Risale-i Nur’un popüler bir dili vardır

Mustafa Oral, yazar Caner Kutlu ile Bediüzzaman anlayışı ve Risale-i Nur’un dili üzerine konuştu

Röportaj: Mustafa Oral–Risale Haber

 

Yazar Caner Kutlu Bediüzzaman'ın anlayışını ve Risale-i Nur’un dilini anlattı.

 

Bediüzzaman anlayışı ne demektir?

 

Said Nursi’nin yaşamında, başından itibaren belirli bir yaşama ve anlama tarzı hep olagelmiştir. Hızlı bir öğrenme süreci  - buna lügat ezberlemek de dâhildir (ki bu dönemde ‘zamanın eşsiz güzelliği’ anlamında Bediüzzaman olarak anılmıştır) yine hızlı bir yaşam süreci ardından, kendisinin üç Said olarak nitelediği üç birbirini tamamlayan yenilenme dönemi ve sonucunda, son derece akıcı, verimli ve insan anlayışının uzun izah ve düşünme durumunda kalacağı yoğunlukta bir eserler toplamı ortaya çıkmıştır. Risale-i Nur Külliyatı, farklı dönemlerin, farklı mekân ve şartların, farklı muhatap ve insanların farklı anlayış ve yapılarında, farklı önceliklerin ele alındığı metinler olmasına rağmen, Bediüzzaman’ın söz konusu tavrından dolayı aynı yaşama ve anlama tarzını gösterebilmiştir. Bu tarz; fikir, yaşam, kültür, siyaset gibi birçok konuyu kapsayan, hayatın tümünü ele alan bir tavır olarak yaşanmıştır. Risale-i Nur talebeleri kendi kişilik, birikim, sosyal ve kültürel yapılarına göre bu yaşama ve anlamalardan istifade edegelmişlerdir. Biraderzâdesi olan Abdurrahman, Albay Hulusi Bey, Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur gibi zeki muhataplar, aksiyon adamları ve zamanın mühim âlimleri sayılabilecek derinlikte kişiler yetişmiştir.

 

BEDİÜZZAMAN BİLGİDE İNANILMAZ PAYLAŞIMCI

 

Bediüzzaman anlayışının öncelikli özellikleri nelerdir?

 

Bediüzzaman’ın zekâsı öncelikle çok önemlidir; bu zekâ, her noktada kendini göstermiş, yaşamında bilgiyi müthiş zekâsının çarklarından geçirip çekinmeden paylaşmıştır; yine müthiş bir dinamizmle bunları ortaya koymuştur. Risaleler öncelikli bir zekânın izlerini taşır. Kişisel bir kemâlâtın arayışlarından farklı bir dili kullanan Risaleler, bu zekânın paylaşımdaki cömertliğini de göstermektedir.

 

Fedâkâr bir dehâ ile karşı karşıyayız...

 

Evet, Bediüzzaman bilgide inanılmaz paylaşımcı olmakla birlikte sahiplenmekte oldukça isteksizdir. Kendi eserlerini dahi, kendi eseri olmaktan ziyade ilham-ı İlâhî ve sünûhât-ı kalbî olarak görmektedir. Bu, Risalelerin kendi zekâsının bile ötesinde müthiş içeriğine yapılan bir atıftır. Bununla birlikte, Üstad’ın Risalelerdeki dili, bilginin çok ötesine geçip marifetin uzak sınırlarına kadar dayanması, kalbî noktaların tüm hislerini uyarması, zekânın kendini feda edip kendi kişiselliğinden uzaklaşarak tevâzuun, kulluğun en ince derslerini vermesi yine kendi paylaşımcı, dinamik iç dünyasının bir göstergesidir.

 

Bu anlayış Risalelerin diline de yansımış...

 

Risalelerde, akılla yola çıkılıp, tüm ince algıların yoklanmasıyla süren çok renkli, geniş, paylaşımcı, mütevazı, ancak yorucu, araştırıcı, derinleştirici, sezgileyici bir tavır görülmektedir. Bazen son derece sade ve kuşatıcı, bazen inanılmaz yoğun, ağır ve ayrıntıcı dil kullanılarak, çok kısa ve çok uzun cümleler, arka arkaya farklı ritimleri barındıran söyleniş biçimleri, konuların, ele alınan sorunların yapısını barındıran söylemler risalelerdeki çok renkliliğin, dilin ince sınırlarına varan biçimleriyle birlikte kullanılması, genişliğinin, kucaklayıcılığının, bununla birlikte meydan okuyan yapısının da bir göstergesidir.

 

NURSİ SÛRETPERESTLİKTEN, BUNUN KARŞILIĞI OLAN ÜSLÛBPERESTLİKTEN ÖZELLİKLE KAÇINIR

 

Bu aynı zamanda özgür bir dilin de göstergesi değil mi?

 

Tabiî... Bediüzzaman’ın müthiş zekâsının yanında onda aşk derecesinde bir özgürlük bağımlılığı da kendini göstermiştir. Ekmeksiz yaşamayı özgürlüğünün karşılığı olarak kabul edebilir, işçi arıların eserlerini takdir ederken, karıncaları cumhuriyetçi ve özgürlükçü oldukları için ödüllendirmek ister. Her şartta, her kişi ve topluluk karşısında bildiğini söylemekten çekinmez, birikimini her ortamda ortaya koyar. Kullandığı dil, şartların çok ötesinde kendi tarz ve tavrını ifade eder; gerçeğin hatırını her şeyin üstünde tutar, her türlü sistem baskısından kendini ve eserlerini ayrı tutar, dilini ve tavrını kendi belirler. Sûretperestlikten, bunun karşılığı olan üslûbperestlikten özellikle kaçınır, söyleminde aynı özgür tavrını sergiler.

 

Risalelerin söylemi anlamların açığa çıkarılması üzerine kuruludur...

 

Söylemi anlam belirler, anlamı söylemin eline vermekten özellikle kaçınır. Onun eserlerinde şiirin öyküye, öykünün denemeye kaydığı, mektubun uzun bir makaleye dönüştüğü ya da kısa bir mektupta esaslı bir şiirsellik görülebilir. Kısa başlayan cümleler, anlam yükselince ardı ardına uzun, akıcı, sürükleyici bir içsel kuşatıcılık, yorucu bir iç sürükleyişe götürüp oradan bir Esmanın burcuna, evrensel bir kanunun ucuna bağlanır, her keresinde bir tefekkür ufkuna ulaşılması kaçınılmazdır. Bu özellikleriyle, insanın sadece aklına, kalbine değil, en ince hislerine, damarlarına da dokunur, ince ruhları tahrik eder, hem anlam hem söyleyiş güzelliği olarak farklı bir yere oturur.

 

Öykülemeleri de dikkate değer...

 

Doğu mesellerinden, Peygamber kıssalarından örnekler kullanılarak en uzak mesafeler yakınlaştırılıp en zor meseleler akla yerleştirilebilmiş; şiirimsi denilebilecek, ‘Şiire benzer fakat şiir değildirler’ diye tarif edilen söyleyişlerle ruhun ince noktalarına, hayâlin uzak köşelerine hitap edilerek estetik bir iman duruşu sergilenebilmiştir.

 

Alışılagelen üslubun dışında bir söyleyişi tarzı var Risalelerin... Kendini hemen ele vermeyen metinler, okuyucuyu zorluyor...

 

Risalelerde bazen son derece ritmik bir söyleyiş, kısa, sarsıcı, kesici ifadelerle farklı bir yöne çevrilip, farklı bir muhatap, ayrı bir hitap tarzına dönüşebilmekte, söyleyiş güzelliği için anlamı feda etmek yerine, anlamın tam oluşması için, güzel söyleyişten, ritmik uyumdan vazgeçilebildiği görülmektedir. Aslında bu, anlamda farklı bir üslup güzelliği oluşturur; Risalelerin muhatabını her an uyanık tutan yapısı bu farklı üslupların iç içe geçmesinden, söyleyişlerin anlamın hizmetinde şekilden şekle girmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Bu yapısıyla Risaleler, alışılagelen söylemin dışında yeni bir üslup anlayışını da getirir. Risalelerin Kur’ân’ın engin sularıyla kurduğu kanalların bir sonucu olarak, Kur’ân’ın reel karşılığı diye tarif edilen kâinat denizinden parçalar, böylece insanın kılcal damarlarına varıncaya kadar ıslatacak bir söyleyişle taşınır.

 

BEDİÜZZAMAN TABİATI BİR BÜTÜN OLARAK KABULLENİR

 

Tabiattan parçalar toplamak tavrını görebiliyor muyuz?

 

Çoğunluğun aksine olarak, Bediüzzaman tabiatı bir bütün olarak kabullenir. Tabiiyyunun en güvendiği kaleleri olan sebepleri, rüzgârı, yağmuru, güneşi emr-i İlâhînin birer askeri olarak resmeder, onları konu eder, konuşturur, kâinatın her bir noktasından yeni bir yolculuğa çıkar.

 

Tabiattan güzeller devşirmek yok mudur Bediüzzaman’ın anlayışında?

 

Bediüzzaman için tabiatta olan her şey güzeldir; kimi bizzat güzeldir, kimi de güzelliği netice verir. Bu güzelliği kâinat yolculuğu sırasında tek tek gösterir; yerler, gökler, her türlü yaratıklar en küçüğünden en büyüğüne, en görüneninden en belirsizine kadar hepsi bir ağızdan haykırır.

 

Güzellik yaklaşımı nasıl bir sonuca ulaştırılır?

 

Nicelik içersinde bir nitelik arayışı, bütünlük içersinde bir özellik arayışı sonuç verir; Risalelerdeki en önemli anlatımlardan biri de Vâhidiyet içinde Ehadiyet sırrıdır. Bunun, kâinattaki ahengin, her şeyin içindeki özel olma durumunun yansımaları olarak her nesne ya da olayda, yaratılan her şey karşısında sürekli bir hayret duygusu ile karşılandığı, ‘Maşâallah, Bârekallah’ denilerek dile getirildiği görülmektedir. Ayrıca, Cemâl içinde Celâl, Celâl içinde Cemâl yansımaları, güzelliğin özel olmakla bütünlüğün içindeki azametine yapılan bir atıf olduğu görülmektedir. Bediüzzaman için şimşeğin çakması, bir çiçeğin açması kadar güzel ve haşmetlidir; bir karıncanın midesinin tanzimi, milyarlarca yıldızın tanzimi kadar hayret içerir.

 

Güzel için yollara düşmeye gerek yoktur mu diyorsunuz?

 

Allah’ı aramak ya da varlığını göstermek için denizin diplerinde, kaya altlarında yaşayan bir canlının yaşamını gözlemlemek ve buradan doğacak hayreti paylaşmaya gerek yoktur. En yakın şey de, en uzak şey kadar özeldir; Cemâl ve Celâli birlikte barındırabilir. Yıldızların ürkütücü görüntüsü, bir sineğin kanadından farklı değildir, yıldızları konuşturan bir yıldıznâme ile Risaleler, güneşi sineğin gözü olarak yerleştirir ve maşâallah dedirtir. Güzelliğin resmi, Âyet-ül Kübra denen kâinatın her noktasına uğrayan bir seyyahın gözünden çizilir.

 

MUCİZÂT-I AHMEDİYE RİSALESİNDE HZ. PEYGAMBER’İN (A.S.M.) ŞEMÂİLİNDEN BAHSEDİLMEZ

 

Bediüzzaman anlayışında güzelin ya da aşkın yeri nedir?

 

Bediüzzaman’ın özel bir güzellik arayışı ya da özel bir güzeli yoktur. Onun yaşamını, düşüncesini merkezleyen sadece bir güzellik, âşık olunası yalnız bir şey, bir tek tabiat parçası, bir durum yoktur; düşüncesi belli bir nesne üzerinden oluşturulmaz. Bir şeyh, bir tarîk ya da bir üstünlüğün etrafında oluşturulan güzellik anlayışından bahsetmez, bunun için Risaleler bir tasavvuf yöntemi de içermez. Allah aşkı, tefekkür biçimini alır; O’nun isimleri ve şuûnâtı yönüyle dile getirilir, bunun yanında Peygamber sevgisi, Mucizât-ı Ahmediye Risalesinde olduğu gibi (mesela burada Hz. Peygamber’in (a.s.m.) şemâilinden bahsedilmez) Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Risâleti noktasında oluşturulur; dolayısıyla güzellik, özellikle neticeleri itibariyle değerlendirilir.

 

Her ân ve nesneye odaklanmak şeklinde bir tefekkür...  

 

Bir odaklanmadan ziyade kuşatıcı, geniş bir perspektiften bütün yaratılanı içine alacak bir tefekkür oluşturma gayreti vardır. Bir çiçeğin aşkı bir baharın, gelmiş ve gelecek baharlarla birlikte oluşacak büyük âhengi de kapsayacak şekilde ve hatta Allah’ın her birindeki isimlerinin izini, yüzünü görmek anlamında bir çok sesli uyum içersinde dillendirilir. Buradan yoğun ve soyut güzelliğe ulaşılır.

 

Tabiattaki bir güzelden ziyade güzelliğe açılmak...

 

Her güzellik bir ismin, isim sıfatın, sıfat da sahibini göstermesi şeklinde, her şey Sâniine giden bir yoldur. Belirli bir biçim ve dilden farklı olarak, kendi durumu ile O’nu tanıtır.

 

Somut da reddedilmiyor değil mi?

 

Tabiat, gerçeğin önündeki ince bir örtüdür, tabiatta görünen her şey ardındaki anlam ağacının bu örtüyü yırtıp kendini gösterebilmiş bir küçük dalıdır; asıl geridedir.

 

NURSİ ZEHİRLENDİĞİ DÖNEMLERDE BİLE ÎMANÎ BAHİSLERİ KALEME ALIR

 

Risalelerde, Bediüzzaman’ın fırtınalı hayatının da izleri var mıdır?

 

Risaleler, Bediüzzaman’ın kendi kişisel yolculuğunu, özel duygularını, yaşamını, aşklarını, sorunlarını, bağlılıklarını, sorgulamalarını, hayâllerini, hayal kırıklıklarını içermez,  yaşanmışlığa bağlı düşünmeleri yoktur. En zor anlarında, mesela savaşta at üstünde İşârât-ül İ’caz gibi bir örnek tefsiri yazar; hapishânede buz tutmuş pencerenin kenarında ve hatta zehirlendiği dönemlerde îmanî bahisleri kaleme alır.

 

Bunu nasıl başarmıştır?

 

 

O’nun müthiş algısı, en küçük bir kıvılcımı büyük bir ateş topuna çevirebilir, mesela, Cennet bahsi, Risalelerin en muhteşem bölümlerindendir, Süleyman’ın Cennet bahçesi adını verdiği, talebesine ait küçük bir bahçede yazılmıştır; onun için Eğirdir Gölü bir Barla denizidir, üzerinde oturduğu ağaç kaptan köşküdür, buradan tüm dünyayı, hatta âlemi seyreder, Âyet-ül Kübra’yı yazar. Sonra Mucizât-ı Ahmediye Risalesi yüzlerce hadîs, ravilerine varıncaya kadar hiçbir kaynak olmadan, son derece kısa bir zamanda, inanılmaz bir akıcılıkla yazılır.  

 

‘Îman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir’ diyor...

 

Bediüzzaman için soyut güzellik, îman gözlüğüyle her vurduğu yerden su fışkırtan bir mucizedir, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır. Hayatın lezzetini isteyen, îman gözlüğünü takınır, dünyanın olumsuzluklarına karşın, soyutlamayla ardındaki güzelliklere ulaşabilir. Hiçbir şey göründüğünden ibaret değildir. Görüntü, reel karşılık gözden hayâle ulaşır, hayâl ona gerçekle ilişkisinden doğan bir sûret giydirir; ya da tam tersi, gerçek hayâle düşer, hayâl gözün yardımıyla ona bir sûret verir, sonuç olarak güzel gören, görüntüyü güzelliğe bağlar ya da güzelliği görüntüyle bağlar, onun penceresinden seyreder.

 

Somut güzellikten yola çıkılarak soyut güzelliğe çıkılıyor...

 

Somut güzellik, geçicidir, bozulur, eskir, değişir, zamanla bağlıdır. Âlem her ân yenilenir, görüntüler sürekli akar, nehir her ân yenilenir; hâlbuki insan akıp gideni sevmez, kaybolan acı üretir, her kavuşmak kaybetmektir. İnsan alışmak ister, alışkanlıklarından sıyrılmak istemez, bağlanmak ister, her bağlanmak terk edilmektir, her terk ediş ardından yenilerini getirir; bu yüzden insanın akıp gideni tutmak gibi beyhude bir çırpınışı vardır; her güzele sitem edilir, her gidene ağıtlar yakılır. Sanatın ve felsefenin temel konusu da zaten bu çırpınışlardır..

 

Soyut güzellik, belli bir nesneye, kişiye, görüntüye bağlı değildir. Bir çiçek baharda gelir, güzelliğini gösterir, sonra gider; görüntüsü ancak zihinlerde kalır; buna karşın ifade ettiği anlam süreklidir, bütün kalıcıdır, özel olarak onun ifade ettiği o an için anlamı kalıcıdır, bahar ve baharın ifade ettiği şahsı manevi kalıcıdır; Saniine bakan yüzü kalıcıdır, öncesi ve sonrasıyla birlikte oluşturduğu bir anlamı vardır; bir çiçek, bir böcek için güzellik neyse, ölümü tadan yıldızlar için de aynıdır.

 

RİSALE-İ NUR’UN HER ŞEYİ VE HERKESİ KUŞATAN POPÜLER BİR DİLİ VAR

 

Risalelerin dili toplumda nasıl karşılık bulmuştur?

 

Risale-i Nur’un her şeyi ve herkesi kuşatan popüler bir dili mevcuttur. Herkesin kendi anlayışına, meslek ve meşrebine uyan, kültür ve anlayış düzeyini kavrayan bir dil oluşturulabilmiş olması, Risalelerin kitlelerle kurduğu iletişimde önemli bir araç olmaktadır. Bu dil kendi içinde bir kültürü de oluşturabilmiş, okuyucuları nezdinde yüzyılların taşıdığı İslâm medeniyetinin temsilcisi olabilmiştir; kullanılan dil, insanların eskiyle bağlarını yeniye taşıyabilme fırsatını verebilmiştir. Kitlelerin Risalelerle kurduğu bağlar yanında, kendi içlerindeki yüksek algı ve kültür sahibi olanlarının da çağdaşı olan düşünür ve sanat adamlarıyla yaşadıkları sorun ve sorularla ilgili fikir ve anlayışları da barındırmaktadır.

 

Kullanılan dil zamanla topluma ağır gelebilir mi?

 

Risaleler bireysel arayış ve sistemleştirme kaygılarından uzak, kavramlaştırma gayretleriyle zorlanan metinlerin dışında, açık, net ve pozitif öneriler ortaya koyar, bunu da kendi estetiği içinde ifade eder. Kullandığı dil popülerdir, ancak popülizm içermez; kendi popüleritesini kendi iç estetiğinden, söyleyiş güzelliğinden, sözcük dağılımından, anlam dizilişlerindeki güzelliğinden uzak tutamayız. Bazı önyargıların kendinden uzak tuttuğu kimi zaman ağır gelebilen dili, en küçük bir çocuğun bile ruhunu, aklını muhatap alabilir, dağdaki çobanı güzel düşünen ve konuşan bir âlime dönüştürebilir. Bunun yanında, felsefenin, kelâmcıların yıllardır tartıştıkları, mesela kader meselesinde, son derece farklı, yüksek algıya hitap eden düşünceleri aynı estetik içinde ve aynı dil ve üslupla rahatça ifade edebilir.

 

Risale-i Nur’un ortaya koyduğu dilin çıkış yeri neresidir?

 

Bediüzzaman, aynı zamanda döneminin yenileyicisidir (müceddid). 1911 yılında yazmış olduğu Muhakemat adlı eseriyle, hem geçmiş dönemleri değerlendirmiş, hem de yeni bir dil ve anlayışı ortaya koymuştur. Yüzyıllardır birikmiş, dil ve anlayış sorunlarını, örneklerle anlatıp, nedenler ve sonuçları ile ele aldığı konuları yeniden bir düzenlemeyle ortaya çıkarmıştır; kendi deyimiyle tozlanmış İslâm anlayışına cila atmıştır.

 

Kur’ân diliyle indirilen dinin, zamanla Acemî (Kur’ân dışı) dil, gelenek ve anlayışlarıyla birlikte düşünülüp tartışılmasından ortaya çıkan problemleri, Kur’ân’ın ve dinin önünde bir engel oluşturması üzerinde özellikle durmuştur. Mecaz ile hakikatin karışmasından oluşan yanlış anlamalara karşılık, Risalelerde bir anlatım yöntemi olarak kullanılan öykülemelerde, mecaz ile hakikat karşılıklar biçiminde ayrı olarak ifade edilerek, yeni bir anlatım ortaya konmuştur.

 

Tabiat Risalesinde, ehli imanın ağzından çıkan ve küfrü işmam eden kelimeler; ‘kendi kendine oldu, tabiat yaptı’ gibi ifadeler zihinlerden temizlenip, her şey de ve her ânda Allahın isim ve sıfatlarının, şuûnâtının izini, yüzünü ve özünü görmek olan, Vahdâniyet ve Ehadiyet dili parlatılmıştır. Bu şekilde, hem küfrün beli kırılmış hem de, ehli îmanın ve ehli-İslâm’ın imanı ve dini, tozlarından kurtulmuştur. ‘Ne güzeldir, deme, ne güzel yaratılmış de’ diyerek îmanî kelâmlar ağza yerleştirilmeye çalışılmış, her şeyde görülen Vâhidiyet ve Ehadiyet tecellileri karşısında, maâşallah, Sübhânallah denilmesi öğütlenmiştir. Tabiat Risalesi bu anlamıyla Risalenin dili açısından çok belirleyici bir eserdir.

 

Buradan yeni bir mü’min tanımı oluşturuluyor demektir...

 

Risalelerde ele alınan önemli örneklemelerden biri de zühre, katre ve reşhadır. Hakikat güneşi karşısında, zühre, kendi rengiyle tanımlamayı; katre, güneşin yansıdığı ay vasıtasıyla görünmeyi, reşha ise deniz yüzeyinde bütünüyle kavramayı anlatır. Risalelerde kişi, deniz yüzeyinde bir su kabarcığı gibi, kendi benliğini neredeyse yok bilip, deniz yüzeyinde bütünüyle eriyip tamamen bir güneşi kazanabilir. O’nun gözünde, her şey hakikat güneşi karşısında bir reşha olmalıdır; büyük kudret havuzunda eritip, benliğini, sahibine satıp, gemi sahibine güvenip yükünü sırtından indirerek; güzel, çirkin her olay ve her şey karşısında bir tavır belirleyebilecektir. Bu şekliyle, Risaleler, yeni bir insan ve mü’min tanımlamasıyla ortaya çıkmaktadır.

 

Kendini bir kenara bırakıp, diğer yaratılanları diğer tarafta gören düşünceye karşılık, her şeyle bir bütünlük sağlayan, her şeye dost, her şeyin kendisine enîs olduğu insan olmaktır.

 

Fedâilik ile dehâ burada birleşiyor...

 

Bediüzzaman, kendi dışındakini Cehennem görmeye karşılık, imanları kurtarma uğruna Cehenneme razı olabilen müthiş bir fedâkârdır. Hatta, ikinci dünya savaşında ehl-i dinin ve masumlarının çektikleri onun için bir ıstırap vesilesi olabilmiş, yıllarca kendine eziyet edenlere dahi hakkını helal edip, iman yönüyle her şeye ve herkese dost bir dil ve anlayış ortaya koyabilmiştir. Sosyal yaşamda emniyet ve âsâyiş, düzen ve dengeyi îmanın insan benliğiyle kurduğu bağlantının sonucu görmüştür. Şikâyet, kötüleme ve olumsuz dil Risalelerde kullanılmamıştır. Bedüzzaman’a göre her şey, iki yönlüdür, iyi ve kötü; dolayısıyla her şeydeki iyiliği (îman)alıp, kötülüğü (küfür) reddetmek gerektir, toptan bir kabul ya da red yoktur. Dostluk iyiliğe, düşmanlık kötülüğedir, bir gemide bir masum, yüz cani de olsa o gemi batırılmaz; bir kişide bir iyilik, yüz kötülük olsa o kişi terk edilmez. Islah edilmeye çalışılır.

 

Risale dilinin kaynağı Kur’ân dilidir diyebilir miyiz?

 

Evet, tabiî ki... Risalelerde özellikle Kur’ân-ı Hakîm, mucize oluşu (i‘caz) ve belâgati (icaz) olmak üzere iki bakımdan incelenir. Önemli eserlerinden birinin adı İşârât-ül İ’cazdır.

 

Kur’ân tekellüm-ü İlâhîdir; Allah tarafından, bütün kâinatın Sahibi, Rabbi olmasıyla bütünüyle insanlığa bir hitabıdır. Yalnızca Peygamberle (a.s.m.) değil, tüm insanlıkla bir konuşmasıdır. Bu yönüyle, mucizedir. Diğer taraftan, kelâm olarak, ezelî ve ebedî bir kavrayışa sahiptir. Her şeye nazarı olan, her şey önünde her ân hâzır; zaman ve mekânın sahibi ( ve dolayısıyla münezzeh) bir kelam-ı ezelînin hitabı olması yönüyle söyleyiş olarak eşsizdir. İfade özellikleri, anlam sonsuzluğu ve ihatasının sınırsızlığı ile insanlar arasında kullanılan kelimelerle, ancak, Arabî ve benzersiz bir dile sahiptir.

 

İnananları hayranlıklarından, inkâr edenleri de inatlarından benzerini söylemek için yüzyıllardır çabaladıkları halde, bir benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Hem İlahî kelâmı söylemek cihetiyle hem de içeriği yaratmak noktasında imkânsızdır. Risaleler, temelde, Kur’ân’ın belagat ve anlam yönüyle i’caz ve icazını ifade etmek üzere, sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu gösterme ve ispat etme niyetinin sonucudur.

 

Zaman, nazarla sınırlıdır; nazarın geçmişi ve ânı içine alabildiği ölçüde, ifadenin içine girebilecektir. Sonsuz bir nazar-ı İlâhî ile, ezelî ve ebedî bir ihataya sahip âlemlerin Rabbinin kelâmı şüphesiz her zaman ve mekânın kelâmıdır. Her ân ve her şey, onun içindedir. İnsan olarak nazarımız; zaman ve mekân ihatamız ölçüsünde istifade edebileceğizdir. Mucizât-ül Kur’âniye Risalesi olan 25. söz başta olarak, diğer birçok bölümde Kur’ân’daki ifadelerin bahsedilen her iki yönü üzerinde ayrıntılı olarak durulmaktadır. Bazen geleceğe yönelik çıkarımlar, bazen îmani ve fıkhî esaslar, birebir zamana ait maddi sonuçlar, belâgatindeki eşsiz özellikler, hatta Risale Nur ve talebeleriyle ilgili çıkarılan sonuçlar ile Müslümanların Kur’ân okuma ve anlamaya yönelik incelikler anlatılmaktadır. Sonuçta Risale dili, Kur’ân dilinden ortaya çıkmıştır. İfade yöntemleri, örneklemeler, yaklaşım kalıpları kurandan yansıtılmıştır. Bu yönüyle Kur’ân anlayışının mevcut zamana indirilmiş şeklidir denebilir.

 

Risalelerde bu duruma çokça atıf yapılıyor...

 

Risalelerde kullanılan başlıklar bile bu bağı gösterir. Bediüzzaman’ın Risaleleri, Kur’ân’dan gelen sözler, O güneşin lem’aları, şuâları, o hakikatlerin çekirdekleri, zamanımıza ait mektûbâtı ve dile düşen mesnevîileridir; damlalar, katreler, reşhalardır; sonsuz anlamlardan damıtılmış nüktelerdir.

 

Doğrudan doğruya Kur’ân’ı hedef ittihaz etmek...

 

Risale-i Nurda görülen ve Üstadın olaylara ve meselelere bakıştaki mantık kurgusu, Kur’ân’ın her bir harfinde bütününü görmek biçiminde olmuştur. Hakikate ulaşmanın çeşitli yolları vardır; suya ulaşmak örneğinde olduğu gibi, uzak mesafelerden borular döşeyerek, ya da her vurduğunuz yerden su çıkaracak bir kabiliyete sahip olarak, ki birinci yol, Risalelerde kelam ilmine karşılık kullanılır. İbn-i Arabî ile Fahreddin-i Razi arasında geçen bir diyalog üzerine verdiği bu örnekte Üstad,( İbn-i Arabi Fahreddin-i Razi’ye; Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır demiştir) İlm-i kelamcıların teselsül yoluyla ulaşmaya çalıştıkları hakikat silsile içersinde meydana gelecek bir aksamadan, borulardan birindeki sızıntıdan, kırılmadan, bütün gerçeğe ulaşmada kesintiye, hakaikın farklı mecralara kaymasına, dağılmasına neden olabileceğini söyler. İbn-i Sina, Farâbî gibi büyük bilim ve felsefe insanları, tüm dehalarına rağmen, bu sistemle büyük sorunlar yaşayabilmişlerdir. Hakikat arayışında, ellerindeki akıl ve felsefe feneri bazen eksik kalmış, uzun arayış serüvenlerinde, yollar bazen aşılamamış, ayak izleri kaybolabilmiştir. Akıl gözü bazen hakikate karşı yetersiz kalabilmiştir. Halbuki, ikinci örnekteki gibi olan Kur’ân’ın mesleği, her vurduğu yerden su çıkaran, hakikat mesleğidir.

 

Bilim ve felsefenin bu durumda yeri nedir?

 

Her bir harfi, Kur’ân’ın bütününe, dolayısıyla hakikatinin tamamına götürür. Yalnızca bilgi değil, hatta hakikati bütünüyle kavratacak marifet ilmi kurandadır. Bilim ve felsefe Allah’ı anlatacak birer ifade biçimi olarak kullanılabilir, asıl olamazlar. Her bir fen kendine özgü lisanıyla Allah der, ancak, bunu kendi dillerinden dinlemek gerektir; felsefenin yorumları gerçeği incitebilecek, yolu kesebilecektir.

 

Kâinatın bütünüyle içinde bulunduğu bir kitap olarak Kur’an, bir şeyin her şeyle bağını, hakikatin görünen ama hissedilmeyen, hissedilen ama görünmeyen, hem görülüp hem hissedilen, görülüp hissedilmeyen ama bilinen birçok yönünü tek bir sözüyle, ortaya çıkaracak; su gibi, hava gibi, ışık gibi her türden gerçekliğe birden ve tümden ulaştırabilecek, hem maddi hem manevi, marifet basamaklarını birden çıkaracak, dokunmakla dokunmamak arası bir incelikle ortaya koyacak sonsuz bir kelâm denizidir.

 

Evrensel sistemin dilidir Kur’ân’dan yansıyan...

 

Bu öyle bir sistemdir ki, Asâ-yı Mûsa gibidir, hem her türlü gerçek dışılığı yutar, hem de Kur’ân’da anlatılan Kıssa-i Mûsa misali, asâsı gibi ne kadar parçalansa yine de işe yarar. Bu yüzden Risaleler, makam itibariyle ele alınan konularda, yalnızca Kur’ân’ı muhatap almış, efkâr ve mesailinde, ve misallerde ve esâlibte harice boykotaj uygulamıştır. Risaleleri, bu sebeple, fen ve felsefenin anlık düşünmelerinden ayrı tutmak, Kur’ân’ın hakikatleriyle birlikte okumak gereklidir.

 

(Devam edecek)

 

www.RisaleHaber.com

Röportaj Haberleri