydınların batı ve doğu karşısındaki tutumları, kimlik ve karakter sorunlarıdır. Onun batılılaşma sorunu karikatür değil bir yaşam tarzı, batılı değerlere önem vererek yaşamaktır. Tarihe, kültüre, sanata, sevgiye önem vererek bir kişilik kazanmak ve yaşamaktır. İki dünya arasında bir yerde nasıl durulması gerektiği konusu anlatılır, ama tam bir sentez olduğu söylenemez. Tanpınar’ın sentezinde duygusal ilişkiler kültür ve sanatın nisbi bir yeterliliğinin yanında sanatlı bir evren yorumu yoktur. İnsanlar koca kainat içinde kişisel hazlarının baskısında yaşarlar, daha çok bedene bakarlar, kainata semaya bakamazlar. İnsanın evren ile bir uzlaşma ve armonik bir bütünlük içinde olmasını anlatmaz. Yahya Kemal mektebinin en büyük eksiği evren yorumundaki yetersizlikleridir. Sanatsal duygularla yaşama ana evrenin sanatı karşısında suskunluk.

Huzur bir neslin prototipi olan Mümtaz’ın huzuru ararken düştüğü huzursuzluktur, çünkü aramayı büyük yapan aramak için alınan maddi manevi teçhizatın yeterliliği ve yetersizliğidir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.