Gaybın sırlarına ermek, eşyanın hakikatine ulaşmak noktasında şu mühim gerçeği unutmamak gerekir: Mutlak gerçekler, kayıtlı bakışlarla kuşatılamaz. Kur'an gibi küllî bir bakış lazım ki, kuşatabilsin. Çünkü insan şu âlemde çok kayıtlar altındadır. Zaman, mekân hep birer kayıttır. Duyuların, aklın, tecrübenin sınırlılığı başka kayıtlardır... Bu kadar kayıtlarla sınırlı olan insanın hem fizikî hem de fizik ötesi âlemin sırlarına tam aşina olması beklenemez.
Bediüzzaman, bunu denize dalan dalgıçlar misaliyle açıklar: Dalgıçlar, denizdeki defineyi bulup çıkaracaklardır. Fakat gözleri kapalı olduğundan ancak el yordamıyla defineye muhatap olurlar. Her biri, eline geçirdiği cevheri hazinenin aslı zanneder. Başkalarından başka cevherleri işittiğinde, kendi bulduğu cevherin parçaları olarak hayal eder.
Kur'an'ın ayetleri de o denizdeki definenin bir dalgıcıdır. Lakin onların gözleri açık olduğundan, definenin tamamını kuşatır. Definede ne var ne yok görür. Defineyi tam bir tenasüple tarif eder.[1]
Kur'anın en dikkat çeken gaybî haberleri gelecekle ilgili olanlardır. Bediüzzaman bunu şöyle değerlendirir:
Kur'an'ın gelecekten verdiği haberlerin çok çeşitleri var. Birinci kısmı özeldir; bir kısım ehl-i keşif ve velayete mahsustur. Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zatlar, sure başlarındaki "Elif-lâm-mîm" gibi huruf-u mukattaada pek çok gaybî muamelelerin işaretlerini ve haberlerini bulmuşlardır. Kur’anın işari manalarını araştıran âlimler için, Kur'an baştan sona gaybi haberlerle doludur.[2]
Muhyiddin İbn Arabînin eserlerinden biri, Osmanlı Devletiyle alâkalı şifreli bilgilerin yer aldığı “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l- Osmâniyye” isimli kitabıdır.
Bu eserinde Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan, hilafetin Osmanlılara geçmesinden, Sultan Abdülazizin öldürülmesinden, sonrasında Sultan Abdülhamidden, devamında da “son mim” adını verdiği son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettin’den rumuzlarla bahseder. Osmanlının yıkılışından sonra çok zor günlerin geleceğini, devamında Mehdinin çıkacağını anlatır.
İbn Arabî, kendisine Rûm Sûresinin başıyla ilgili sırlar verileceğinin bildirildiğini, bunun üzerine murakabe halinde bunların neler olduğunu Hz. Aliye sorduğunu söyler.
İbn Arabî, bu eserini Osmanlının kuruluşundan yetmiş sene evvel telif etmiştir. Biz burada, eserde yer alan işaretlerden birkaçına ana hatlarıyla dikkat çekeceğiz:
1- “Mim” den sonra “Sin” başa geçecek, halife olacak.
Bu, Fatih Sultan Mehmed sonrasında başa geçen Sultan Selimin, halifeliği Osmanlıya getirmesine işaret olarak değerlendirilmiştir. İlgili kısımda “Ra” harfi rumuzuyla Sultan Selimin Ridaniye savaşına işaret vardır.
2-“Sin” “Şin”a girecek, harabe bir kabri düzeltecek.
Bu, Sultan Selimin Şama girmesi olarak yorumlanmıştır. Harabe kabir ise, İbn Arabînin kabridir. Bu mana “Sîn Şın’a girince, Muhyiddînin kabri açığa çıkar” ifadesiyle şöhret bulmuştur.
3-Bu devlet, “son Mim”in cülûsuna kadar devam eder.
“Son mim”, son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettindir.
4- Yıkılan devletin hükmü, âhir zamanda zuhur eden “Sâd”ın tasarrufuna intikâl eder.
Osmanlının yıkılmasından sonra çok zor günler yaşanacak, büyük fitneler olacak, sonra “Sâd” ile işaret edilen Mehdi çıkacak, adaleti ve sulhu sağlayacaktır.
İbn Arabî, ahir zamanda çıkacak Mehdiyi anlatırken “İlk Mim” ve “Son Mim” rumuzlarını kullanır. “İlk Mim” “Muhammed” (asm) ve “Son Mim” “Mehdî”dir.[3]
İbn Arabî’nin Mehdiden bahsederken “Sâd” rumuzuyla söz etmesinin neye işaret ettiği çok da net değildir. Aşağıda nakledeceğimiz ifadelerin konuyla alâkası olabileceğini düşünüyoruz:
Namaz ve abdestle alakalı durumların ele alındığı bir âyette şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da kadınlara dokunur (eşlerinizle cinsel ilişkide bulunur) su bulamazsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm yapın, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, Gafur Rahimdir (çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır).”[4]
“Temiz bir toprakla teyemmüm yapın” denilirken, âyetin ibaresinde “saîd” geçer. Bunun yazılışı “sad” harfi olmakla beraber “sin” harfiyle okunmaktadır. Bediüzzaman, bunları değerlendirirken ilgili âyetin işarî yorumunda şöyle der:
"Sin" harfi "Sad" harfinin altında gizlenmesi ve "Sad" görünmesinin iki sebebi var:
Birisi: Said tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risale-i Nur'u bulandırmasın, tesirini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tauna sukûtun sebebi ise, terakki fikrinden neş'et ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip; suud ve terakki, Müslüman için ancak İslâmiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret etmektir.”[5]
Not: İlgili âyetler esas itibarıyla abdest, gusül ve teyemmüm hakkında olmakla birlikte, bir takım gaybî sırlara da işari mana olarak bakar. Mesela:
-Hz. Peygamber asıl, Mehdi ise ona tabi bir fer’dir. Bu, suyun olmadığı yerde teyemmümle idare edilmesine benzer.
-Kıraat kitaplarında nazara verildiği üzere, âyetteki “saîd” kelimesindeki “Sad” harfi “Sin” okunur. Mehdi de öyle olmalı, “ben Mehdiyim” şeklinde bir davada bulunmamalıdır.
-İlgili âyetlerde geçen “hastalık, sefer hali, kadınlarla ihtilat” gibi durumlar, ahir zamanın bir kısım vasıflarını da ihtiva eder. Ahir zaman manen hasta bir zaman dilimidir. Ahir zamanda savaş için sefer gibi durumlar öne çıkacaktır. Nitekim Osmanlının son zamanı, büyük ölçüde seferlerle geçmiştir. Ayrıca, ahir zamanda kadın-erkek ihtilatı hiçbir devirde olmadığı kadar aşikâr hale gelmiştir.
İbn Arabî gerçekten de İslâm tarihindeki en ilginç şahsiyetlerden biridir. Şifreli ifadeleriyle günümüzde de kendisinden bahsedilmekte, rumuzlu sözleri anlaşılmaya çalışılmaktadır.