Dinî Hükümlerde Ruhsat ve Azimet

Prof. Dr. Şadi EREN

İnsan, fıtri olarak güzel şeylere meyleder. Ama güzelin de güzeli vardır, daha güzele yönelmek elbette daha güzeldir. Bu bağlamda bazı ehl-i imanı metheden şu ayeti hatırlayabiliriz:

“Onlar sözü dinlerler, (değerlendirip) en güzeline uyarlar…”[1]

Benzeri bir durumu şu ayette görebiliriz. Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya şu talimatı verir:

“Kavmine emret, en güzelini alsınlar.”[2]

“En güzelini alsınlar” ifadesinde, en efdal olanı yapmaya bir teşvik vardır.

Bu ayetlerin muhtevası, bir yönüyle ruhsat ve azimet konusudur. Bunlar birbirine mukabil olarak kullanılan iki kavramdır. Bir cihetten azimet “ârızî hallere bağlı olmaksızın başta konan aslî hükümlere verilen addır.” Yani dinde herhangi bir meselenin hükmü verilmişse buna azimet denir. Ruhsat ise, arızî bazı durumlar sebebiyle bu hükmün hafifletilmiş şeklidir. Mesela oruç tutmak normal şartlarda bütün mükelleflere farz olan aslî bir hüküm olması bakımından bir azimettir. Hasta ve yolculara, karşılaştıkları güçlük sebebiyle oruç tutmama kolaylığının tanınmış olması ise bir ruhsattır. Bazı fıkıh âlimleri, karşılığında ruhsat bulunsun veya bulunmasın bütün aslî hükümlere azimet derken, bazıları da yalnız karşılığında ruhsat bulunan hükümlere bu adı vermektedir.[3]

Ruhsat, “şer‘an geçerli mazeretlere binaen normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren, kolaylaştırma esasına dayalı geçici hüküm” şeklinde de tarif edilir. Meselâ normal şartlarda şarap içmek haram iken susuzluktan ölme tehlikesinin bulunduğu durumlarda buna müsaade edilmiştir.[4]

Ruhsat ve azîmet konusu, “fetva - takva” ikilisiyle de ifade edilir. Kişi, başkalarının sorusuna cevap olarak işin fetva ve ruhsat yönünü nazara verir, ama kendi şahsi hayatında azimet ve takvayı esas alması uygun düşer. Meselenin bu yönüyle ilgili Bediüzzaman şöyle der:

“Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat her halde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velayet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasat-ı Sünnet-i Seniye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek, bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisatın fetvalarıyla onlar terkedilmez.”[5]

Fetva ve ruhsat ile amel caizdir, ama takva ve azimet çok daha önemlidir ve önceliklidir.

Bediüzzaman şöyle der:

“Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle şiddetle ikaz edilir.”[6]

İnsanın nefsi kolayına gelene meyleder. Hâlbuki esas olan zor olana talip olmak ve bunu yapabilmektir. Bu da iradî bir kararlılığı gerektirir. Büyük zatların en bariz ortak özelliklerinden biri, nefislerine taviz vermeyip takva ve azimeti esas almalarıdır.

[1] Zümer, 18

[2] A'raf, 145

[3] Mustafa Baktır, “Azîmet” md. DİA, IV, 330

[4] Bkz. İbrahim Kâfi Dönmez, “Ruhsat” md. DİA, XXXV, 207

[5] Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 76-77

[6] Nursi, Mektubat, s. 477

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.