Mezhepçilik ve Mezhepsizlik Fitneleri

Prof. Dr. Şadi EREN

Her mezhepten kolayımıza geleni almak

Farklı mezheplerden hükümler alıp uygulamaya “telfik” denilir. Müçtehit olan biri, mezheplerdeki farklılıkları bilir ve bunlardan gerektiğinde istifade edebilir. Fakat avamdan birisinin kendi keyfine göre her mezhepten kolayına geleni alması uygun olmaz. Söz gelimi, abdest hususunda bir yeri kanarsa İmam Şafiî'yi, kadına dokunmakla abdestin bozulmayacağı hükmünde Ebu Hanife'yi taklit etmek, bir nevi devekuşu mantığıdır. Bediüzzaman devekuşu ile alakalı şöyle bir temsil zikreder:

“Deve kuşuna demişler: "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "ben deveyim" demiş, uçmamış… Sonra ona demişler: "Madem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş, "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş.”[1]

Esas olan, insanın belli bir mezhebi esas alarak dini yaşamasıdır. Diğer mezheplerdeki hükümlerden istifade etmek, ciddi ihtiyaç anında olmalıdır.

Mezhepçilik fitnesi

Mezhep, bir realitedir. Farklı mezheplere bölünmüş olmak, Müslümanların parça parça olmaları anlamına gelmez. Ama mezhepçilik, yani kendi mezhebini öne çıkarmak ve diğerlerini inkâr edip batıl olarak görmek, çok ciddi bir problemdir. Bediüzzaman şiirimsi bir dille telif ettiği Lemaat isimli eserinde bu ve benzeri problemlerin çözümünü şöyle anlatır:

“Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihatta.

Ger ittihat istersen düsturun bu olmalı:

"Hüvel Hakk" yerine "Hüve Hakk" olmalı.

"Hüvel Hasen" yerine "Hüve Ahsen" olmalı...

Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli:

"İşte bu haktır, başkasına ilişmem.

Başkaları güzelse, benim en güzelidir."

Dememeli: "Budur hak, başkaları battaldır."

Ya "Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir."

Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor.

Sonra maraz oluyor, niza ondan çıkıyor.

Dert ile dermanlar taaddüdü hak olur, hak da taaddüt eder.

Hacat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder.

İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder.

Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.

İki mizaca göre mesail-i fer'îde hakikat sabit değil, izafî ve mürekkeb.

Mükellefîn mizaçlar ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküp.

Her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.

Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca.

Taassub-u mezhebî tamime sebeb olur.

Tamimin iltizamı sebep olur nizaa...”[2]

Burada çözüm, her Müslümanın kendi meslek ve mezhebine “Bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benimki en güzelidir” demesiyle gerçekleşecektir. Yoksa “Hak olan budur, başkaları batıldır. Güzel olan yalnız benimkidir, başkaları çirkindir" dediğinde problem çıkacaktır. Öte yandan, aynı madde birine panzehir olurken bir başkası için zehir olabilir. Mesela tatlı, güzel bir yiyecektir, ama şeker hastası için âdeta zehirdir.

Bediüzzaman’a göre “tekelcilik zihniyeti” kendini beğenmekten gelir, sonra bu maraz halini alır, başkalarıyla çekişmelere ve tartışmalara yol açar. Hâlbuki

- Herhangi bir hastalığın dermanı ve buna uygulanacak tedavi şahısların durumuna göre değişebilir. Aynı hastalık bile olsa, mesela bir gence uygulanacak tedavi ile bir yaşlıya uygulanacak tedavi aynı olamaz.

-Gıdaların hükmü mevsimlere göre farklılık arzeder. Portakal kışın gayet revaçta iken yazın sıcağında hiç de rağbet edilmez.

-Uygulanacak eğitim metodu muhatap şahsın kabiliyetine göre değişir. Mesela zeki öğrenciye bir defa anlatmak yetebilir, ama daha az zeki olanlara defalarca anlatmak gerekir.

-İki farklı mizaca göre dinin füruatından olan meselelerde farklı hükümler verilebilir. Mesela evlilik birine farz iken, sözgelimi şizofren birine haram olur.

İşte bütün bu durumlar, dinin füruatında tek fetvayla meseleyi halletmek yerine, duruma ve şahıslara göre farklı fetvalar olması gerektiğini bize gösterir.

Mezhepsizlik fitnesi

Mezhepçilik bir problem olduğu gibi, mezhepsizlik de başka bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Bazıları, “Hz. Peygamber zamanında mezhep mi vardı? Ben mezhebe değil, doğrudan Kur'ana bağlıyım” gibi şeklen parlak cümlelerle kendini “mezhepler üstü bir konuma!” çıkarmakta, hatta sahabileri bile nazara almamaktadır.

Bediüzzaman, mezhepsizliği bir problem olarak görür. “Büyük müçtehitlere kendini denk görmek neden ileri geliyor?” sorusuna cevap verirken şöyle der:

“…Diğer kısım ise gayet müdhiş mağrur insanlardır ki; mezhebsizliklerini, müçtehidîn-i izama müsavat davası altında neşretmek istiyorlar ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat davası altında icra etmek istiyorlar. Çünkü evvelen: O ehl-i dalalet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mani' olan tekâlif-i Şer'iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: "Şu mesail, içtihadiyedirler. O mesailde, mezhepler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tabi olmaya ne mecburiyetimiz var?"[3]

Mezhepleri reddeden bu kimselerde şu özellikler öne çıkmaktadır:

-Aşırı bir gurur, kendini beğenmişlik.

-Sefahetle, günahlarla iç içe bir hayat.

-Füruata dair meselelerde içtihat farklılıklarının dinde yerini bilmemek.

-İlk devir müçtehitlerini sıradan şahıslar olarak görmek.

-Onların hata edebileceği ihtimalinden hareketle “hata etmişlerdir” sonucuna varmak.

Hâlbuki İslam Dini gururu değil tevazuu emreder. Günahları çok net bir şekilde yasaklar, görünür görünmez, gizli aşikâr her türlü günahtan sakındırır. Dinin füruat kısmında farklı fetvalara imkân tanır. Öte yandan ilk devir müçtehitleri sıradan şahıslar olmayıp ilim ve ameli, fazilet ve takvayı cemetmiş kâmil insanlardır. Onların yaşadıkları devir asr-ı saadete daha yakın olmasıyla dini daha iyi anlama ve değerlendirme imkânına sahiptirler. Onların hata edebileceği ihtimalinden hareketle “hata etmişlerdir” sonucuna varmak çok büyük bir hatadır. Bu, “Yarın deprem olabilir” cümlesinden hareketle “yarın deprem olacaktır” hükmüne varmak gibi yanlış bir çıkarımdır.

Not: Dinde esas olan, hemen her Müslümanın bu dini ayrıntılarıyla bilmesidir. Ama bu realitede böyle olmamıştır. Çünkü gerek Kur'anı derinlemesine anlamak gerekse Kur'anın birinci dereceden tefsiri durumunda olan hadisleri bilmek ve değerlendirebilmek ciddi bir meşguliyet ve ileri derecede bir kapasite ister. Bundan dolayı insanlar Hz. Peygamber zamanında Ona bağlı olarak dini yaşadıkları gibi, sonraki devirlerde de kendi bulunduğu çevrede öne çıkan âlimlerin fetvalarına ve uygulamalarına göre dini yaşamışlardır. Mezhepler buradan çıkmıştır. Bir mezhebe göre yaşamak, hazır bir arabaya binmek gibi hayatı kolaylaştırır. “Hayır, ben başkasının arabasına binmem” diyen biri ya kendisi bir araba yapacaktır, ya da gideceği yere yaya olarak gitmeye mahkûm olacaktır!

[1] Nursi, Lem'alar, s. 79

[2] Nursi, Sözler, s. 718

[3] Nursi, Sözler, s. 496

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.