MEŞVERET
Meşveret, gerek ferdi gerekse toplu halde yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır. Şûra ve istişare kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.
ŞÛRA, KUR'AN’DAKİ 114 SUREDEN BİRİ
Kur'an-ı Kerim, 114 sureden meydana gelmiştir. Bu surelerden bir tanesinin adı "Şûra Suresidir."
Kur'an-ı Kerimde meşveret konusuna girebilecek pek çok ayet vardır. Şu iki ayet ise, doğrudan doğruya meşveretle alakalıdır:
1- "Onların aralarında işleri şûra iledir." (Şûra, 38)
2- “… (Ey Peygamber!) Yapacağın iş hususunda onlarla meşveret et...” (Âl-i İmran, 159)
Bu ikinci ayet, Uhud savaşı sonrası nazil olmuştur. Esasen Rasulullah savaş öncesi meşveret etmiş, "Şehirde müdafaa savaşı yapılması" şeklinde görüş belirtmişti. Ekseriyet meydan savaşı isteyince, onların görüşüne göre hareket emri verdi. İsteseydi, şûranın bu kararını lağvederdi. Fakat O, bunun arkasındaki elem, zarar ve savaş kurbanlarını az-çok bilmekle beraber bu kararı uyguladı. Çünkü meşveret esasının yerleşmesi, İslâm cemaatinin talimi ve ümmetin terbiyesi, günlük zararlardan çok daha mühimdi.
Çocuk düşüyor diye yürüme faaliyetinden alıkonmamalıdır. İslam ümmeti dahi, İslâmî esasların o ilk yerleşimi döneminde düşe kalka dosdoğru yürümeyi öğrenecektir. Devamlı direktiflerle yönlendirilen ve kendisine serbest hareket imkânı verilmeyen bir çocuk, gelişimini tamamlayamaz.
Meşveret emrinin peşine "Kesin karar verdiğinde ise, Allah'a dayan" denilmesi, işin uygulama yönüyle alakalıdır. (Âl-i İmran, 159) Karar verilmişse, artık hemen uygulama safhasına geçilmelidir. Tereddüt olmamalı, emin ve kararlı bir şekilde, meşveret kararları uygulanmalıdır.
Ebu Hüreyre (ra.) şöyle der: "Ben, Rasulullahtan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim." (Tirmizi, Cihad, 35)
MEŞVERET VE İSTİBDAD BİRBİRİNE ZIT ŞEYLER
Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye adlı eserinde İslam dünyasının altı önemli hastalığına dikkat çeker. Bunlardan biri de "istibdad-ı mütenevvi" yani çeşit çeşit istibdattır. Bunun tedavisinde ise meşvereti nazara verir.
MEŞRUTİYET – MEŞVERET İLİŞKİSİ
“Evet, meşrutiyettir, her şeyde meşveret hükümfermadır.” (Muhakemat, s. 23)
Bediüzzaman, Osmanlı sultanlarını hayırla yâd eder. Ama sistem olarak saltanatı istibdada müsait görür. 1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyet ile parlamenter sisteme geçilmesini hayırlı bir olay olarak değerlendirir.
CUMHURİYETİN ESASLARINDAN BİRİ
"Cumhur" kelimesi "ekseriyet" anlamında Arapça asıllı bir kelimedir. Bediüzzaman, Meşrutiyet sonrasında kurulan Cumhuriyetin de en önemli esaslarından birini meşveret olarak görür:
"Cumhuriyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibaretttir…” (Hutbe-i Şamiye, s. 88)
GÖRÜŞ BEYAN ETME HÜRRİYETİ
Bediüzzaman, Münazarat isimli eserinde iman ile hürriyet arasındaki münasebeti şöyle ifade eder:
"İman ne kadar ziyade olsa, hürriyet o derecede parlar!"
İnsanın kabiliyet tohumları hürriyet yağmuru altında gelişir, neşv ü nema bulur. Meşverette yer alan fertler kendilerini bu noktada rahat hissetmeli, büyüklere olan hürmetleri görüşlerini beyan etmelerine engel olmamalıdır. Mesela, Hz. Peygamber en büyük insan iken, sahabeler Onun yanında rahatça görüş beyan edebiliyorlardı. "Ya Rasulallah, şayet bu vahiyle size bildirilmemişse biz şunu teklif ediyoruz" diyebiliyorlardı. Mesela Bedir Savaşı öncesi, orduya yerleşme emri verdiğinde, ashabtan Hubab Bin Münzir söyle der: "Ya Rasulullah, buraya yerleşmemiz, Allah'tan bir vahiyle midir? Yoksa sizin düşünceniz midir?”
Rasulullah, kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Rasulullah, bu görüşten memnun kalır ve o doğrultuda hareket emri verir. (İbn Hişam, II, 272)
MEŞVERETIN GÜCÜ
Dinde ve hayatta karşılaştığımız meselelerde zaman zaman farklı görüşler ve kanaatler ortaya çıkar. Ama meşveret yapıldığında genel bir kanaate ulaşılabilecektir. Bediüzzaman şöyle der:
“Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir şeyhülislâm’ın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.” (Sünuhat, s. 34)
MEŞVERETTEKİ KUVVET
Meşveret, kolektif bir akıl ve kolektif hareketi netice verdiğinden, meşveretle iş yapanlar kendi güçlerinden çok daha fazlasını başarırlar:
“Ve on adamın hakikî ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor.” (Hutbe-i Şamiye, s. 60 63)
MÜNAKAŞASIZ MEŞVERET
“Şimdi siz, mabeyninizde münakaşasız bir meşveret ediniz.” (Şualar, s. 327)
Meşverete katılanların zaman zaman karşılıklı tolerans ve hoşgörü ölçülerini aşarak birbirleriyle tartıştıkları olur. Ama bu tarz meşveret, pek de verimli olmaz. Meşverete gelenler manen yara alırlar, aralarındaki muhabbet ve uhuvvet ciddi zarar görür.
KIT’ALARIN MEŞVERETİ
“Nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ...” (Hutbe-i Şamiye, s. 61)
Meşveret sadece iki kişi, cemaat meseleleri gibi dar alanlarla sınırlı bir olay olmayıp, bütün insanlığı ilgilendiren meseleleri de çözmenin, problemleri halletmenin doğru ve isabetli şeklidir. Günümüzde milletler arası bazı meşveretler, topyekûn insanlığın problemlerini ele almaktadır. Hacc ibadetini bu yönüyle de değerlendirmek gerektiği kanaatindeyiz. Zira hacc, dünya Müslümanlarının yıllık kongreleri gibidir.
Bediüzzaman şöyle der:
“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslamiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyyedir.” (Hutbe-i Şamiye, s.60)
MEŞVERET HEYETİNİN ÖZELLİKLERİ
Meşveret heyeti, sıradan kimselerden meydana gelmez, "ilim, salahat, maharet, metanet…" gibi bazı nitelikleri taşıyan kimselerden meydana getirilir. Aşağıdaki ifadeler, bir yönüyle meşveret heyetinin özelliklerinden bazılarını ifade eder:
“Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış
-Az mütehassis,
-Sağırca,
-Metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder.” (Sünuhat, s. 33)
Yani, meşveret heyeti
-Çok hassas, hemen her şeyden etkilenen bir yapıda olmamalıdır.
-Her söyleneni duymamalıdır.
-Metin olmalı, zorluklar karşısında sarsılmamalıdır.
MEŞVERETTE MUHATAPLARA ÖNEM VERMEK VARDIR
Bediüzzaman, istese "şunu şöyle yapın" der ve talimatı da yerde kalmaz, mutlaka yerine getirilirdi. Ama O, meşveretle hareket etmeyi tercih etmiştir:
“Kardeşlerim; ben bunu böyle münasip gördüm, sizlerin meşveretine havale ediyorum.” (Emirdağ L, s. 17)
MEŞVERET RAHATLATIR
İnsan, şahıs itibarıyla ne kadar güçlü olsa da bütün olayların üstesinden gelmesi, hemen her meseleyi kendisinin bizzat halletmesi mümkün değildir. İş bölümü yaparak ve meşveret ile işleri yürütmek insanı her yönden rahatlatır:
“Sen nasıl dünya işlerinde hasları tevkil ettin, erkânların meşveretlerine bıraktın ve isabet ettin..." (Şualar, s. 493)
MEŞVERET DAĞINIKLIKTAN KURTARIR
“Meşveret-i şer’iye ile re’ylerinizi teşettütten muhafaza ediniz." (Kastamonu L, s. 236)
"Meşveret-i şer’iye", dinin belirlediği ölçüler çerçevesinde yapılan görüş alışverişidir. Tek tek fertler her zaman kararlarında isabetli olmayabilirler, istikametli hareket edemeyebilirler, ama meşveret sonucu varılan kararlar daha isabetlidir, yapılacak icraat daha istikametlidir.
MEŞVERET, NİZAI GİDERİR
“Medar-ı niza’ bir mes’ele varsa, meşveret ediniz.” (Kastamonu L. s. 234)
Hz. Peygamberin hane-i saadetinde bile bazan nazlanma tarzında problem yaşandığı olmuştur. Çünkü farklı görüş ve kanaatlere sahip olmak, beşerî bir realitedir, insanların bundan tamamen kurtulabilmesi mümkün değildir. Bununla beraber, birlikte yürümek de lazımdır. Kabiliyetli ve kapasiteli insanların diğerleriyle beraber yürümesini başarabilmesi gerekir.
Herkes kendi köşesinde kaldığında problemler halledilmez. Ama bir araya gelip meseleler konuşulduğunda ortak bir noktaya gelebilmek mümkündür. Nice problemler vardır ki bir araya gelinemediğinden çözülememiştir. İnsaf düsturuyla bir araya gelen kimselerin ise, çözemeyecekleri bir problem yoktur.
Her meselenin hemen bir meşverette bütünüyle halledilmesi beklenilmemelidir. Ama meseleler sıraya konulduğunda birer birer halledildiği görülecektir.
AKIL İLE MEŞVERET
“Aklıma döndüm, hakikatten sordum: "Bu hayal nedir…?” (Lem’alar, s. 274
İmam Gazali, vücudu bir ülkeye benzetir. Ruh, vücut ülkesinin sultanıdır. Akıl ve nefis ise birer danışmandır. Akıl iyi bir danışman, nefis ise kötü bir danışmandır. Bazıları fetvalarını nefisten alırlar. Ama esas olan, dinin nuruyla aydınlanmış münevver aklın fetvasına müracaat etmektir.
ZAMANLARIN TARİH VASITASIYLA BİRBİRİYLE MEŞVERETİ
Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiyede, “Zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti”nden söz eder. Kur'an-ı Kerimin üçten birisi önceki milletlerin ibretlik kıssalarıdır. Dolayısıyla, meşverette yer alan kimselerin tarihi iyi bilmeleri kendilerine engin ufuklar açacak, dar zaviyeden bakmaktan kurtaracaktır.
MEŞVERET, ŞAHS-I MANEVİNİN FİKRİDİR
“İçinizdeki şahs-ı manevînin fikrini, o meşveretle bildirir.” (Kastamonu L. s. 130)
Meşveret heyeti toplanıp karar aldıklarında, alınan karar her ne kadar birinin veya birilerinin fikri de olsa, artık o şahs-ı manevinin kararı sayılır. Dolayısıyla, alınan kararı "falanın veya falanların görüşü" şeklinde anlatmak uygun değildir.
MEŞVERETİN HAKKINI EDA ETMEK
“…Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: Onun ile teşrik-i mesaî etme…” (Mektubat, s. 277)
Kendisine herhangi bir konuda danışılan, fikri sorulan biri, o konudaki bilgi ve tecrübesini paylaşmalıdır. Mesela, "Ben falanla ticarî ortaklık düşünüyorum, onu nasıl bilirsin?" diye sorulduğunda, şayet o kimsenin ticari yönünde problemler varsa "Şöyle şöyle problemleri vardır" demesi gerekir.
Bediüzzaman, Münazarat'ta şöyle der:
“Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir."
MEŞVERETİ İNCİTEN DURUMLAR
Meşveretlerden genelde iyi neticeler alınsa da bazan da "havanda su dövüldüğü" ve bir sonuca varılamadığı görülür. Bunun pek çok sebepleri olabilir. Aşağıdaki ifadeler bunlardan bir kısmını anlatmaktadır:
- Cehalet ağa
- İnad efendi
- Garaz bey
- İntikam paşa
- Taklid hazretleri
- Mösyö gevezelik. (Münazarat, s. 13)
Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:
1- Meşverette yer alan kimse, hangi konuda meşveret ediliyorsa o konuda bilgi sahibi olmalıdır. Konunun cahili olanlarla sağlıklı bir meşveret yapılamaz.
2- Meşverette yer alanlar meselelerini inatla değil insafla görüşebilmelilerdir. Yoksa inatla "kendi doğrularını savunmak" hatada ısrar etmek olabilir.
3- Art niyetle yapılan meşveretlerden sağlıklı sonuçlar alınmaz. "Neticesi önceden belli" meşveretler ekseriyetin görüşünü yansıtmaktan uzaktır.
4- Meşveret heyetinde yer alan kimseler farklı meşrep ve mesleklerden olabilirler. Zaman zaman aralarında problemler yaşamış da olabilirler. Bu durumda, bu kimseler meşverette "intikam duygularıyla" hareket ederlerse isabetli görüşler sunamazlar veya farklı meşreplerden gelen isabetli görüşleri destekleyemezler. Bu ise, meşveretin ruhuna aykırı bir durumdur.
5- Taklit, delil olmaksızın bir sözü kabul etmektir. Bu tür taklit, mühim bir şahsiyet zaafıdır ve gerçeğe ulaşmaya büyük bir engeldir. Esas olan, taklit değil, tahkiktir. Yani inceleyip araştırarak bizzat gerçeğe ulaşmaktır. Körü körüne taklit içinde bulunanlar kimliksiz, şahsiyetsiz bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar. Kendi başlarına karar veremezler. Kendi akıllarını kullanamazlar.
Taklidi reddeden bir dinin mensupları arasında, körü körüne taklit hastalığının olmaması gerekir. Fakat her nasılsa, özellikle cehaletin hâkim olduğu çevrelerde, Müslümanlarda da bu tür taklit görülmektedir. "Ağam bilir." "Falan zat söylüyorsa doğrudur." "Liderim söylemişse doğru demiştir." şeklindeki yaklaşımlar, gerçeklerin örtülmesini netice verir. Zira İslâm'da peygamber dışında hiçbir şahsın masumiyeti söz konusu değildir. Her insan yanılabilir ve hata edebilir. Gerçekten büyük olan zatlar, hiçbir zaman kendilerini hatalardan uzak görme ve gösterme cihetine gitmezler. Bir kusur işlediğinde veya yanıldığı ortaya çıktığında, bunlar hemen tevbe ile hakka yönelirler. Yanlışta ısrar yanlışını yapmazlar.
Bediüzzaman şu hatırlatmada bulunur:
"Hiçbir müfsid ‘ben müfsidim’ demez, daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor." (Münazarat, s. 48-49)
6- Meşverette yer alanlar gerçekten faydalı gördükleri fikirleri rahatça söyleyebilmelidirler. Ama meşverette görüşülen konularda söz söyleyecek yeterli bir alt yapıya sahip değillerse, sırf "konuşmuş olmak için konuşmak" tarzında söz hakkı almak uygun değildir. Bu şekilde konuşan biri hem gevezelik yapmış olur hem de katılanların vakitlerini zayi eder.