Şahin Yılmaz Hoca: Risale-i Nur’u okumadan önce vaazda bağırır, çağırır, kızardık

28 Mayıs 2007’de vefat eden Şahin Yılmaz Hocaefendiyi rahmetle yad ediyoruz

Salih Okur-Cevaplar.org

Şahin Hoca ülkemizde daha çok Hilaliye Kur’an Kursları ve yetiştirdiği yüzlerce hafızla tanındı. Hocamız yerinde duramayan bir aksiyon insanı. 70 yaşında hep genç kalabilmiş bir bahtiyar. Aslen Erzurumlu olmasına rağmen “Akhisarlı Şahin Hoca” diye tanınıyor. Zira Manisa’nın bu ilçesinde 40 sene kırk dakika boş zaman geçirmeden hizmet etti.

Hocaefendiyi kısaca tanıtacak olursak, 1936’da Erzurum İspir’de dünyaya teşrif eder. Köyünde hafızlığını tamamladıktan sonra, 1950’de Erzurum’a Arapça tahsiline gelir. Buradaki hocaları; emekli Müftülerden Sakıp Danışman Efendi, Erzurum Müftü Vekili Osman Bektaş Efendi, Aşağımumcu Camii İmam Hatibi Muhammed Sıddık Efendi’dir.

1953’de şartlar gereği İstanbul’a gelen hocaefendi, burada değişik hocalardan okur. Ama bunların içinde en önemlisi meşhur Ermenekli Saffet Efendi’dir.

Hocazade olan Şahin Yılmaz’ın ideali, Kur’an’ın lisanı olan Arapçayı öğretip, bununla İslam’a hizmet edebilmektir. 1959'da asker olur, 1961’in Haziran ayında terhis olup köyüne döner. İmam Hatip Lisesi’nin 1. Devre imtihanlarına hazırlanır. 1962’de imtihanları bitirerek, 16 Eylül 1962’de daha önceden Ramazan vaizi olarak gittiği Akhisar’a gelir.

Burada çok sevilir, Akhisar eşrafının çabaları ile Hilaliye Eğitim Vakfını kurar ve hafız yetiştirmeye başlar. Bu eğitim kurumlarından bugüne kadar binlerce hafız mezun olmuş ve hocamız “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir” müjdesine mazhar olmuştur.

Biz kendisi ile Risale-i Nur etrafındaki sorulardan başlayıp, medrese yılları hatıralarına uzanan bir seyahat yaptık. Konuları tatlı tatlı sunuşuna doğrusu hayran kaldım.

Mülakatımızın ilk kısmını istifadenize arz ederken Şahin Yılmaz Hocaefendiye bir kere daha teşekkürü bir borç biliyorum.

***

Bu takdim Şahin Hocaefendi hayattayken kaleme alınmıştı. Hocamız 28 Mayıs 2007’de ircii emrine inkiyad ederek azim-i dar-ı karar olmuştur. Cenab-ı Hakkın rahmeti üzerine olsun.

DELİL DAVADAN DAHA AÇIK OLMALI Kİ, DAVAYI İSPAT ETSİN

Risale-i Nur ile Kelam ilmi kitapları arasındaki fark nedir?

Bu sual gerektiği biçimde cevaplanmalı. Verilecek cevaplara da önyargısız kulak verilmeli. Risale-i Nur’un diğer eserlerden, bilhassa kendi sahası olan ilm-i Kelam’dan farkını mukayese imkânına sahibim. Benim Risale-i Nur’dan istifademde şanslı taraflarımdan birisi de bu.

Ben medrese hocasıyım. Osmanlının son âlimlerinden istifade ettim. Ve benim medresede saham da ilm-i kelamdı. Yani istidat ve kabiliyetimin müsait olduğu zaman ve zemin orasıydı. Dolayısıyla, ilm-i kelamla ilgili medreselerde okutulan ilimlerin, o konudaki eserlerin tamamını okuduğum gibi, şerhlere ve bu konuda diğer kitaplara da müracaatta bulundum.

Bu çok geniş bir mevzu. Mukayese yapabilmemiz için, önce ilm-i kelamın marifetullahla, yani Allah’ın varlığını bilme ile ilgili delillerini, sonra Risale-i Nur’un delillerini ortaya koyalım.

Ben önce ilm-i kelamın marifetullah konusundaki delilleri hakkında kısa bir bilgi vereyim. İlm-i kelamın bu konudaki görüşleri bu zamanın insanını pek tatmin etmez. Zaten anlaşılması da zordur. Delil davadan daha muğlâktır. Bu tabirlerin çoğunu halk anlamaz, ancak işin erbabı anlar.

Hâlbuki delil davadan daha açık olmalı ki, davayı ispat etsin. İlm-i kelamın Allah’ın varlığı konusundaki dedikleri kısaca şöyledir; Bu mevcudat hâdistir, sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış bir şeyin bir yaratıcısının olması lazım gelir. Bu yaratıcı kendisi olamaz. Öyleyse bir yaratıcı olması lazım gerekir. Aynı zamanda mevcudatta illet-malul (sebep-sonuç) silsilesi ilâ nihaye devam etmez, bir noktada biter.

RİSALE-İ NUR’UN BEREKETİYLE BU AYETİN ŞÜMULÜNÜ ANLADIM

İlm-i kelamda Allah’ın varlığı ile ilgili delilleri bugünün insanının anlaması zor. Birliğine dair deliller de çok tafsil görmemiş. Mesela Allah’ın birliği ile ilgili delil, sure-i Enbiya’da

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ

“Eğer yer ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir” (Enbiya:21: 22) ayetidir.

Yer ve gök fesada gitmediğine göre Allah’tan başka ilah yoktur. Allah birdir. Delilin özeti bu. Ben, Risale-i Nur’un bereketiyle bu ayetin şümulünü anladım. Nasıl? Yer ve gök fesada gider deyince, hatırımıza gelen ilk mana; Yer ve gök. Gök nedir? Yıldızlar, ay, güneş. Yer nedir? Dağlar, dereler, ormanlar, vadiler. Bunlar fesada gider, nizam bozulur, düzen bozulur. Ama ayetin şümulü buna münhasır değil. Yer ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, hiçbir şey mahiyet-i asliyesinde kalmazdı demektir. Bütün bu varlıkların yaratıldıkları andan bu yana aynı özellikleri muhafaza etmeleri yaratıcının bir olduğuna delildir.

Bir de, ilm-i kelam’ın tarih boyunca muhatapları dinsizler değil ehl-i sünnet dışındaki guruplar (firak-ı dalle) olmuş. Onlara cevap vermişler. Mesela Sadeddin-i Taftezani Şerh-i Makasıd’da, Seyyid Şerif Cürcani Şerh-i Mevakıf’taki izahları gibi. Ben ayrıca Şeyhülislam Mustafa Sabri efendinin dört ciltlik Mevkıf-ul Akl adlı eserini mütalaa ettim. Onun da ilm-i kelam kitaplarından bir farkı yok, biraz daha geniş izahlı o kadar. Risale-i Nur öyle değil. Mesela Allah’ın varlığının ispatı çok farklıdır, sonra meleklerin varlığının ispatı. Ben diğer eserlerde meleklerin varlığının isbatı ile ilgili herhangi bir şey görmedim.

RİSALE-İ NUR MARİFETULLAHA DAİR DELİLLERİNİ KUR’AN TARZINDA SERDETMİŞTİR

Risale-i Nur Allah’ın varlığı konusunda nasıl bir yol izliyor? İman hakikatlerini nasıl izah ediyor?

Bediüzzaman hazretleri illet-malul gibi kelam meselelerine girmemiş. O, her bir şeyi bir sanat eseri olarak görmüş, onda tecelli eden sanatı ve ilahi isimleri müşahede etmiş.

Bunu da burada muhakkak vurgulamak istiyorum; Risale-i Nur Kur’an’ın hakiki bir tefsiridir. Onun niçin marifetullaha dair delillerini de Kur’an tarzında serdetmiştir.

Mesela bir eser gördüğünüzde kaç çeşit işçilikle bu eser vücuda gelmiştir, onu okuyabiliriz. Bir halıya baktığımızda iplik fabrikasını hatırlatır, boya fabrikasını hatırlatır, dokuma fabrikasını hatırlatır, bunun maddesi olan elyafı hatırlatır, yün ise koyunu hatırlatır, koyun ise merayı hatırlatır.

İşte biz de her şeye baktığımızda Cenab-ı Hakkın değişik esmasının tecellilerini hatırlarız. Mesela aynı bahçede, aynı topraktan gıda alan, aynı suyla sulanan, aynı güneşle ısınan ama tadları ayrı olan meyveler gösteriyor ki, bunlar kendi kendilerine olmuyor. Aynı topraktan ayrı ayrı şeylerin vücuda gelmesi bir harika kudretin ve bir rahmet-i ilahiyenin, bir hikmet-i Rabbaniyenin ihsanıdır, ikramıdır, icadıdır.

Risale-i Nur, eserdeki tecellileri nazara verir. Tecelli ne demektir? Oradaki sanatın, işin görüntüsü. Nezafet nedir? Kuddüs isminin görüntüsü. Ölçülü olma nedir? Adl isminin görüntüsü. Şekil nedir? Musavvir isminin görüntüsü. Eğer bir açılış varsa; yaprağın, gülün, çekirdeğin açılışı gibi, Fettah isminin görüntüsü. Bir rızk varsa Rezzak isminin görüntüsü. Bir ilaç varsa, Şâfi isminin görüntüsü. Tecelli bu demektir.

KÂİNAT DİLİNİN ALFABESİ DE RİSALE-İ NUR’DUR

Bediüzzaman hazretleri, Risale-i Nur’da, kâinatta böylece tecelli eden esma-i ilahiyeyi okutmaya çalışıyor. Her dilin bir alfabesi olduğu gibi Kâinat dilinin alfabesi de Risale-i Nur’dur.

Nebiyy-i Zişan(Sallalahu aleyhi ve sellem):

إِنَّ اللّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْماً. مِائَةً إَّ وَاحِداً. إنَّهُ وِتْرٌيُحِبُّ الْوِتْرَ. مَنْ خَفِظَهَا دَخَلَ الْجَنَّةَ

“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır? Kim onları ezberlerse, cennete gider” (Buhârî ve Müslim) buyuruyor. Cennete girmek bu kadar kolay mı? Bir insan doksan dokuz esma-i ilahiyeyi ezberler, zor bir şey değil. Bunu şöyle anlamak doğru olur; Mümin bu isimlerin manalarını öğrenir, sonra bu isimlerin kâinattaki tecellilerini müşahede eder. Her gördüğü şey bir esma-i ilahiyeyi hatırlatır. İsim müsemmasız olmayacağından dolayı Allah’ı hatırlatır. Böylece devamlı Allah’ı zikretmiş olur, huzur-u daimi kazanır. Böyle bir insan daima Allah’ın huzurundadır.

Bu hali kazanan bir insan bir günah işlediğinde kalbine bir mızrak saplanmış gibi ızdırap duyar, istiğfar eder, tevbe ile Allah’a iltica eder. Günahlar birikerek ruhta tahribata sebebiyet vermez. İşte Nurlar esma-i ilahiyyeyi ders vererek bu huzur-u daimi yolunu insana açar.

Risale-i Nur’da gördüğüm farklılardan birisi de, Bediüzzaman hazretleri -ruhu şad olsun- bütün hissiyatımızın hedefini tespit etmiştir. Pek çok şeyden ders almamız için ufkumuzu açmıştır. “Seksen bin zattan ders aldım” diyor. Seksen bin zatın kitabını okumuş manasında değil. Çok kitap okumuş ayrı mesele. Ama Bediüzzaman’ın ders almadığı bir şey yok. Tavuğun yavrularına bakmasından ders almıştır, horozun tavuklara çobanlığından ders almıştır, suyun donma esnasında demiri parçalamasından ders almıştır, sineğin kanatlarını temizlemesinden ders almıştır, çekirdeğin yerde yarılarak, çatlayarak bitmesinden ders almıştır. Ders almadığı bir şey yok.

RİSALE-İ NUR’U TANIMADAN ÖNCE BAĞIRIR ÇAĞIRIR, KIZARDIK

Risalelerle tanışmanız tebliğ yönteminize nasıl tesir etti?

Ben İmam Gazali’nin İhya’sını başından sonuna kadar okumuş ve ondan vaazlar etmiştim. 40 yıldan beri buradayım, 54 yıldan beri vaaz ediyorum.

Risale-i Nur’u tanımadan önce tarzımızda çok büyük yanlışlıklar vardı. Bağırır çağırır, kızardık. Bunların hiçbir faydası yok. Geçti onlar. Vaaz bir eğitim ve öğretim işidir. Bunda bağırıp çağırmanın bir faydası yok. Kavganın, gürültünün İslamiyet’te yeri yok.

Biz kıymetli bir meta satıyoruz. Bu satışımızın zemini çok müsait olmalıdır.

Ta ki, hissiyat hâkim olmasın. Akla hitap etsin, akıl da mutmain olsun. Onun için Üstad “Bu zamanın cihadı, manevidir” diyor.

Böyle bir inkâr asrı, asr-ı saadetten beri gelmiş midir? Ama bugün inkâr öldü. Küfrün belkemiği kırıldı. Artık bir Hıristiyan bile İslam’ı öğrenmek istiyor. Hıristiyanlığın satveti gitti, Hıristiyan’ın İslam’a karşı düşmanlığı, eğer anlatılırsa yok oluyor. Artık insanlar gerçeği öğrenmek istiyor, gerçeği! Teslis akidesine inanan Hıristiyanlar da azaldı artık. Kilisenin inadı bitti. Avrupa’da kiliseler cami yapılıyor. Müslüman’ı götürüyor kilisede ezan okutturuyorlar yahu, İslamiyeti anlattırıyorlar, bugüne gelmiştir artık.

İnkâr-ı ulûhiyeti meslek edinen Sovyet Rusya bitti. Onun için Üstad hazretleri; “Akla ve mantığa dayanan İslamiyet gelecekte hükmedecektir” diyor.

O DAVA BUGÜN BİR AĞAÇ GİBİ BÜTÜN DÜNYAYA YAYILMIŞTIR

Üstadı tanımak için nasıl bir yol takip edilmeli?

Üstadı tanıyabilmek için külliyatı okumak lazımdır. Külliyatı okumadan Üstad hakkında bir karar belirlemek yanlıştır. Bir ağacın kıymeti meyvesine bakar, taraveti meyvesindedir. Risale-i Nur bundan 70–80 sene önce Barla’da yazılırken, Risale-i Nur’un yayılmaması için bakkallara kâğıt bile sattırmıyorlarmış. Nurun ilk kâtibi Şamlı Hafız Tevfik ağabey yazarken yoruluyor, Üstad da devamlı “yaz kardeşim, yaz kardeşim” diye teşvik ederken, Tevfik ağabey içinden “yaz yaz kim okuyacak?” diye içinden geçirmiş, Üstad; “yaz kardeşim. Bütün dünya okuyacak” diyor. Bu o gün için mücerred bir davadır, bir çekirdektir. Ama o dava bugün bir ağaç gibi bütün dünyaya yayılmıştır, bütün dünya okuyor.

RİSALE-İ NUR ÜMMET-İ MUHAMMED’E BİR İHSAN-I İLAHİ, BİR LUTF-U RABBANİDİR

Risale-i Nurları okurken dikkatinizi en çok çeken yerler nelerdir?

Öncelikle şunu söyleyeyim, Risale-i Nur’un bütün bahisleri bakiredir, başka hiçbir yerde anlatılmamıştır. Ayrıca, bir mesele hakkında –meseleleri tamamıyla ihata ettiği için- “normal, salim hüküm şudur” diyor ve beyan ediyor. Diğer eserleri okuyoruz “filan şöyle demiş, filan şöyle demiş, filan şöyle demiş” hangisini alacağız şaşırıyoruz. Risale-i Nur’da böyle bir şey yok. Böyle olması da tabii, bir yetkiye dayanıyor. Mevzuları ihata etmiş, tümüyle kuşatmıştır. Üstad, okuduğu bütün ilimleri Risale-i Nur’da tatbik etmiştir.

Risale-i Nur ümmet-i Muhammed’e bir ihsan-ı ilahi, bir lutf-u Rabbanidir. Risale-i Nur’dan istifade etmemek bana göre bir eksikliktir. İnsan biraz merak sahibi olmalı. Ya, bu afak-ı âlemde sesi duyulan bu insan, bu kadar mahkemelerde, bu kadar sürgünde, bu kadar çile içerisinde ümmet-i Muhammed’e, böyle canhıraşane ağlayarak, sızlayarak, onların saadeti için her şeyini feda ederek ortaya koyduğu bu eser ve külliyat elbette okunmaya layıktır.

Ben Risale-i Nurla ilgili sempozyumlar vesilesi ile Fas’a, Ürdün’e, Malezya’ya gittim. Orada -Allah razı olsun- risalelerin Arapçaya tercümesi vasıtasıyla, istifade eden ilim adamlarını gördüm, samimiyetlerini müşahede ettim. Her biri sahasında söz sahibi bu ilim adamlarının Nurları okuduktan sonra renkleri değişmişti, âlemleri değişmişti.

Fas’ta Muhammed Hamis Üniversitesi’nde bir toplantı vardı. İki gün devam etti. Toplantının sonunda yaşlı bir zat dedi ki; “İki günden beri burada dinliyorum, ezildim, ezildim, ezildim. Can alıcı değil, can verilecek meseleler.”

Sorunuza gelirsek,1,9, 19, 20, 21, 24, 25,29, 30 ve 31. sözler.. Beni çok etkilemiştir. Mesela Ahzab, (33:72)

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاً

(Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi)” ayeti benim vaaz kürsüsünde ilk izah ettiğim ayet. Bu ayetin izahı için birçok tefsirler karıştırdım. 30. sözü okuduğum zaman, heyecandan yerimden yukarı fırladım.

RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN MANA-YI İŞARİSİ FERDLERDEN ZAMANIMIZDA BİR FERTTİR

Üstadın eserlerine Kur’an’dan işaretler çıkarması bazılarınca tenkit ediliyor. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

Önce, bu meseleyi Üstad hangi şartlarda ve ne zaman yazmış onu bilmek gerekiyor. Meselenin yazıldığı tarih 1935. O zamanların Türkiye’sini düşünün. 120 kişi, Eskişehir mahkemesine çıkarılıyor ve idamla yargılanıyor. Etrafındaki bu kadar masum insan, fakir, yoksul, çoluk çocuğu sahipsiz kalmış, teselliye muhtaç. İşte böyle teşvike çok muhtaç oldukları bir sırada bu mesele kaleme alınıyor.

Hem orda istinbat, istihraç ettiği söz nedir, ona dikkat lazım; Biz demiyoruz ki ayetin manası budur. Kur’an-ı Kerim Allah kelamıdır. Onun için Kur’an-ı Kerim’in birçok gaybi ihbarları vardır, işaretleri vardır. Mesela usul-i fıkıh ile ilgili Kur’an-ı Kerim’den birçok ahkâma işaretler çıkartılmıştır.

Kur’an’ın mana-yı işarisi var, İşari manalarının da tabakaları var. Risale-i Nur’da bu ferdlerden zamanımızda bir ferttir. Yahu, sineğin kanadını tanzimden gafil olmayan Allah (cc), insanların saadetine, Kur’an’ın feyziyle sunulan bu külliyatta işaret etmemesi, bu feyz-i Kur’aniyeden istifadeye işarette bulunmaması mümkün olamaz.

İşarette bulunması Kur’an’ın büyüklüğünün şanındandır, Kur’an’ın ulviyetinin şanındandır. Bunda garipsenecek bir durum yok.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Nur Talebeleri Haberleri