Dinde Örfün Yeri

Prof. Dr. Şadi EREN

Örf; toplum hayatında yerleşmiş bulunan ve uzun süreden beri uygulanması sebebiyle hukuken bağlayıcı sayılan yazılı olmayan hukuk kurallarıdır. Örf kelimesi Kur'an ve sünnette daha çok "marûf" şeklinde geçer. Marûf, aklın ve dinin güzel gördüğü şey demektir. Bu kelime Kur'an'da 39 yerde geçmektedir. Mesela boşanmış kadının nafakası örfe göre belirlenir.[1] Fakir olan kişi, uhdesinde bulunan yetime hizmeti esnasında onun malından örfe göre yiyebilir. Âyette şöyle buyurulur:

"(Veli veya vasilerden) zengin olan, yetimin malını yemekten kaçınsın. Yoksul olan da örfe göre yesin."[2]

Mecelle'nin 45. maddesi "Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir" der.

Sıhhat yönünden örf, sahih ve fasit olmak üzere ikiye ayrılır:

Sahih örf, Kitap ve sünnete uygun olan veya en azından bu kaynaklara aykırı olmayan örftür. Hatta bazen “efdal olanı terk” kabilinden olan uygulamalar da bu çerçevede kabul edilir. Mesela elde olmayan şeyin satışı bazı hadis rivayetlerinde uygun görülmemiştir.[3] Ancak, sahabe döneminden bu yana insanların bu yola başvurması sonucunda genel bir örf oluşmuş ve bu nedenle de âlimlerin çoğu bunu caiz görmüşlerdir. Günümüzde kooperatifler aracılığıyla yapılan evler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Henüz ev ortada olmamakla beraber, yıllara yayılmış şekilde yapılacağı kabul edilerek örfen caiz sayılır. Ama bu gibi “henüz mevcut olmayan şeyin satışı” meselesinde zaman zaman bazılarının suiistimalinden kaynaklanan mağduriyetler yaşandığı da gözler önündedir.

Fâsit örf ise, âyet veya hadise aykırı olup geçerli sayılmayan örftür. Bazı yörelerimizde düğünlerin içkili yapılması örf haline gelmiştir. Ama içki dinen haram olmasından, bu örf muteber sayılmaz. Buna uyanlar Allah nezdinde sorumludurlar, “Ne yapalım, örfümüz böyle” diyemezler. Keza, kirve uygulamasında iki tarafın kız ve erkek çocukları sanki kardeş kabul edilmekte, birbirleriyle evlenmeleri örfen uygun bulunmamaktadır. Hâlbuki bu fasit bir örftür. O durumda olanların evlenmelerine dinen bir engel yoktur.

İslam Dini, cahiliye kültürüne sahip Arap toplumunda onların örf ve âdetleriyle ilgili üç farklı uygulama yapmıştır:

1-İlga (lağvetmek, yürürlükten kaldırmak)

2-İbka (aynen devam ettirmek, yürürlükte bırakmak)

3-Islah (düzeltmek, bazı değişikliklerle makul bir seviyede uygulamak)

Mesela İslam öncesi Arap toplumunda evlatlığı aynen evlat kabul etmek, üvey anne ile evlenebilmek, iki kız kardeşi bir nikâh altında toplamak, faiz alıp vermek, kan davası gütmek gibi uygulamalar vardı, İslam bunları lağvetmiştir.

Misafirperverlik ve Kâbe hizmetleri gibi uygulamaları aynen devam ettirmiştir.

Mehir, talak, zıhar, kısas gibi uygulamalarda bazı değişikliklere giderek suiistimallerin önüne geçmiştir.[4]

Osmanlı hukuk sisteminde şer’î hukukun yanında “örfî hukuk” adıyla padişahların emir ve fermanlarından oluşan hukuk kuralları manzumesi bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti, dinin devlete bıraktığı alanda çalışmalar yaparak “Kanunnameler” neşretmiş, bunlarla toplumun işleyişini tanzime çalışmıştır. Bunlar daha çok ceza ve vergi konuları etrafında yoğunlaşmaktadır. İslam Hukukunda had ve kısas cezaları bellidir, bunlarla ilgili İslam Devletine çok da bir alan bırakılmamıştır. Ama tazir cezaları hâkimin yetkisi dâhilinde olduğundan, kanunnamelerde daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

Peygamber Efendimizin Hz. Zeynep’le evliliği, yanlış bir örf uygulamasının fiilen kaldırılmasıdır. Şöyle ki:

Hz. Zeynep, Hz. Peygamberin halasının kızıydı. Hz. Peygamber, Onu azatlı kölesi Zeyd Bin Harise ile evlendirmek istedi. Hz. Zeynep, böyle bir evliliği istememekle beraber, Hz. Peygamberin isteğini reddetmemek için kabul etti. Ancak bir süre sonra imtizaçsızlık sebebiyle evlilik sona erdi. Hz. Peygamber ilâhî irade doğrultusunda Hz. Zeynep’le evlendi. Böyle bir evlilik o günün örfüne uygun olmadığından bazılarının hatırına “oğlunun hanımıyla evlendi” gibi vesveseler geldi, hatta bazı münafıklar bu minvalde ileri geri konuşmalar yaptı. Bunun üzerine Ahzab Sûresinin 36-40. âyetleri nazil oldu.[5]

Bediüzzaman, "Bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak her şeyin Hâlıkına has bir iştir" der ve devamında şu açıklamayı yapar:

“Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir. "Bir şeyden her şeyi yapmak"taki murat, bütün dünyanın mevcudatını bir şeyden yapmak ve icad etmek değildir. Belki ondaki murat; bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın her şeyini, her eczasını, her bir cihazatını halkediyor ve bir şey olan topraktan nebatat ve hayvanatın her bir şeylerini ondan halkeder demektir. Hem "her şeyi bir tek şey yapmak" cümlesindeki külliyet mukayyeddir, nisbîdir. Yani insanın yediği her nev' taamdan, o insanda basit bir cild ve bir kan ve bir et ve hâkeza...”[6]

Görüldüğü gibi, burada “her şey” ifadesi örfe göre kullanılmıştır. Örfe göre ise bu ifade zaman zaman “çok şey” anlamında kullanılır. Mesela çok bilgili biri hakkında “Adam her şeyi biliyor” dediğimizde, örfen bu “Adam çok şey biliyor” demektir. Dolayısıyla bu şahsın herhangi bir meseleyi bilmediğini görünce “Hani bu adam her şeyi biliyordu, bize yalan söylediniz” deme hakkımız olamaz.

Bediüzzaman “Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahü Anh denildiğine binaen, başkalara da bu manada söylemek muvafık mıdır?” sorusuna şöyle cevap verir:

“Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahü Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velayet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şah-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zâtlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahü Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir.”[7]

Bediüzzaman bu soruya ulema örfüne dikkat çekerek cevap vermiştir. Radıyallahü Anh, “Allah ondan razı olsun” anlamında güzel bir duadır. Sahabe hakkında bunu kullandığımız gibi, mana itibarıyla düşündüğümüzde başkalarına da bunu söylememizde bir beis yoktur. Ancak bu âlimlerin örfünde kullanılmamakta, bunun yerine Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne Rahimehullah: Allah ona rahmet etsin; onlardan sonrakilere, Gaferehullah: Allah onu bağışlasın ve evliyaya, Kuddise Sırruhu: Sırrı (engin iç dünyası) tertemiz olsun" denilir.

Bediüzzaman, "Madem Hristiyan dininde böyle bir inkılap oldu; bidayette inkılapçılara mürted denildi, sonra Hristiyan olarak yine kabul edildi. Öyle ise, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılab olabilir?" şeklindeki bir soruya cevap verirken, Hristiyanlıkta görülen örfî kanunları da nazara verir. Şöyle ki:

… Din-i İsevî'de yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsa Aleyhisselâmdan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsa Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavanin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından; esasat-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, şeriat-ı Hristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsa Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir. Hazret-i İsa Aleyhisselâmı inkâr ve tekzib çıkmaz. Hâlbuki din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslâm'ın esasatını bizzât kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzât o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas-ı din bâki kalabilsin. Belki esas-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya sahib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.[8]

Hazret-i İsa, dünyaca hâkim ve sultan olmamıştır. Dolayısıyla, toplum hayatıyla ilgili kanunlara merci' olmadığı cihetle Hristiyanlıkta dinin esasları kendisinden değil, daha çok önceki semavi kitaplardan, Havarilerden ve ruhban sınıfından alınmıştır. Böylece örfî kanunlar ve medenî düsturlar, Hristiyanlık şeriatına dıştan bir elbise gibi giydirilmiştir. Bu elbisenin değişmesi Hristiyanlığın değişmesi demek değildir. İslam’da ise Hz. Peygamber İslâm Dininin esaslarını bizzat kendisi göstermiş, keza dinin teferruatını ve diğer hükümlerini, hatta en cüz'î âdâbını dahi bizzat getirmiş, haber vermiş, emretmiştir. Bu sebeple bütün bu füruat değiştirilebilir bir elbise gibi değil, dinin esasına bir ceset ve en azından bir cild olmuştur. Böyle olunca onları değiştirmek, doğrudan doğruya şeriat sahibini inkâr ve yalanlamak hükmündedir.

[1] Bkz. Bakara, 233; Talâk, 7

[2] Nisâ, 6

[3] Bkz. Ebu Davud, Sünen, Büyu', 68; Tirmizî, Büyu', 19; Nesâî, Sünen, Büyu', 60

[4] Bkz. Saffet Köse, İslam Hukukuna Giriş, s. 77

[5] Beydâvi, III, 55-56

[6] Nursi, Barla Lahikası, s. 339

[7] Nursi, Mektubat, s. 279-280

[8] Nursi, Mektubat, s. 435

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.