Tekfir, bir Müslümanı veya Müslüman kabul edilen birini küfre nisbet etmek; küfre girdiğini, kâfir olduğunu söylemektir. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
"Bir kimse, din kardeşine 'Ey kâfir!' dese, bu sebeple ikisinden biri muhakkak kâfirdir. Eğer dediği kimse kâfir değilse, söz kendi aleyhine döner."[1]
Bediüzzaman, kendi hareket tarzını “müsbet hareket” olarak ifade eder.[2] Bunun yansımalarından biri de tekfir meselesinde kendini gösterir. Mesela şöyle der:
“Said'i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de yine tevile çalışır.”[3]
Bazı Müslümanlarda gördükleri hatalar yüzünden onları tekfire yeltenen kimseler tarih boyunca hep olagelmiştir. Bunların delil olarak kullandıkları âyetlerden biri şudur:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[4]
Hz. Ali Sıffin savaşında hakemi kabul etti diye -haşa- Onu dahi tekfir eden bu zihniyet, problemli bir zihniyettir. Hâlbuki Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği gibi “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse…” ifadesi “Kim Allah’ın indirdiğini tasdik etmezse…” demektir.[5]
Üstteki âyetin devamında şu âyetlere de dikkat edilmesi gerekir:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[6]
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”[7]
Öyle görülüyor ki Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin bir kısmı kâfirdir, bir kısmı zalimdir, bir kısmı da fasıktır. Ama bazı kimselerin hem kâfir hem zalim ve hem de fasık olmaları mümkündür. Yani küfür, zulüm ve fısk özelliklerini kendilerinde cemetmişlerdir.
Öte yandan, Allah’ın hükümlerini uygulama imkânı olan ulü’l-emr, yani yetki sahibi kimseler eğer uygulamıyorlarsa elbette sorumludurlar, ilgili âyetin hükmüne muhataptırlar. Uygulayamamak ayrı, uygulamamak ayrıdır. Mesela günümüz şartlarında bir hâkim adam öldürme suçuna idam cezası veremez, ama mevcut kanunlar çerçevesinde verebileceği en ağır cezayı verir. Kur'ana göre hüküm verememesi, onu tekfire sebep olamaz.
Konunun ilginç örneklerinden biri, Bediüzzaman’ın Osmanlı şeyhülislamı olan Mustafa Sabri Efendi ile Moskova müftüsü olan Musa Carullah Bigiyef’in Muhyiddin İbn Arabî hakkındaki tartışmalarını ele alan şu ifadeleridir:
“Mustafa Sabri ile Musa Bekuf'un[8] efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Musa Bekuf'e nisbeten haklıdır, fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mu'cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür, fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden kavaid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zahiri dalalet ifade ediyor, fakat kendisi dalaletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olmaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış.”[9]
Muhyiddin İbn Arabî, tarih boyu tartışılan bir şahsiyet olmuştur. Bediüzzaman, burada da görüldüğü üzere onu methetmekte, hatta kendisini “İslami ilimlerin bir mu'cizesi/ harikası” olarak görmektedir. Ancak İbn Arabi’nin bazı cümleleri eskiden beri ehl-i sünnet âlimlerince çeşitli dozajlarda tenkit edilmiştir. Bediüzzaman’a göre de Muhyiddin İbn Arabi’nin bazı ifadeleri sıkıntılıdır, görünüşte dalalet ifade etmektedir, fakat kendisi dalaletten uzaktır. Çünkü “Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olmaz.”
Muhyiddin İbn Arabi mesela “velayet nübüvvetten üstündür” demiştir. Bundan muradı velinin peygamberden daha üstün olduğunu söylemek değil, her peygamberin velayet yönünün risalet yönünden daha üstün olduğunu ifade etmektir.[10]
Konunun bir başka örneğini, Hz. Ali’nin halifeliği döneminde ve devamında meydana gelen olayları yorumlamada görebiliriz. Şia, bu olaylarda Hz. Ali’nin karşısında yer alanlara sert bir üslup kullanmakta, zaman zaman tekfire kadar gitmektedir. Bediüzzaman, mezkûr olayları şöyle değerlendirir:
“Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstahak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer'î yok, hiç zararı da yok. İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beyt'in Eimme-i İsna Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenit olan kanun-u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler; menfaatsiz, zararı var demişler.”[11]
Yani, böyle durumlarda muhataplarla alakalı olarak mutlaka “kâfirdir” diye hüküm vermemiz gerekmez. İsabet bile edilse bunun bir sevabı yoktur. İsabet etmeme durumunda ise büyük bir vebal söz konusudur. Eğer tekfirse, bunun en ileri şeklini Hariciler yapmaktadır. Öyle ki İslam kahramanı olan Hz. Ali’ye bile -haşa- “kâfirdir” demektedirler.
Bediüzzaman, tekfirin bir başka cihetine şöyle temas eder:
“…Meselâ, demiş “bu şey küfürdür.” Yani o sıfat imandan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise masume ve imandan neş'et ettikleri gibi, imanın reşehatına da haize olan başka evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakînen biline. Zira başka sebepten de neş'et edebilir. Sıfatın delaletinde şekk var. İmanın vücudunda da yakîn var. Şekk ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!”[12]
Misal olarak “Müslümana sövmek fâsıklıktır, onunla savaşmak küfürdür"[13] hadisine bakabiliriz. Üstte temas ettiğimiz Hz. Ali devri olaylarında tam da bunu görebiliriz. İki taraf da Müslüman olmakla birlikte hem birbirlerine kötü sözler söylemişler hem de birbirleriyle savaşmışlardır. Bu durumda bazıları üstteki hadisten hareketle kendi tarafını hakiki Müslüman görüp diğer tarafa “kâfir” damgası basabilir. Hâlbuki bu hemen bir anlık heyecanla kolayca söylenecek bir ifade olmamalıdır. İşte Bediüzzaman buna dikkat çekmekte, vasıf olarak kâfir olmakla şahıs olarak kâfir olmanın arasını ayırmaktadır.
Benzeri bir durumu şu hadiste görebiliriz:
"Münafığın alameti üçtür:
1-Konuştuğunda yalan söyler
2-Va'dini yerine getirmez.
3-Emanete hıyanet eder."[14]
Hâlbuki bir başka hadiste, bu üçüncüye bir dördüncü özellik eklenir: "Hasımlaştığında zulmeder" denilir ve devamında şu hususa dikkat çekilir: "Her kimde bu dört özellik bulunursa, tam bir münafıktır. Kimde de bunlardan herhangi bir haslet olsa, o kimse münafıklıktan bir özellik taşıyor demektir."[15]
Münafıklığı “İtikatta münafıklık ve amelde münafıklık” olarak ikiye ayırdığımızda mesele hallolacaktır. Eğer nifak akideye ait ise, küfürdür. Bunun dışında olan şeye dair ise, günahtır.[16]
İşte, bu nokta gayet mühimdir. Yalan söyleyen birini gördüğümüzde “bu münafıktır!” dememiz acele verilmiş bir hüküm olur. Münafıklıktan bir alamet taşımakla, münafık olmak elbette bir değildir. Münafıklıktan bir alamet taşıyan günahkâr mü'min olur. Münafık ise, kâfirden daha beter bir haldedir. "Münafıklar, Cehennemin en alt tabakasındadırlar" ayeti böyleleri içindir.[17]
Tekfirde cesur olanlar daha çok Haricilerdir. Bunlar, Hazreti Ali döneminde meydana gelen Sıffin savaşından sonra ortaya çıkan bir ekoldür. Hz. Ali ve Muaviye taraftarları arasında meydana gelen bu savaşta, Muaviye taraftarları mağlup olacaklarını anlayınca mızraklarının ucuna Kur’ân sayfaları takarlar, "aramızda Kur’ân hakem olsun" derler. Bunun üzerine çatışmalar durur, görüşmeler başlar.
İşte bu "hakem olayından" sonra bir kısım insanlar "sen insanları hakem olarak kabul ettin. Hâlbuki hüküm ancak Allah’ındır" diyerek Hazreti Ali’nin saflarından ayrılırlar.[18] Bunlara "Hariciler" denir.
Hariciler “Hüküm ancak Allah’ındır” cümlesini slogan haline getirirler. Hatta bir gün Hazreti Ali halka hitap ederken haricilerden biri kalkar, "Ey Ali! Allah’ın dinine insanları ortak kıldın. Hüküm ancak Allah’ındır" der. Bunun üzerine diğer Hariciler de "Hüküm ancak Allah’ın!", "Hüküm ancak Allah’ın!" diyerek slogan atarlar. Hazreti Ali buna mukabil şöyle der: "Hak bir söz. Fakat bununla batıl murat ediliyor."[19]
Hazreti Ali, İbn Abbas’ı haricilere elçi olarak gönderir. Onlar "Hüküm ancak Allah’ın!" dediklerinde İbn Abbas şöyle söyler:
"Evet, hüküm ancak Allah’ın. Fakat Allah karı-koca arasındaki geçimsizlikte hakem tayinini istemiştir.[20] Keza, ihramlı iken avlanan hakkında yine hakem tayin etmiştir.[21] Dolayısıyla karı-koca ve av meselesinde hakem tayin etmek mi önce gelir, yoksa ümmeti ilgilendiren bir mesele mi daha önceliklidir?"[22]
Ülkemizde “ben Hariciyim” diyen bir kimseye rastlamayabiliriz. Ama zihniyet olarak bunu taşıyan kimseler, sayıca hiç de az değildir. Böyleleri, Bediüzzaman’ın “dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan”[23] diye tarif ettiği kimselerdendir.
[1] Müslim, İman, 26
[2] Nursi, Emirdağ Lahikası II, s. 240
[3] Nursi, Şualar, s. 423
[4] Maide, 44
[5] Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 367
[6] Maide, 45
[7] Maide, 47
[8] Risaleler Osmanlıca yazılmıştır. Günümüz harfleriyle basılırken Bigiyef, Bekuf olarak okunmuştur. Yani bu yazılışta bir okuma hatası söz konusudur.
[9] Nursi, Lem'alar, s. 273-274
[10] Bkz. Kadir Özköse, Ahmet Ögke vd., Tasavvuf, Grafiker Yay. Ankara 2012, s. 441
[11] Nursi, Emirdağ Lâhikası - I, s. 205
[12] Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 144-145
[13] Buhârî, Îmân 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, Îmân 116. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 51, Îmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbni Mâce, Mukaddime, 7, 9, Fiten 4
[14] Buharî, Şehâdât, 28; Müslim, İman, 107; Tirmizi, İman, 14
[15] Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 106; Tirmizi, İman, 14
[16] Bkz. Kılıç, s. 142-143
[17] Nisa, 145
[18] Muhammed b. Abdulkerim Şehristani, el-Milel ve'n-Nihal, Tashih ve Ta'lik: Ahmed Fehmi Muhammed, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1992, s. 106-07; Ebu'l- Hasen Eş'ari, Makâlâtu'l-İslamiyyîn, Mektebetu'l- Asriyye, Beyrut, 1990, I, 167-168
[19] Şerif Radi, Nehcü’l- Belâğa, Müessesetü’l- Mearif, Beyrut. s. 163. Şehristani, s. 107 (dipnotta).
[20] "Eğer karı-koca arasının açılmasından korkarsanız, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin" ayetine işarettir. Nisa, 35.
[21] Maide, 95
[22] İbn Kayyim, I, 163
[23] Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 437