Hz. Peygamber (asm) şöyle bildirir: “Ameller niyetlere göredir. Kişi için ancak niyet ettiği vardır.”[1]
Onun bu hadisinden hareketle Mecellede şöyle denilmiştir: “Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir.”[2] Mesela hastasını ameliyat eden bir doktorun müdahalesi sonrası hasta hayatını kaybedebilir. Ama bu doktorun katil olduğu anlamına gelmez, çünkü niyeti bu değildir. Ancak, -faraza- o kişinin ölmesini niyet ederek yanlış tedavi uygulasa elbette katil olur.
Bediüzzaman’ın en ziyade vurgu yaptığı konulardan biri niyettir. Kırk yıllık ömür seferinde ve otuz yıllık tahsil seyrinde dört kelime ve dört kelâm öğrendiğini söyler. Bu kelimelerden biri, niyettir.
Bediüzzaman, niyeti toprak misal âdetleri ve kum misal hareketleri ibadet cevherine çeviren acîb bir iksir olarak görür. Toprağı mücevhere çeviren bir iksir olsa, sahibini ne kadar zengin edeceği aşikârdır. İşte niyet böyle bir iksirdir. Bu iksir sayesinde insanın toprak misal sıradan işleri ibadet cevherine dönüşmektedir. Mesela bir Matematik öğretmeni sadece Matematik öğrettiğinde dünyevi bir iş yapmış olur. Ama bunu “ben geleceğin neslini yetiştiriyorum. Bu ilmi öğrenenler teknolojide bunu kullanacaklar. Bu sayede Müslümanlar çok daha güçlü hale gelecekler” dediğinde Kur'an öğreten biri gibi sevap kazanacaktır. Öte yandan Kur'an öğreten biri sadece maaş elde etmek için bunu yapıyorsa, sadece maaşını alır, Allahtan bir sevaba nail olamaz.
Dinî eğitim ve hafızlık gibi durumlarda niyet
Kişi, Kur'an öğretir ama sevap kazanmayabilir. Bunun sırrı, bunun hangi niyetle yapıldığına bağlıdır. Mesela sadece maaş için verilen bir Kur'an dersi maaşa ilave olarak sevap kazandırmaz. Dolayısıyla, din eğitiminin içinde olanların niyetlerini tashih etmeleri, ihlası ve Allah’ın dinine hizmeti esas almaları büyük bir önem arzetmektedir. Bediüzzaman, hafızlık eğitimi alanlara bu bağlamda şu noktaları hatırlatır:
“Kur'anı okumanın faidesi, yalnız hâfız olmak ve dünyada onunla bir makam kazanmak, bir maaş almak değil; belki her bir harfi hiç olmazsa on hayrından ta yüze, ta binlere kadar Cennet meyvelerini, ahiret faidelerini vermesini düşünüp ve ebedî hayatın rahatını ve saadetini temin etmek niyetiyle okumak lâzımdır.
Evet, mekteplerde, dünya maişeti, ya rütbeleri için fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, faidesi bir ise; ebedî hayatta Kur'an ve Kur'anın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî manalarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde, bunlar elmas hükmündedir.”[3]
Kalbin fiilleri
İnsanda en önemli bir merkez, kalptir. Bedenin fiilleri olduğu gibi, kalbin de iman etmek veya inkâr etmek, sevmek veya nefret etmek gibi fiilleri vardır. Niyet de kalbin fiilleri çerçevesinde değerlendirilebilecek bir konudur. Mesela münafık bedeniyle ve diliyle Müslüman görülür. Dili “La ilahe illallah” demekte ve bedeni mescide gidip gelmektedir. Ama onun kalbinde problem vardır, kalbi “La ilahe illallah”ı tasdik etmemekte, mescide gidip gelmekten de hoşlanmamaktadır. Öte yandan niyetler, ihlas, takva gibi durumlar da kalbin fiilleriyle alakalıdır.
Kalp, bu fiillerin bazısından sorumludur, bazılarından ise muaf sayılır. Muaf olduğu şeyler, kalbe gelen vesveseler veya kalbinden geçen bazı günahlardır. Mesela kişi, içinden hırsızlık yapmayı tasarlasa, fiilen hırsızlık yapmadığı sürece hırsız sayılmaz. Ama ideal olan, hayalen bile olsa böyle kötülüklere yaklaşmamaktır.
Kalbin sorumlu olduğu fiilleriyle ilgili misal olarak şu ayetlere bakalım:
“…Bununla beraber hata ile yaptığınız yeminlerde üzerinize bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin kasdettiğinde vardır.”[4]
“Şahitliğinizi inkâr edip gizlemeyin, onu kim inkâr ederse mutlaka onun kalbi vebal içindedir.”[5]
“(O münafıkların) kalpleri iman etmedi.”
Bu meyanda Hz. Peygamberin şu meşhur hadisini hatırlayabiliriz:
“Ameller niyete göredir. Herkese ancak niyetinin karşılığı vardır. Kim Allah ve Resûlü için hicret ederse, hicreti Allah ve Resûlünedir. Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse, onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir.”[6]
Yaptığımız bütün ameller, kalbimizden geçen niyete göre hüküm alır. Mesela bir insan iyi niyetle bir iş yapsa, ama sonuç kötü olsa, niyetine göre sevap alır. Öte yandan kötü niyetle bir iş yapsa, ama sonuç iyi olsa, günahkâr olur.
Kalbin fiilleri konusunda şu âyet gayet manidardır:
“Zulmedenlere en küçük bir meyil bile göstermeyin, yoksa ateş size de dokunur.”[7]
Bediüzzaman’ın şu ifadesi, üstteki âyetin veciz bir yorumu olarak görülebilir:
“…Küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür.”[8]
İnsan, iman ve küfür (inanmak ve inkâr etmek), sevmek ve nefret etmek, bir şeye razı olmak veya olmamak gibi kalbe ait fiillerden sorumludur. Benzeri bir şekilde, üstteki âyetin çerçevesinde değerlendirilebilecek “küfre razı olmak, zulme razı olmak” fiillerinden de sorumludur. Kişi, durduğu yerde bu türden çok günahlara girebilir. Partisinin yanlışlarına rıza gözüyle bakan fanatik bir partili, savaşlarda yapılan zulümleri evinde TV’den seyrederken “oh ne iyi olmuş” diyen biri aynen o yanlışlara ve o zulümlere ortak olur, günaha girer.
Bediüzzaman’ın nazara verdiği şu olay, kalbin hal ve tavırlarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar:
“Medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.”[9]