İslam Hukuku, menşeinde semavî, fürüatında beşerîdir. Yani onun hükümleri Kur'ana dayanır, Kur'an ise semavidir. Ancak onda Kur'an ve onun açıklaması hükmünde olan hadislerde yer almayan hükümler de vardır. Bu hükümler Kur'ana dayanması itibarıyla semavî, müçtehit zatların içtihadıyla meydana geldiği için de beşerî bir karakter arzeder. Bediüzzaman, bu meselede şöyle der:
“Şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı Şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhar ettiğinden semaviyedirler.”[1]
Bediüzzaman, bu değerlendirmesinde Kur'anın örtülü hükümlerini açığa çıkarmaları yönünden müçtehitlerin içtihatlarını da semavî kabul etmektedir. Mesela Kur'an “tayyibatın: temiz-hoş yiyeceklerin helal kılındığını, habisatın: çirkin-nahoş yiyeceklerin ise haram kılındığını” bildirir.[2] Âyetin bu genel ifadesinden hareketle domates yemenin helal, sinek yemenin ise haram olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu hükümler -her ne kadar açıktan Kur'an âyetlerinde yer almasa da- örtülü bir şekilde onun genel hükümlerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla, bunların helal ve haram olması semavî olan Kur'anın hükmü gibidir.
Eğer belli bir çerçevede anlaşılmazsa Bediüzzaman’ın üstteki cümlesi, bazı risale okuyucularını müçtehitlerin içtihatlarının tümüyle semavî olduğu sonucuna vardırabilir. Bu ise beraberinde bir kısım sıkıntılar meydana getirir. Mesela Şafiî mezhebiyle Hanefî mezhebi deniz ürünlerinin yenilmesi konusunda farklı içtihatlara sahiptir. Bu hükmü içtihat hükmü olarak görmek yeterlidir. Yoksa hiç ayırım yapmadan bütünüyle semavî görüldüğünde aynı meselede birbirine zıt iki semavî hüküm olduğunu kabullenmek gibi bir durum ortaya çıkacaktır. Müşahhas bir misalle ifade edecek olursak, Şafiî mezhebinde midye helal iken, Hanefî mezhebinde helal olmayacaktır.
Deniz ürünlerinin yenilebilmesi konusunda Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı şu açıklamayı yapmıştır:
“…Bütün âlimlere göre balık türleri helaldir. Balık dışındaki ürünler, Hanefî âlimler tarafından helal kabul edilmemiştir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî âlimleri ise Mâide Sûresinin 96. âyetindeki “deniz avı” ifadesinin kapsamlı oluşunu ve Hz. Peygamber’in, “Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir”[3] ifadesine dayanarak, deniz ürünlerinin yenilmesi hususunda oldukça geniş bir yaklaşım ortaya koymuşlardır.
Mâlikî ve Hanbelî âlimlere göre, deniz hayvanları prensip olarak helaldir. Ancak timsah gibi yırtıcı hayvanlar helal değildir.
Şâfiî mezhebinde ise; aslen suda yaşadığı halde karada da yaşayabilen kurbağa, yengeç, kaplumbağa ve su yılanı gibi hayvanlar habis ve zararlı oldukları için helal değildir. Bunların dışında kalan midye, kalamar, ıstakoz, karides gibi deniz ürünlerinin yenmesi ise helaldir.”[4]
Bu bağlamda aşağıda sunulan bilgiler meseleyi daha sağlıklı değerlendirmeye vesile olacaktır:
İmam Malik, bir mesele hakkında içtihat ettiğinde şu âyetin ibarelerini kullanarak kendi ulaştığı bu sonucun zann-ı galibe dayalı bir hüküm olduğuna dikkat çekerdi:[5]
"Biz ancak bir zan içindeyiz. Yakinen bilenlerden değiliz."[6]
Bundaki incelik şudur: Bir müçtehit, âyet veya hadisten hareketle bir sonuca vardığında aslında isabet etmemiş de olabilir. Böyle olunca, kendisinin vardığı sonuç herkesi bağlayıcı bir hüküm taşımaz. O, bütün gayretini kullanıp doğruya ulaşmaya çalışır. Vardığı nihai sonuca göre amel etmek ve sorulduğunda ona göre cevap vermek durumundadır. Fakat kendi ulaştığı sonucu gerçeğin ta kendisi olarak görmek uygun değildir. Zira gerçek, daha farklı olabilir.
Hz. Peygamber, din ile içtihadı net bir şekilde birbirinden ayırmıştır. Mesela, komutanı Büreyde'ye düşmanı kuşattıklarında nasıl hükmedeceğini sorar. Büreyde, "Onları Allah’ın hükmüne çağırırım" deyince, şu hatırlatmayı yapar:
"Böyle deme. Onlar hakkında Allah’ın hükmüne isabet edip etmediğini bilemezsin. Lakin onları senin ve arkadaşlarının hükmüne davet et."[7]
Hz. Ömer bir gün minberde şöyle der: "Ey insanlar! Rey (görüş, içtihad) ancak Peygamberden isabetli olur. Çünkü Allah O'na gerçeği göstermiştir. Bizden sadır olan rey ise, bir zan ve tekellüftür."[8]
Hz. Ömer'in kâtibi, onun bildirdiği bir hükmü yazarken "Bu, emiru'l- mü'minin Ömer’e Allah’ın gösterdiği reydir" şeklinde bitirince, Hz. Ömer müdahale edip şöyle der: "Böyle yazma! Lakin ‘Bu emiru'l- mü'minin Ömer’in reyidir’ yaz."[9]
Fukahadan biri İmam Azama sorar: "Bu, kendisinde asla bir şek olmayan nihai bir sonuç mudur?" İmam Azam şu cevabı verir: "Bilmiyorum, belki de hiç şeksiz batılın ta kendisidir."[10]
[1] Nursi, Sözler, s. 482
[2] A'raf, 157
[3] Ebû Dâvud, “Tahâret”, 41
[4] https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/987/yengec--istakoz--karides--kalamar--midye--kurbaga-vs--gibi-deniz-urunleri-yenir-mi-?enc=QisAbR4bAkZg1HImMxXRn5PJ8DgFEAoa2xtNuyterRk%3d
[5] İbn Kayyim, I, 35.
[6] İbn Kayyim, I, 35. İktibas edilen ayet, Casiye, 32. ayettir.
[7] İbn Kayyim, I, 31
[8] İbn Kayyim, I, 43
[9] İbn Kayyim, I, 31-32
[10] Ebu Zehra, II, 79