Mezhebî görüşün hayata yansıması
Mezhepler, bir cihetten de müntesiplerinin hayat felsefelerini şekillendirir. Bediüzzaman, meselenin bu yönüne, Şafiî mezhebinden olan muhataplarına seslenirken şöyle temas eder:
“Hatta diyebilirim ki: Başkalarının sükûtî medreselerine nisbeten sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb’usan-ı ilmiyeyi gösteriyor. Ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semavî ve ruhanî vızıltılarınız, mezheben ve medreseten ve kavmiyeten mahiyetinizdeki istidad-ı meşrutiyet sırrına kaderin bir imâ ve nişanı vardır. وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلاَّ مَاسَعٰى nın başka unvanı olan teşebbüs-ü şahsiyeye müşevvik var.”[1]
Doğuda klasik Arapça eğitimi veren medreseler günümüzde de aynen üstte tasvir edildiği şekilde hayli gürültülüdür. Bir kısım eğitim sistemlerinde öğretmen dersini anlatır, öğrenciler de dinlerler. Ama doğuda medrese eğitimi alan talebeler sesli bir şekilde derslerine çalışırlar, dersi kendi aralarında ciddi bir şekilde müzakere ederler. Bu, böyle medreselere bir nevi meselelerin çeşitli cihetlerden ele alındığı millet meclisi görünümü vermektedir. Üstte nazara verilen âyet, “İnsan için ancak çalıştığı vardır” der.[2] Bediüzzaman, Şafiîlerin imam ardında Fatiha okumalarını “şahsi teşebbüs” özelliğine bir unvan olarak görür. Şahsi teşebbüs ise, bir insanın hayatındaki artı değerlerden biridir. Böyle biri başkasından destek ile ayakta durmaya çalışmak yerine, kendi gayretiyle ayakta kalmaya çalışır, büyük başarılara namzet hale gelir.
Kendi mezhebini beğenmek
Hz. Âdemden beri insanlar fırka fırkadır. Her bir fırkanın bir türlü mezhebi ve bir türlü meşrebi vardır... “Her grup kendilerinde olanla sevinmektedir”[3] âyetinin bildirdiği gibi, hepsi kendi mesleğini beğenmekte ve onu başkalarının gittiği yola tercih etmektedir.[4]
Kişinin mezhep veya meşrep taassubu, dinin yorumunda mühim bir etkendir. Dinde var olanı anlamakla, anladığı şeyi dinden sanmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Güzel bir saraya tutulan aynalar, sarayı kendi renk ve şekillerine göre yansıtırlar. Kırmızı aynalarda görüntü kırmızı, eğri aynalarda görüntü eğri olacaktır. Onun gibi, dine yönelen insanların zihin aynalarında dinin meselelerinin yansıması, o kişilerin meslek ve meşreplerine göre olmaktadır. Zihin aynalarını renksiz ve düz yapabilenler, bunları gerçekte olduğu gibi anlayabilirler. Yoksa az veya çok inhiraftan kurtulamazlar.
Zerkani, şöyle der:
“Her insanın mizacı, söz ve eserlerine yansır... Mesela, sünnî birinin tefsirinde ehl-i sünnetin nurları parlar. Mu'tezilî birinin ifadelerinden i'tizal kokuları gelir. Şiî birinin te'villerinden teşeyyu rüzgârları hissedilir."[5]
“Her insan aklından razıdır” denilir. Öyle görülüyor ki, her insan kendi mezhep ve meşrebinden de razıdır.
Büyük müçtehitlere karşı eşitlik dava etmek
Günümüzde dinî konularda konuşanlardan bazıları sahabileri ve İmam Azam gibi mezhep imamlarını küçük, kendilerini ise büyük büyük görerek “Onlar insan biz de insanız, üstelik de ilim adamıyız. Niye onları taklit edelim ki?” derler. Bu konuda sorulan bir soruya Bediüzzaman şöyle cevap verir:
“…(Böyle diyenler) gayet müthiş mağrur insanlardır ki, mezhepsizliklerini müçtehidîn-i izama müsavat davası altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat davası altında icra etmek istiyorlar. Çünkü evvelen: O ehl-i dalalet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mâni' olan tekâlif-i şer'iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: "Şu mesail, içtihadiyedirler. O mesailde mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?" İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile, başlarını mezahibin zincirinden çıkarıyorlar.”[6]
Öyle anlaşılıyor ki onların bu fikirlerinin arka planında mezhepsizlik vardır. Bunlar, genelde dinin emirlerini uygulamada problemleri olan kimselerdir. Kendi keyiflerine göre yaşayabilmek için kendi kafalarına göre içtihad yapmak istemektedirler.
Bediüzzaman’ın “Mezahibin (mezheplerin) zinciri” ifadesi de hayli dikkat çekicidir. Buradaki zinciri, ayağa vurulmuş bir pranga gibi hürriyete engel bir zincir olarak değil de karlı ve buzlu havalarda arabayı kaymaktan kurtaran lastik zinciri gibi görmek gerekir. Çünkü bu kimseler mezhepleri fazlalık görmekte, ama ahir zamanın kaygan zemininde kayıp gitmektedir.
Mezhepler birer din mi?
Bediüzzaman şöyle der:
“İçtihadın şartını haiz olan her müstaid,
Ediyor nefsi için, nass olmayanda içtihad.
Ona lâzım, gayre ilzam edemez.
Ümmeti davetle teşri' edemez.
Fehmi, şeriattan olur; lâkin şeriat olamaz.
Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.”[7]
Mezhepler müstakil bir şeriat olmadığı gibi, İslam dışında da değillerdir. İslam Şeriatı mezheplerden daha büyük ve daha geniştir. Mezhepler dinden olmakla beraber dinin kendisi demek olmadığından, mezhepten çıkan dinden çıkmış olamaz. Dolayısıyla, mesela Şafiî olan birinin görevli olarak gittiği köyde kendisi dışında herkesin Hanefî mezhebinden olması gibi bir durumda, ihtiyaca binaen Hanefî mezhebine geçiş yapabilir. Bu -haşa- dinden çıkmak veya dinini değiştirmek değildir.
Bunu bilmek, insanı, “mezhep = din” yanılgısından kurtarır. Çünkü mezhep dindendir, ama doğrudan dinin kendisi değildir. Dinin dairesi, mezhebin dairesinden daha geniştir.
Hangi mezheb daha efdal?
İmam Şarani, mezhepleri aynı pınardan dağılan su arklarına benzetir ve şu hükme varır:
"Hiçbir fıkhi mezhep diğerinden daha evla değildir."[8]
Hz. Musa'nın asasını taşa vurmasıyla taştan on iki göze olarak su akması olayı, işari olarak bu manaya bakmaktadır kanaatindeyiz.[9] Beni İsrail on iki kabile halindedir ve on iki farklı yerden su çıkmasıyla her kabile kendine ayrılan bölümden suyunu almıştır. İçtikleri yerler ayrı olmakla beraber, aslında hepsi aynı sudan içmektedirler.
Hemen her mezhepte, meslekte ve cemaatte kaliteli insanlar olduğu gibi, problemli kimseler de olabilmektedir. Bu durumda efdaliyeti mezhepte, meslekte, cemaatte değil, takvada aramak gerekir. Kur'an, bu konuda şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, en ziyade takva sahibi olanınızdır.”[10]
Bediüzzaman, ayetin manasına işareten şöyle der:
“…En ekrem, en müttakidir.”[11]
[1] Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 452
[2] Necm, 39
[3] Mü'minun, 53 ve Rum 32
[4] Katib Çelebi, Mizanu'l- Hak fi İhtiyari'l - Ehak, Marifet Yay. İst. 1990, s. 198
[5] Zerkani, Menahilu'l - İrfan, II, 96
[6] Nursi, Sözler, s. 496
[7] Nursi, Sözler, s. 704
[8] Şarani, I, 21
[9] Bkz. Bakara, 60
[10] Hucurat, 13
[11] Nursi, Asar-ı Bediiye, s. 515