7- Anarşi
Anarşi, 1969 üniversite öğrenci hareketleri sonunda Türkiye'nin kullanmaya başladığı kelimelerden biridir.
Şu ifadeler, Türk Milletinde devam edecek bir fitneyi gösterir:
"Türk unsurunda ebedi kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet o iki kuvvet ile oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir."[1]
"Sağ sol olayları", "Türk Kürt meselesi", "Alevî Sünnî ayırımı" ve şimdilerde alevlendirilmek istenen "laik anti laik" taksimi, üstteki cümlenin görünümlerindendir. Güçlü bir Türkiye istemeyen dış güçler, bu gibi ayrımlarla fitneyi körüklemekte, anarşiyi desteklemektedir.
Bazı idarecilerin bilerek veya bilmeyerek yaptıkları yanlış icraatlar, böyle fitnelerin uyanmasına vasat hazırlamıştır. Bediüzzaman, 1947 lerde idarecilere şu hatırlatmaları yapar:
"Efendiler! Siz ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur'la uğraşıyorsunuz? Kat'iyen size haber veriyorum ki, ben ve Risale-i Nur, sizinle değil, mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü Risale-i Nur ve hakiki şakirtleri, elli sene sonra gelen nesl-i atiye (gelecek nesle) gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyorlar.
(...) Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i atinin biçareler kısmını dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilemez.
Evet, eski terbiye-i İslâmiye'yi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'anât-ı milliye ve İslâmiyye'ye (milli ve İslâmi geleneklere) karşı yüzde elli lakaytlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmareye tabi olup, millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen menettiği gibi; Risale-i Nur'u, hem şakirtlerini bu zamana karşı alakalarını kesmiş. Hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok.”[2]
Bu ikazlara kulak verilmiş midir? Tam anlamıyla kulak verildiği söylenemez. Zira bu anarşi ve terörü ülkemiz yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir.
Bediüzzaman, Felak Suresi'yle ilgili bir yorumunda şunları söyler:
“(Ğasikın iza vekab) Mîlâdî 1971 olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. 20 sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak."[3]
1971, gerçekleşen bir muhtıradan sonra ülkemizde anarşinin tekrar tırmanmaya başladığı yılların başlangıcıdır.
8- Mezarının Yıkılması
Bediüzzaman, ömrünün sonlarında neşrettiği mektuplarda kabrinin gizli olmasını vasiyet eder.
"Benim kabrimi gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum."[4]
"Ben de Risale-i Nur'daki azamî ihlası kırmamak için o ihlasın sırrıyla kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum... Dünyada beni sohbetten meneden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle, beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men'etmeye mecbur edecek."[5]
1960’da (hicri 1379’da) Urfa'da vefat eder. Halilurrahman dergâhına defnedilir. Talebeleri hayret içindedirler. Çünkü o güne kadar Bediüzzaman'ın her dediğinin çıktığını görürlerken, kabrinin bilinmemesi meselesi çıkmamıştır. Her gün, binlerce insan, kabrini ziyaret etmektedir. İşin sırrı 27 Mayıs İhtilali'yle ortaya çıkar. İhtilal hükümetinin emriyle, 12 Temmuz 1960’da gece yarısı Bediüzzaman'ın kabri parçalanır. Na'şı bir uçakla Isparta istikametine götürülür.[6] Talebeleri o zaman Bediüzzaman'ın vasiyetini ve şu sözlerini daha iyi anlarlar:
"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Saîd'den yetmiş dokuz emvat, baâsam âlâma
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâma."[7]
9- Risale-i Nur Hizmetleri
Bediüzzaman, yazmış olduğu tefsirle bir ekol meydana getirmiş, büyük İslâmî hizmetlere vesile olmuştur.
1930’larda Barla'da sürgünde bulunduğu sırada, bir talebesinin rüyasını tabir ederken şöyle der:
(...) O cemaat telsiz aletlerin ahizeleri hükmünde bütün dünyaya ders işittirmek istemek hikmeti ise; inşaallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de ilerde tevfik-i İlahî ile birer şecere-i âliye (yüksek birer ağaç) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.”[8]
Bir rüya dolayısıyla yapılan bu tabir, günümüzde gerçek olarak tecelli etmiştir. Ekilen nur tohumları, Türkiye'nin hemen her yerinde çiçek açtığı gibi; âlem- İslâm'ın, hatta insanlık âleminin pek çok yerlerinde meyvesini vermiştir.
1944 Denizli hapsinde, pek çok talebesiyle birlikte bulunan Bediüzzaman, talebelerine şu müjdeli mesajı gönderir:
"Merak etmeyiniz! O nurlar parlayacaklar!"[9]
1947’lerde Afyon Emniyet Müdürü'ne yazdığı mektubunda ise şunları der:
"Size kat'iyyen ve çok emarelerle ve kat'î kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, âlem-î İslâm'a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak. Mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir."[10]
Nitekim 1980’li yılların ortalarında, bu eserlerin serbestiyeti resmen i'lan edilmiş, hatta devletin kütüphanelerine takımlar halinde alınmıştır. Devlet, bu eserleri okuyanlarla uğraşmak yerine, istifade etmek ferasetini göstermeye başlamıştır. 24 Şubat 1993 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda Bediüzzaman Said Nursî’ye iade-i itibar konusu görüşülüp kabul edilmesi, güzel bir gelişme olmuştur.
Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, Meclis bu kararıyla aslında kendisine iade-i itibar yapmış, tek parti döneminin bir ayıbını silmiştir. Yoksa Bediüzzaman'ın iade-i itibara ihtiyacı yoktu. O, sağduyu sahibi halkımızın gönlünde itibarını hep korumuştur ve korumaya devam edecektir. Hakkında verilen iade-i itibar kararı, kilisenin "dünya dönüyor" dediği için idama mahkûm ettiği Galile'yi (ö. 1642), geçtiğimiz yıllarda beraat ettirmesi gibi bir şeydir.
Özellikle Risale-i Nur eserlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca basılması, üstteki mananın en bariz tezahürlerindendir. 24 Ocak 2014 tarihinde ilk olarak kendisinin İşaratu’l- İ’caz eseri basılmış, ardından diğerleri de basılmaya devam etmiştir. Fikirlerinden dolayı hapse atılan, sürgüne gönderilen bir zat, neticede devlet aklı tarafından da anlaşılmış, kendisinden ve eserlerinden istifadeye çalışılmıştır.
[1] Nursî, Mektubat, s. 439
[2] Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 21-22
[3] Nursî, Şualar, s. 269
[4] Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 204
[5] Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 204
[6] Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Saîd Nursi, s. 431
[7] Nursî, Sözler, s. 694
[8] Nursî, Mektubat, s. 350
[9] Nursî, Şualar, s. 308
[10] Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 78