Sade/leş/miş metin

Zafer AKGÜL

Bir metnin anlamına kuvvet veren elemanları görmezlikten gelmek edebiyat anlayışına zıttır. Bu eleman velev ki bir harf de olsa dikkate alınır. Şimdi burada sizi harflerin dünyasına götürmek istiyorum. Sermeşk olarak M.Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirindeki harflerin nasıl kullanıldığına dair küçük bir örnek vereceğim. Ta ki bu örnekten sonra yazacaklarımın ne anlama geleceği bazılarının kafasına denk edebilsin.

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.” dizesindeki “S” harfinin aliterasyonuyla, şiiri okurken savaş ortamında nasıl yılan gibi tıslayarak havada uçuşan kurşunların ve güllelerin ses çıkardığını, adeta sesli sinema gibi aktardığını duyar gibi oluruz. Bu bir edebiyat ve belağat sanatıdır. Anlama  kuvvet verir. Burası herkesçe değilse de erbabınca malum ve bedihidir.

 

1.Lema’daki cümlelerin harf açısından ses ve efektif değerine temas etmeyeceğim.Harf karakterleri olarak ele alacağım bir örnekle yetineceğim.Yalnız buradaki inceliği anlamak için Lem’aların Osmanlıca yazılmış nüshasına bakmak gerekiyor.Çünkü Arapça ve Osmanlıca’da  kullanılan üç türlü S,üç türlü Z ve üç türlü T vardır.Türkçe /Latince harflerle yazılan nüshasında bu tür meziyetler haliyle görünmez.Üstadın “Kevser ler gibi akan bir üslubla  ve edebiyattaki yüksek dehasını aşikar eden tahlilleriyle yazdığı  “Kevser suresi”ne ait bir bahiste Elif-Ye hafif;Mim-Nun kardeş; Sin, Şin, Sad kardeş;Ayın, Ğayın kardeş, Tı, Zı/ Dal, Ra sesçe ve mahreçce kardeş ilah.. açıklamasına atıfta bulunarak eklemek isterim ki  Arapça harflerin onlarca tasnifatı içinde Zulmanî ve nuranî” diye ayırımları da mevcuttur.Buna göre , be,te,peltek se,cim,hırıltılı he,dal,zal,zey,şin,dad,zı, ğayın,fe , kaf harfleri zulmanî harflerdir.Elif, ha,re,sin,sad,tı,ayın,kaf,kef, lam,mim,nun,he,ye  de nuranî harflerdir.

 

Şimdi 1.lem’ada geçen “ “denize atılmış, büyük bir balık O’nu yutmuş.Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid  kesik bir vaziyette…ta… Esbab bilkülliye sukut etti”ye kadarki cümlelerde harfler yani  Yunus A.S.’ın başına gelen o korkunç hallerin tasviratı bölümünde zulmani harfler nurani harflerden daha fazla kullanılmaktadır.60 küsur zulmanî harfe mukabil,40 civarında nuranî harf kullanılmıştır.”O nur-u tevhid ile hutun karnını…ta sahil-i selamete çıkardı”bölümünde  yani münacat, necat ve tenevvür ve selamete ermenin anlatıldığı bölümde geçen cümlelerde  ise ilginçtir 121 nuranî harfe mukabil 58 zulmanî harf kullanılmıştır.Yalnız bu inceliğin tesbiti için Osmanlıca metni esas almamız ve “Gece” kelimesinin Osmanlıca da “kîcedağvari kelimesinin “tağvarî” “deniz” kelimesinin degiz” , “gemi “kelimesinin “kemi”, “vaziyet” kelimesinin “vad’iyyet” kısaca “Hoca” kelimesinin “Hovaceh” şeklinde yazıldığını göz önünde bulundurmak lazımdır.

 

Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir zât lazımki;” cümlesi”Onu bu halden kurtaracak öyle bir Zat olmalıydı ki,”şekline çevrilirken “lazım” kelimesindeki yan anlamlar ve Delalet-i iltizamiye” gibi mantıksal sonuçlar gaflet ve cehaletle görmezlikten gelinmiştir.Üstadın cümlesinde bir şeyin belirli bir durumda bilinmesinden dolayı başka bir şeyin de bilinmesinin lazım gelmesi işlevi de kastedilmektir.Delalet-i Mutabikiyye,Delalet-i Tazammuniyye ve Delalet-i İltizamiyye  terimlerinin fıkıh usülü,  tefsir usulü ve kelam kitaplarındaki bahislerine bakılırsa mesele anlaşılır sanıyorum.Lâzım kelimesi , mana olarak o beladan Yunus A.S.’ı kurtaracak kişinin/gücün yalnızca Allah olacağının derk edilmesini vurgular.

 

1.Lem’a boyunca Hz.Yunus A.S. adı 6 defa, yaptığı dua da 6 defa geçer ve bir tevafuk oluştururken , sadeleştirmede isim yerine kişi zamiri ve mülkiyet zamiri kullanarak bu tevafuk da bozulmuştur.Yunus Nebi’nin adının Kur’an-ı  Kerimde bir farkla 5 surede yer alması da ayrı bir tevfuktur.Bu tesbit önemli mi, bazılarına göre önemli olmayabilir ama Osmanlıca  Risalet-i Ahmediyye risalesindeki Resulullah efendimizin isminin sayfa içlerinde  alt alta geliş tevafukunu hatırlarsak önemlidir bence.

 

Her taraf “,” her şey” diye değiştirilmiş.Taraf nasıl bir şey ki , şeye kalbedilmiş.Denize düşenin aranacağı şey, şeyler değildir.Realiteye ve insan psikolojisine göre insan o haldeyken her taraftan bir kurtarıcı bekler.O engin ve altı yönlü medet bekleme ortamını “şey” kelimesi taşıyamaz.Anlamı da adamı da batırır kanaatindeyim.Taraf , hala dolaşımda olan bir kelimedir.Taraf, taraftar kelimelerini de şey mi yapacağız yani ?

O vaziyette bütün esbab bilkülliye sukut etti’ yi “O vaziyette sebebler tamamen âciz kalmıştı”şeklinde sadeleştirmiş.Sadeleştirmiş ama yeni facialara da kapı açmış olmuş.Asıl cümlenin zamanını dili geçmişten-The Simple Past’tan  Mişli geçmişe yani Past Perfect’e kaydırarak zaman kipiyle oynamış.Belki de aklı sıra anlatılan olayın çok geçmişte kalmış bir olay olduğunu düşenerek masal diline geçmek için miş kipini tercih etmiştir ama bu gereksizdir.Çünkü Geniş zaman kipiyle  yani  The Simple Present   ile de  masal anlatılabilir, bir olay hikaye edilebilir.Yukarıda bahsettiğim gibi kelimeyi sadeleştirirken cümle çatısıyla oynamak işi çığırından çıkarmaktır.Mesela Ahmet Haşim’in

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden“ mısraını “Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın” şeklinde bir değiştirelim. Ne olur o zaman şiiriyet ve sihriyyet yok olur.Sözün bir sihir ama aynı zamanda bir zehir olduğunu asla unutmamalıyız.

 

“Sukut etti” cümlesinde denizin ortasında her türlü sebebin bittiğini, adeta batan bir geminin tüm makinalarının istop ettiğini çağrıştıran ses ve söyleme biçimi varken, sadeleşmişinde bu meziyet yoktur.Dahası “Aciz kalmış” biçimi realiteye uymuyor.Aciz kalmada çalışıldığı halde başaramama versiyonu da mevcuttur.Güya , sebebler Yunus Peygamberi kurtarmak için çok çalıştılar ama başaramadılar, aciz kaldılar anlamı çıkmaktadır.Nereden nereye savrulma olmuş artık gerisini  siz kıyaslayın.

 

Acaba Halık-ı Semavat ve Arzdan başka”cümlesi “Acaba göklerin ve yerin Halıkından başka”  şeklinde sadeleşirken“Halık ismiyle oynanmadığı için orijinal cümlenin  yerine geçmiş gibi ama üstadın cümlesinde âyet vardır ve Kur’anî bir koku taşımaktadır.Sadeleşmiş cümlede bu rayiha esmiyor. Devam eden satırlarda “Zat-ı  Vâcib-ül Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez  ve halaskâr olamaz” “Vacib-ül Vücud Zât’tan başka kimse, hiçbir şekilde O’nun izni ve iradesi dışında bize yardım edemez ve kurtarıcımız olamaz.” biçimine  dönüştürülmüş.

 

Burada “halaskâr  için “kurtarıcı”  demek yeterliyken sadeleştirmen  kardeşimiz yeni bir eser te’lif edercesine “kurtarıcımız” şeklinde tasarruflarda bulunmuştur. Bırakın  Türkçe’yle sadeleştirmeyi , bir yabancı dilden yapılacak tercümede bile böylesine fahiş ve  böylesine sorumsuzca tasarrufta bulunmak,  meslek ahlakına   sığmaz. ”Hiç bir şey,hiçbir cihette “ vurgusu ve hiç kelimesinin tekrarı anlama nefy makamında kuvvet verirken , ikinci cümlede söylemle oynanmış kimse denilerek anlam vurgusu kırpılmıştır.Cihet , şekle dönmüştür.Anlam arka plana atılarak şekilcilik yapılmış ve lafızperestlik hastalığına düşülmüştür..Muhakemat’ta ”Lafızperestlik bir hastalıktır.Ama bilinmez ki bir hastalıktır” tesbiti boşuna yazılmamıştır hani..

 

Merkep, merkub ve” binek  olmuş  “balığın bineğe dönüşmesi”kelimeleri için kısa yazacağım.merkep,İsm-i zaman/ mekan kalıbında ; merkûb İsm-i mef’ul yani fiilin etkilediği edilgen sıfat fiildir.Merkubu , merkeb anladığından sadeleştirmen, türevleri karıştırıp transformasyonla balığı üzerine binilen eşeğe çevirmiştir .Burada mana lafza bineceğine lafız manaya binmiştir maalesef.Çünkü binek oluş ,sureten değil, mahiyet itibariyladır.

 

Müsebbib-ül Esbab’dan başka bir melce’ olmadığını aynelyakîn gördüğünden” cümlesindeki “melce’”kelimesi sığınak” ; “aynelyakîn” de “yaşayarak” biçiminde sadeleştirilmiş.Cümlenin orijinal düzeneğiyle , dığından,şeklindeki ara cümle yani subordonat claus biçimiyle oynanmıştır.Sebep zarfı olan cümle bozulmuştur.İlmelyakin, aynelyakin, hakkalyakin terimlerinin bilimsel ve tasavvufi boyutlardaki anlamlarının ve çağrışımlarının katledilmesini es geçerek melce’ kelimesine dönmek istiyorum.Melce ve sığınak kelimeleri tartıya çıksalar ne olurdu kararı okuyucular versin.İltica, mülteci müştak kelimelerini de yanımıza alarak önce Ahmet Haşim’in “O Belde “ şiirine  gidelim.

Şu’le-i bî-ziya-yı hüzn-i kamer

Mülteci sanki  sâde ellerine

O kadar nâ-tüvân ki, ah, onlar

Onların hüzn-i  lâl-i müştereki

Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz

Hepsi benzer o yerde birbirine”deki “mülteci”yi “sığınmacı”yla değiştirelim.Ne olur? Şiiriyet kaybolur.Mülteci aynı zamanda iltica eden, zulümden, katliamdan, ölümden kurtulmak için bir yere, bir kişiye sığınan, göç eden   anlamını taşır.Bu manada mülteciye göçmen dersek kavram kargaşasına yol açarız.Mesela leylekler göçmen kuşlardır.Mevsim değişikliğinden dolayı fıtrî ihtiyaç dolayısıyla göç ederler.Ama mülteciler fıtrî ihtiyaçtan ziyade bir baskı, zorlama, tehlikeden kaçma neticesinde iltica eder, bir melce’ ararlar.Dolayısıyla her kelimenin kendi mana dünyasında bir anlam mantığı vardır.Bu mantığı taşıyamayacaksa kelimeleri yokuşa sürmenin alemi yoktur.

 

Sırr-ı  Ehadiyyet, nur-u Tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacaat..” cümlesi ”Tevhid nuru içinde ehadiyyet sırrı açığa çıkmış ve bu yakarış..” biçimine dönüşmüş.Burada  sadeleştirici , Tevhid ve Ehadiyyet terimleriyle oynamayarak akıllılık etmiştir.Zira bu terimler kitaplık çapta terimlerdir.Onları taşıyacak kelime bulamadıından mı yoksa derinliği gördüğünden mi her ne sebeble olursa olsun sadeleştirmemesi akıllıca bir davranıştır.Fakat inkişaf’ı “açığa çıkmak” olarak nitelemesi serapa yanlıştır.Keşf, var olan bir şeyin bulunması, fark edilmesidir.Açığa çıkmak kendiliğinden de olur,  her zaman bir faili gerektirmiyor.İyot gibi açığa çıkmak hallerini de çağrıştırıyor. “Aşikar” kelimesine daha yakındır.Oysa inkişaf, mükaşefe, keşşaf, keşif türevleri metnin kurgu mantığına göre Esma-i Hüsna’nın sırlarını yani Allahı keşf etmek merkezli bir anlamı ifade eder. Keşif, bir çaba ister,  emek ister.Zaten bu dünyada insanoğlunun misyonu da Ta’lim-i Esma değil midir ?

 

Zelzeleli dağvari emvac” cümlesindeki zelzeleli  sıfatı  hareket ve aktivite vermekteyken ve z,l,d,ğ,v,r,m,c harfleri cümleye ve tasvire heybet kazandırırken sadeleştirilmişinde “dağ gibi yükselen dalgaların dehşeti içinde”ye çevrilmiştir ve zelzele hazf edilmiştir.Kerhen söylüyorum,”Zelzeleli dağvari emvac”  sadeleştirilirken sarsılan dağlar gibi   dalgalar/dağ gibi çalkantılı dalgalar” şeklinde olsaydı daha masum ve makama uygun olurdu.Yükselen ile zelzeleli  çok farklı kelimelerdir.Zelzelelin  Zilzal suresindeki anlamıyla sarsılma, sarsıntı olduğunu da hatırlamak gerekir.Ayrıca denizin dibinde, balığın karnındaki Yunus Nebi için dalgalar yükselse ne olur, yükselmese ne olur.Zaten o suyun altında, balığın karnındadır..Zelzeleli kelimesi bir manada Yunus peygamberin faraza balığın karnından çıksa da çalkantılı denizden kurtulamayacağına bakar,bir manada da onu faraza kurtarmaya gelecek insanların/vasıtaların fırtınalı ve çalkantılı denizde batarak gelemeyeceklerine bakar.

 

Bizim hevâ-yı nefsimiz hutumuzdur” “bizi yutan balık ise nefsimizin arzularıdır.”kalıbında sadeleştirilmemiş adeta tercüme edilmiş.Kaçan balık büyük olmuştur maalesef.”Heva-yı nefis” ile “nefsin arzuları” asla bir birinin müradifi ve dengi olamazlar.Nefsin her arzusu bir kere tehlikeli veya haram değildir.Mesela, namaz kılma arzusu, birine yardım etme arzusu, birinin imana gelmesini arzulamak  günah, şerli ve kerih değildir.Bilakis güzeldir, hayırlıdır.Oysa hevâ,  daha çok nefsin aldanmasına yol açan, günah olan, tehlikeli isteklerdir.Çeviride(!) mantık hatası vardır .Ayrıca “Hevâ” kelimesi Es-selamü a’lâ menittebe’a-l Hüdâ.Ve’l melâmü a’lâ menittebe’a-l hevâ”ya  göndermede bulunmaktadır.”Selam Hüdâ’ya tâbi olanlara olsun” duası da herkesçe bilinen bir duadır.Ayrıca orijinal cümlede geçen”Hevâ,hut ve mahv” kelimelerindeki “h”harfinin tekrarı hem ritim kazandırmakta hem de  nefes kesikliğine yol açarak” Nefs balığının” karnında nefesimizin daralacağını bize hissettirmektedir. “Onu yutan balık ise” kurgusuna gelince -kendi adıma söylüyorum -nefîs bir balık ziyafeti ve lokma yutmayı anıştırmaktadır.

Orijinal metinde” Gecemiz , istikbaldir…Denizimiz….küre-i zeminimizdir.Bizim heva-yı nefsimiz hutumuzdur.”a bir bakalım önce.Burada anlatılan olayda geçen elemanların açılımı yapılmaktadır.Biz de biraz açalım.

1-Gecemiz istikbaldir. İsim cümlesidir, Gece özne, istikbaldir yüklemdir.Arapça gramerine göre Gece mübteda, istikbal haberdir.    Gece=İstikbal eşleşmesi var.

2-Deniz=Yerküre.Bu da isim cümlesidir.Deniz özne, yerküre yüklemdir.Arapçadaki deyişle Deniz mübteda, yerküre haberidir. Deniz =istikbal eşleşmesi var

3.Cümlede yukarıdaki gibi   Balık= Nefis     eşleşmesi  beklenirken    , Üstad “Bizim heva-yı   nefsimiz hutumuzdur “diyerek Mübteda ilehaberin , yani özne ile yüklemin yerini değiştiriyor.Balık öznelikten yüklemliğe,nefis yüklemlikten özneliğe kalbediliyor.

 

Nefis=Balık  eşleşmesi yapılıyor.Burada sıra bozulmasa  da anlam doğrudur ve maksat hasıl olacaktır.Peki  ama bu inkilabın hikmeti  ne olabilir ki diye düşündüğmüzde Arapça’nın Nahiv mantığına bakınca çıkarabiliyoruz..Çünkü Arapça’nın nahvi, mantıkla müşeyyeddir.İsim cümlesinde özne yani mübteda genelde marife bir kelime olmaktadır(başına elif lam, lam-ı tarif gelen, İngilizcede ise  The article eki gelen kelimedir). Mübteda olacak kelime marife değilse başka mekanizmalar işletilir.Bunlardan biri de mübteda yerine geçecek kelimenin yani öznenin isim tamlaması, izafet terkibi içinde olmasıdır.Üstad,  ifadesindeki  nefs ve heva gibi nekre olan (Cins isim,belirsiz) kelimelerini “Heva-yı nefsimiz” diyerek izafet ile marife ye çevirmiştir.Dolayısıyla marife olan kelime  önegeçecektir.Bu izahımız gramer açısındandır.Mana açısından izahına gelince, asıl ana fikir ve konu insanın nefsinin ahiretini mahvedebileceği  teması olduğu için Üstad 3.cümlede lafzen ters ama manen doğru söylemi kullanmıştır.evirmen bu inceliği fark edememiş 1. Ve 2. Cümledeki eşleşmenin 3.cümlede de devam edeceği zannıyla cümlenin sıralamasını değiştirmemiştir.Yani kontrpiyede kalmıştır.

 

Dil kodlamaları her zaman için dikkat ister.Bir şiirde “Vurdukça bu nehrin ona aksi” cümlesinde Yapısalcı yaklaşımla baktığımız zaman Nehir, gösteren, Aşk ise gösterilen konumundadır.Şair kodlamayı böyle yapmıştır.Lem’alarda içi içe iki kodlama vardır.Hut, gösteren, balık gösterilendir.Ancak açılımda hut gösteren,nefis gösterilendir.Yani dil simgeler dizisi olan bir kodlamaya dayanan bir iletişim sistemidir.

 

Kelime dağarcığı sadeleştirmede  epey irtifa kaybedecektir.Oysa  büyük ediplerde ve şairlerde kelime  dağarcığı daima yüksek oranlarda seyreder.Mesela Ahmet Haşim’in tüm şiirlerinde kullandığı kelime sayısı 1446’dır.Firdevsî şiirlerinde 8300 kelime kullanmıştır.Fuzulî ‘nin sadece  Gazellerinde kullandığı kelime sayısı 4000’dir.Orhan Veli  tüm şiirlerinde 3945 kelime kulanmıştır.Sadeleştirildiği takdirde  Bediüzzaman Said Nursî’nin Külliyyatta kullandığı binlerce kelime sayısının kaça ineceğini tahmin edin .

 

Bu kadar açıklamadan sonra sadeleştirme değil tercüme olduğundan dolayı Lem’aların adının “Lambalar” olarak değiştirilmesi gerekir.Hani  İslâm’a girenlerin adı  Oliver’se Ali; Hans ise Hasan; Schimmel ise Şamil yapılması gibi Lem’aların da “Lambalar” olarak tercüme edilmesini teklif ediyorum.Sözler’in İngilizcesinin “The Words” olması gibi yani.Lambalar değince Sezai karakoç’un şu dizelerini hatırladım.Hüsn-ü hatime babında sizlerle paylaşarak yazıyı bitirelim..

“Lambalar yanıyor hafif ve sarı

Gece kar yağacak sabaha kadar

Toprakta et kemik çıtırtıları

Yarı ölüleri bir korku tutar

Değince bir taşa kafatasları

Ölüler ki yalnız tırnakları var

Ve yalnız burkulmuş dizkapakları.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.