Dinin referans alınan kaynaklarından biri; sahabilerin sözleri, amelleri, bir mesele hakkındaki görüşleridir. Sahabe, Hz. Peygamberle hayatta iken beraber olma şerefine nail olmuş, Onun sohbetiyle yetişmiş kimselerdir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle sahabiler,
-Enbiyadan sonra nev-i beşer içinde en mümtaz kişilerdir.[1]
-Daire-i nübüvvetin hademeleri (peygamberlik dairesinin hizmetkârları)
-Ve o güneşin yıldızlarıdırlar.[2]
- Ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hahişgerdirler.
- Ulvi hissiyat taşırlar, her türlü ahlâk güzelliğine perestiş ederler.
- Doğruluğa ve hakka -özellikle de şer'i hükümlerin rivayetinde ve tebliğinde- ellerinden geldiği kadar talip, muvafık ve âşıktırlar.[3]
Sahabenin mümtaz hale gelmesinin arka planı
Bunun pek çok yönleri olabilir. Mesela:
1-Sahabe, nübüvvet güneşinin sohbet ziyasıyla nurlanmıştır.[4] Genelde mürşidin kemali kendisinden ders alanlara da yansır. Elbette Hz. Peygamber gibi en büyük bir peygambere muhatap olmak, çok büyük bir mazhariyettir. Bediüzzaman bunu “Sohbette insibağ ve in'ikas vardır” diyerek açıklar.[5] Yani sohbete muhatap olanlar, o sohbetin manevi rengiyle boyalanırlar ve sohbet edenin halleriyle hâllenirler. Devamında Bediüzzaman Hz. Peygamberin kudsi sohbetinin etkisini şöyle anlatır:
“Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurani olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmaneyi kesbederdi. Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalât olurdu.”[6]
2-Sahabe, İslam Dininin hakikatlerine ilk muhatap olmanın avantajına sahiptir. Bediüzzaman bunu şöyle açıklar:
“Kur'an-ı Hakîm'in envârıyla hâsıl olan o inkılab-ı azîm-i içtimaîde, ezdad birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevabiiyle, zulümatıyla ve teferruatıyla ve hayır ve kemalât bütün envârıyla ve netaiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette ve müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbih, bütün manasının tabakatını turfanda ve taravetli ve taze ve genç bir surette ifade ettiği gibi; o inkılab-ı azîmin tarrakası altında olan insanların bütün hissiyatını, letaif-i maneviyesini uyandırmış; hattâ vehim ve hayal ve sır gibi duygular hüşyar ve müteyakkız bir surette o zikir, o tesbihlerdeki müteaddit manaları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letaifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı imaniye ve tesbihiyeyi câmi' olan kelimat-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün manasıyla söyler ve bütün letaifiyle hisse alırlardı.”[7]
Kur'anın nazil olduğu ortamda, toplumda büyük bir inkılap yaşanmıştır. Zıtlar birbirinden ayrılmış, bir yanda İslam öncesi cahiliye döneminin karanlığı, öte yanda İslam inkılabının aydınlığı gayet net olarak görülmüştür. İnsanlar problemlerle karşılaşmakta ve bu problemlerini Hz. Peygambere sormaktadırlar. O ise bu konuda gelecek hükmü semadan beklemektedir. Böyle bir hengâmede bütün nazarlar semadan gelecek vahye yönelmektedir. Hal böyle olunca, sahabeler gelen vahyi öğrendiklerinde tam bir iştiha ile ona yönelmekte, vahyin öğretilerini turfanda bir meyve misali iştiyakla ve muhabbetle karşılamaktadır. Bu hal onların ta vehim, hayal ve sır gibi duygularına kadar sirayet etmiş, bütün hissiyatları uyanık ve bütün latifeleri hüşyar olarak hakikatlere muhatap olmuşlardır.
3-Bulundukları ortam, dini anlamayı ve yaşamayı beslemektedir.
Bediüzzaman buna şöyle temas eder:
“Nasıl ki çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergup oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta' mergup olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi... Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz'ın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.
İşte o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamağa müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki; yakın idi ki, kesbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana...”[8]
Her zamanın çarşısında bir mal öne çıkar, rağbetler ona yönelir. Mesela günümüzde siyaset, ekonomi ve futbol konuları öne çıkmıştır. Bunlara ilgi duyan kimseler çok özel bir gayret sarfetmeseler bile farkına varmadan bunları ayrıntılarıyla bilir hale gelmektedir. Bunun dini anlama ve yaşama versiyonu Hz. Peygamber zamanında yaşanmış, peygambere muhatap olan insanlar -hemen her yerde dini konuları konuşulması ve nazarların semanın haberlerine yönelmesi gibi sebeplerle- din konusunda ileri derecede bir bilgiye ve idrake ulaşmışlardır.
Sahabe, yanılmaz mıdır?
İslam Dininde peygamberler dışında hiç kimsenin masumiyeti, yanılmazlığı söz konusu değildir. Hatta peygamberlerin bile “zelle” tabir edilen “içtihadında hakka tam isabet edememek” gibi durumları olabilmektedir. Fakat onların diğer insanlardan farkı şudur: Böyle bir durumda vahiy gelir, asıl yapılması gerekeni bildirir.
Sahabiler peygamberlerden sonra insanlık âleminde en seçkin kimselerdir. Ama bu onları “hata yapmaz, yanılmaz” bir konuma da getirmez. Mesela, Tevbe suresinde anlatıldığı ve hadis kitaplarında da uzun uzun açıklandığı gibi, Hz. Peygamberin katıldığı Tebük Seferine sahabilerden bazıları katılabilecekleri halde katılmamışlardır. Kur'an, Tebük seferiyle ilgili bir ayetinde şöyle bildirir:
"Medine ahalisine ve çevrelerindeki bedevilere, Rasulullah'tan geride kalmaları ve O'nun katlandığı zorluklara katlanmamaları yaraşmaz..."[9]
Yani, kendi canlarını Peygamberden ziyade sevmeleri, Peygamberin kendini sakınmadığı şeylerden kendilerini sakınmak istemeleri yakışmaz. Çektiği zahmetlerde, katlandığı meşakkatlerde, karşı karşıya geldiği zorluklarda hep O'nunla beraber bulunmaları, maiyyetinde yürümeleri iktiza eder.
Sefere katılma imkânı olduğu halde, katılmayan mü'minlerden bir grup, sonra çok pişman olurlar. Rasulullah'ın Medine'ye döneceği günlerde, kendilerini mescidin direklerine bağlarlar. Rasulullah, âdeti olduğu üzere önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar. Direklere bağlı bu kişileri görünce, bunların durumunu sorar. "Rasulullah çözmedikçe, biz ipimizi çözmeyeceğiz" dedikleri anlatılır. Rasulullah, "bu konuda bana vahiy gelmezse, vallahi ben onları çözmeyeceğim" der. Şu ayetler nazil olunca onları serbest bırakır:
"Diğerleri günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, bazan salih amel işleyen, bazan da kötü ameli olan kimselerdir. Ola ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah Ğafur'dur, Rahimdir (bağışlar, merhamet eder)."[10]
Seferden geri kalanlardan üç tanesi ise, kendilerini direğe bağlamazlar, ama ciddi bir pişmanlık içindedirler. Bunlar, Ka'b Bin Malik, Mürare Bin Rebi' ve Hilal Bin Ümeyyedir. Ka'b Bin Malik, hayatının bu mühim olayını uzun uzun anlatır.[11]
Kendisi Akabe'de biat edenlerdendir. Tebük seferine katılmak için de şartları son derece müsaittir. Fakat işi ağırdan alır. "Orduya yetişirim" diye düşünürken, bir türlü yola çıkamaz. Geride kalan münafıklar veya katılamayacak durumda olanlarla bulunmak, kendisine çok ağır gelir. Rasulullah döndüğünde, kusurunu itiraf eder. Rasulullah O'na ve O'nun durumunda olan diğer iki kişiye evlerine gitmelerini, Allah'ın bu konudaki hükmünü beklemelerini söyler. Bu bekleyiş elli gün sürer. Bu elli gün, onlara sanki elli yıl gibi gelmiştir. Kur'an, onların halini şöyle anlatır:
"Geride kalanlardan o üç kişiyi de Allah affetti. Arz, bütün genişliğiyle beraber onlara dar geliyordu. Ruhları bunalmıştı. Allah'tan başka bir sığınak olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah, onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, Tevvab-Rahimdir (tevbeleri kabul eder, merhametle muamele eder)."[12]
Sefere katılmadıkları için son derece pişman olan ve kendilerini direğe bağlayanların ve devamında kıssaları anlatılan üç sahabinin halleri bize gösteriyor ki, sahabe de bazen nefsine mağlup olabilir, hasbe'l-beşer günaha girebilir.
Bediüzzaman, sahabede kusur olabilmesine Fetih Sûresinin son âyetini açıklarken şöyle temas eder:
“Sahabeyi tavsifat-ı mühimme ile sena ederken, en büyük bir mükâfatın va'di, makamca lâzım geldiği halde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde Sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder. Ve o zamanda Sahabeler nazarında en mühim matlup ve en yüksek ihsan, "mağfiret" olacak ve en büyük mükâfat ise; afv ile, mücazat etmemektir.”[13]
İlgili âyetin başında Cenab-ı Hak sahabileri methetmektedir. Ama âyetin sonunda onlara “mağfiret” yani bağışlanma vaadi yapmaktadır. Bu da onlarda bazı kusurlar olabilmesinin bir delilidir.
Sahabenin kusuru olabilmesinden hareketle şunu söyleyebiliriz: Peygamber Efendimizin “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayete erersiniz”[14] hadisini belli kayıtlarla anlamak gerekir. Mesela, üstte nazara verilen olayda kıssası anlatılan üç sahabi, seferden geri kalmakta örnek alınamaz. Ama sonrasında sergiledikleri “merdane tavır, pişmanlık, günahtan tam bir azimle dönüş” gibi halleri, Kur'an ayetlerinde kendisine yer verilecek kıymette ve ehemmiyettedir.
[1] Said Nursi, Lem’alar, s. 30.
[2] Nursi, Sözler, s. 460.
[3] Nursi, Sözler, s. 484
[4] Bkz. Nursi, Sözler, s. 484
[5] Nursi, Sözler, s. 489
[6] Nursi, Sözler, s. 489
[7] Nursi, Sözler, s. 491
[8] Nursi, Sözler, s. 481
[9] Tevbe, 120
[10] Tevbe,102
[11] Bkz. Buhari, Megazi, 79
[12] Tevbe, 118
[13] Nursi, Lem'alar, s. 32-33
[14] Aclûnî, I, 132