Fıkhî mezheplerin ortaya çıkmasında pek çok sebep zikredilebilir ve zikredilmiştir. Ama işin esasını Bediüzzaman şöyle nazara verir:
“Mezahibin ihtilafı ise: Sahib-i şeriatın gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir."[1]
Sahib-i şeriat Allah’tır. Bu, kitaplarımızda “Şâri-i Hakiki” şeklinde de ifade edilir. Şâri, “kanun koyan, hüküm veren” anlamındadır. Hz. Peygambere de mecazen “Şâri” denilir. Çünkü O da Allah’ın verdiği yetkiyle hüküm koyabilmekte, “şu helaldir, bu haramdır” diyebilmektedir. İşte, Allah ve Rasülünün bildirdiklerinin önemli bir kısmı amelidir, yani nasıl bildirilmişse o şekilde uygulanmalıdır. Az bir kısmı ise nazaridir, yani teoriktir, farklı şekillerde anlaşılmaya müsaittir. İşte, mezheplerin alanı tam da burasıdır. Mesela, namazın farz olması ve beş vakit olmasında mezheplerin ihtilafı yoktur. Ama namazın kılınışında şekle bakan bazı farklılıklar veya namaz vakitlerinin net olarak belirlenmesinde bazı ihtilaflar olabilmektedir.
Misal olarak, teyemmümle ilgili ayette geçen "...veya kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin"[2] ifadesine bakabiliriz. Âyet, farklı iki şekilde anlaşılmıştır. İmam Azam, ayetteki "kadınlara dokunmak" ifadesinin cinsel ilişkiden kinaye olduğunu söyler. İmam Şafiî ise, ibareyi zahire hamledip, elle dokunmak olarak değerlendirir. İmam Şafiî, "lafız, hakikat ve mecaz arasında ortada olursa ve mecaza delil yoksa hakikate hamledilir" esasını nazara alır. İmam Azam ise, "bir lafzın mecaz kullanımı çok olduğunda hakikatten ziyade mecaza delalet eder" esasından yola çıkar.[3]
Buna göre, yabancı bir kadına el değmesi, Hanefî mezhebinde abdesti bozmazken, Şafiî mezhebinde bozmaktadır.
Dört mezheb ve on iki mezheb
İslam dünyasının yaklaşık % 85’i Sünni Müslümandır. Ana omurgayı meydana getiren bu camiaya “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denir. Bu Sünni camia, fıkhî mezhepler itibarıyla başlıca “mezahib-i erbaa” denilen dört mezhepten meydana gelir. Bunlar “Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî” mezhepleridir. Ancak İslam Tarihinin seyri içinde başka mezhepler de vardır. Bunlar toplamda on iki mezhep olarak değerlendirilir.
Bediüzzaman, eserlerinde yeri geldikçe dört mezhep tabirini kullandığı gibi, bazan da on iki mezhepten de söz eder. Mesela:
“…Mademki dört mezheb haktır; öyle ise, istiğfara müncer olan derk-i kusur, gurura incirar eden rü’yet-i hüsn-ü amele müreccahtır.”[4]
Burada dört mezhebin nazara verilmesi, insanın amellerinde bazan kendi mezhebine göre uygulama yapamadığında “eyvah, ben mahvoldum!” dememesi içindir. Çünkü bir mezhebe göre ameli isabetli sayılmadığında, -eğer bir çıkış yolu varsa- başka mezhebe göre amel edilebilmektedir.
“Adalet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahih ola. Zira hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihracı mümkün olduğunu dava ettim.”[5]
Bediüzzaman, burada yöneticilere seslenmektedir. 1908 de II. Meşrutiyetin ilan edilmesi akabinde meşrutiyetin (başta padişah olmakla beraber, kanunları çıkaran parlamenter bir sistemin varlığının) şeriata uygun olup olmadığı dinî mahfillerde hayli tartışılmıştır. Bediüzzaman, temel esaslar itibarıyla meşrutiyetin dine uygun olduğu kanaatindedir. Ancak bir kısım meselelerde bir mezhep esas alındığında bir daralma olmakta, iş çıkmaza girebilmektedir. Böyle durumlarda diğer mezheplerin görüşüne müracaat edilmeli ve bir çıkış yolu bulunmalıdır.
“Acaba Şeriatta on iki mezhep; hususan Hanefî, Mâlikî, Şafiî, Hanbelî mezheplerinde ve yetmişe yakın ilm-i kelâm ve usûl-üd din dairesindeki allâmelerin fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanaatler ve fikirler kitaplara yazılmış bilirsiniz. Hâlbuki bu zaman kadar, hiçbir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münakaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruattaki ihtilafı bırakmağa ve medar-ı münakaşa etmemeğe mecburuz.”[6]
Bediüzzaman burada mezhepler arasında çok farklı görüşler olduğuna dikkat çekmekte, önceki on iki mezhebi nazara verip, devamında da yaşayan mezhepler olarak dört mezhebin farklı içtihatlarda bulunduğuna dikkat çekmektedir. Ama bu ihtilaflarla beraber, ehl-i ilim zatlar günümüzün şartları gereği teferruattaki ayrılıkları bırakmalı ve aralarında bunları tartışma konusu yapmamalıdır. Çünkü onlar bu tartışmaları yaparken Amerika, İngiltere ve Fransa gibi devletler İslam Dünyasına saldırmakta ve sömürge haline getirmeye çalışmaktadır.
Bediüzzaman, İçtihad Risalesinde şöyle bir soruya da yer verir:
“Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?”[7]
Burada dört ve on iki mezhebe dikkat çekilmesi, “bütün bu mezhepler haktır” hükmüne gelen bir soru sebebiyledir. Gerçekten de böyle bir soru nice insanın zihnini meşgul etmektedir. Pek çok kimse “aynı Allaha inanıyoruz, aynı kitabı (Kur'anı) okuyoruz, aynı peygamberin ümmetiyiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Durum böyle iken bu mezhepler nereden çıktı?” demektedir.
Bediüzzaman bu soruyu aynı suyun beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm almasını nazara vererek cevaplandırır. Susuzluktan ölme derecesine gelen birine su farz iken, ameliyattan yeni çıkan birine su haramdır. Su içse az zarar verecek birine mekruhtur. Zararsız menfaat verme durumunda sünnettir. Zarar da menfaat de vermeme durumunda ise mubahtır.[8]
Benzeri bir durum fıkhî hükümlerde söz konusudur.