5- Batı Medeniyetinin Çöküşü
Rusya'nın çöküşünü haber veren Bediüzzaman, Batı medeniyetinin de çökeceğini belirtir. Batı medeniyetini tahlil ederken, esaslarının çürüklüğüne dikkat çeker. Şöyle ki:
Bu medeniyetin,
- Dayanak noktası kuvvet,
- Hedefi menfaat,
- Düsturu, mücadele,
- Kitleler arasındaki bağ, başkasını yutmakla beslenen ırkçılık,
- Hizmeti, heva ve hevesi teşci ve arzularını ve metalibini teshildir. [1]
Bu gibi çürük temellere dayanan bir medeniyette, ister istemez medeniyetin kötü yönleri, iyi yönlerine galip gelecektir. Mesela şu iki durum Batı medeniyetinin en zayıf noktalarıdır:
1- Din ve fazîleti düstur-u medeniyet etmemezlikten neş'et eden müsaade-i sefahet ve muvafakat-ı şehvet-i nefs (Din ve fazileti medeniyet düsturu yapmamaktan kaynaklanan, her türlü oyun ve eğlenceye müsaade ve nefsin şehvânî arzularına muvafakat).
2- Hubbuş'-şehevat ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maişetteki müthiş müsavatsızlık.[2] (Şehvete düşkünlük ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlik sebebiyle, gelir dağılımındaki müthiş dengesizlik).
Bugünkü görünümüyle Batı medeniyeti, nefse hizmet eden bir medeniyettir. Her türlü gayr-i meşru eğlenceler, âdeta bir örf haline gelmiştir. Aile bağlarının zayıfladığı, içki ve uyuşturucunun her kesimde kullanıldığı bir medeniyetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Bediüzzaman'ın tesbitiyle, Batı medeniyeti "kurtlaşmış bir ağaç"[3] hükmündedir.
Batan Batı medeniyetinin yerini, İslâm medeniyeti alacaktır.[4] "Nasıl olur? Batı medeniyeti nasıl batar? Pek iç açıcı görünüme sahip olmayan İslâm ülkeleri, yeni ve parlak bir medeniyeti nasıl gerçekleştirirler..?" şeklinde zihinlerde meydana gelebilecek sorulara, şu ifadeler bir cevap niteliğindedir:
"Bakınız, zaman hatt- müstakim üzerine hareket etmiyor ki mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki, küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazen terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi; nev'i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşallah.” [5]
Yani, zaman düz bir hat üzerine hareket etmiyor ki, başlangıçla son nokta birbirinden uzaklaşsın. Belki dünyanın hareketi gibi, bir daire içinde dönüyor. Bazen ilerleme içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen gerileme içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın dahi bir sabahı, bir baharı olacaktır.
Bediüzzaman'ın zamanın dairevî hareketiyle ilgili tesbiti, Müslümanların Uhud’da mağlup olmaları münasebetiyle inen "O günleri (galibiyet mağlubiyet günlerini) insanlar arasında evirir, çeviririz"[6] ayetinin bir tefsiridir. Milletlerin de hayatında gece ve gündüz, kış ve yaz vardır. Batı'nın karanlıklar içinde kaldığı orta çağda, İslâm âlemi medeniyetin zirvelerindeydi. Mesela, Osmanlı en kuvvetli bir devletti. Endülüs Emevi Devleti, Avrupa’nın ilim merkeziydi. Fakat üç asırdır, maddî planda onlar ilerledi, Müslümanlar geri kaldı. Şimdi ise İslâm âlemi yeni bir diriliş heyecanı yaşıyor. Bir yandan Rusya'dan bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri, bir yandan ülkemizde yetişen genç ve dinamik imanlı kadrolar, ülkemizi İslâm âlemine lider ülke yapabilecek bir görünüm arzetmektedir.
"Mekke'de olsam da buraya gelmek lazımdı"[7] diyen Bediüzzaman, Türkiye'yi en mühim bir cephe olarak görür. Buranın kurtulması, İslâm âleminin kurtulması demektir. Kendisi, bu ümidini şöyle dile getirir:
"Rahmet-i İlâhiye'den ümit kesilmez. Çünkü Cenab-ı Hak, bin seneden beri Kur'an'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat (geçici) arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir."[8]
6- II. Dünya Savaşı
20. yüzyıl iki büyük dünya savaşına sahne olur. Bunlardan birincisi, Osmanlının çökmesini netice verir. İkincisi ise, Osmanlıya darbe vuranların başlarına inen bir musibet görünümündedir.
Bediüzzaman, I. Dünya savaşı sonrası yazdığı, yarı manzum Lemaat isimli eserinde, iki yerde, II. Dünya savaşına işaret eder. Şöyle ki:
1- "Beşer, hayatını isterse, enva-yı ribayı öldürmeli" (insanlık, hayatını isterse, her türlü faizi öldürmeli) başlıklı yazısının devamında der:
"Beşer bunu isterse, sarılmalı zekâta, ribayı tardetmeli.
Kur'an'ın adaleti bâb-ı âlemde durup, ribaya der: Yasaktır. Hakkın yoktur dönmeli.
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müthişini yemeden, bu emri dinlemeli."[9]
Yani Kur'an âlem kapısında durup, faize "yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Fakat bu emir dinlenmeyince, insanlık I. Dünya savaşıyla bir tokat yer. Daha müthişini yemeden bu emri dinlemeli.
II. Dünya savaşından sonra Bediüzzaman, üstteki yazısına şu dipnotu düşer:
"Kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir. Evet, beşer dinlemedi, bu II. Harb-i Umumî ile dehşetli silleyi de yedi."[10]
2- “Kurun-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinayet hem gadr ve hem hıyanet. Şu medeniyet-i habise, tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır.”[11]
Yani, ilk çağlardaki bütün vahşet ve cinayeti, zulüm ve hıyaneti, şu habis medeniyet tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır.
Bediüzzaman, bu ifadelerine de şu dipnotu düşer:
"Demek daha dehşetli kusacak. Evet, iki Harb-i Umumî ile öyle kustu ki hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi."[12]
Bediüzzaman, Fil Suresi'nde zikredilen kuşların, Ka'beyi tahribe gelen orduyu siccilden taşlarla bombalaması olayına dikkat çekerek şöyle der:
(Termîhim bihıcaretin) cümle-i kudsiyesi 1359 edip, dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.[13]
Evet, II. Dünya Savaşı, Osmanlı'yı çökertenlerin başlarına inen semavî bir bela gibi tecelli etmiştir. Önce Almanya ve İtalya birleşip İngiltere ve Fransa'ya büyük kayıplar verdirmiş, şehirlerini ve medeniyetlerini bombardıman etmişlerdir. Sonra ise, savaş aleyhlerine dönmüş, kendileri de perişan olmuşlardır. Böylece zalimler, zalimlerin cezasını vermekte aracı olmuşlardır.
Bediüzzaman, üstte zikredilen değerlendirmesinden sonra, geleceğe yönelik şu ifadeleri kullanır:
"Evet, bu tokattan pür-şer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur'an'a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye (göktaşları) başlarına yağacağını, bu sure bir mana-yı işarî (işârî bir mana) ile tehdit ediyor."[14]
1940 yılında gazetelerde çıkan bir haber, üstteki ifadeleri doğrular tarzdadır. Şöyle ki:
"Bu baharda, Rusya'nın Viladivostok ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görünmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü 25 metre uzunluğunda ve 10 metre boyundadır. Düştüğünde, etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş."
"İşte bu fıkra, doğrudan doğruya bu taşlara işaret olmasına iki emare var:
1- Şimdiye kadar gelen semavî taşlar, bir-iki karış oldukları halde, böyle 25 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavâtın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir.
2- Bütün zemin yüzünü ve nev-i beşeri tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir.”[15]
[1] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 745
[2] Nursî, Muhakemat, s. 37-38
[3] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 450
[4] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 190
[5] Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 450-451
[6] Âl-i İmran, 140
[7] Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 195
[8] Nursî, Mektubat, s. 327
[9] Nursî, Sözler, s. 709
[10] Nursî, Sözler, s. 709
[11] Nursî, Sözler, s. 713
[12] Nursî, Sözler, s. 713
[13] Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 225
[14] Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 227
[15] Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 231