Risale-i Nur’larda Tayy-ı Zaman ve Bast-ı Zaman

MİSAFİR KALEM

Prof. Dr. Abdulmecit Türüt

Tayy-ı Zaman ve Bast-ı Zaman

Tayy-ı zaman (zamanın dürülmesi/kısaltılması) ve bast-ı zaman (zamanın açılması/genişletilmesi) kavramları, zamanın mutlak değil, göreceli (nispî) olduğunu ve algısının veya yaşanışının kişiden kişiye, durumdan duruma ve ilahî boyuta göre değişebileceğini ifade eden tasavvufi ve kelamî kavramlardır.

Mağaradan uyanan gençler birbirine sordu: "Ne kadar kaldık?" "Bir gün, ya da günün bir kısmı." Oysa dışarıda üç asrı aşkın bir zaman geçmişti (Kehf, 19 ve 25). Aynı zaman dilimi, mağaradakiler için bir öğleden sonra, şehirdekiler için dokuz nesil etmişti. Gençlerin mağarada kaldıkları süre üç yüz dokuz yıl olarak bildirilir. Ashâb-ı Kehf mağarada gerçekte 309 yıl kalmış olmalarına rağmen, uyandıklarında kendilerini sadece bir gün ya da günün birkaç saati kadar kalmış gibi hissetmişlerdir. Uzun bir zaman diliminin (309 yıl), yaşayan kişiler açısından çok kısa bir zaman dilimine sığdırılması ve böyle algılanması tayy-ı zaman hakikatinin açık bir misalidir [1]. Zaman onlar için adeta dürülmüş ve kısaltılmıştır.

Yani, Kur'an-ı Kerim'deki bu ayetler, zamanın insan için sabit ve sarsılmaz bir akış olmadığını, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği kuluna zamanı genişletip dürerek farklı bir boyut yaşatabileceğini açıkça göstermektedir.

Bireysel ve ruhi tecrübeler açısından bast-ı zaman da, kısa bir zaman dilimine çok fazla bilgi, hal, tecrübe veya amel sığdırılması (zamanın bereketlenip genişlemesi) şeklinde tecelli eder. Bir anlık veya kısa bir zaman dilimi, yaşanan manevi derinlik sayesinde yıllarca süren bir tecrübeye dönüşebilir.

Mağaradaki Bir Gün

Geçen yazıda, Fizikte, Genel görelilik teorisine göre zamanın nasıl esnediğini konuşmuştuk. Kur'an'ı açınca, zamanın esnediğini anlatan sahnelerle karşılaşıyoruz [2].

Ashâb-ı Kehf'in yanısıra bir de Bakara Suresi'ndeki yolcunun kıssası var (Bakara, 259). Allah onu yüz yıl ölü bırakıp sonra diriltir. "Ne kadar kaldın?" diye sorulunca o da "Bir gün, ya da daha az" der. Sonra ona iki şey gösterilir. Yiyeceği ve içeceği hiç bozulmamıştır. Eşeği ise çürüyüp kemik olmuştur. Aynı yerde, aynı yüz yıl, iki ayrı akış. Biri için zaman durmuş, diğeri için tamamen akmıştır. Yiyeceği bozulmamış, fakat eşeği çürümüştür. Aynı sürenin iki ayrı şeyde iki ayrı iz bırakmasının sahnesidir.

Başka âyetler ölçeği daha da büyütür: "Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir" (Hac, 47). İlahi katta zamanın ölçüsünün insanınkinden farklı olduğunu bildirir. Meleklerin ve Ruh'un yükseldiği bir gün ise elli bin yıl kadardır (Meâric, 4). Yani, bu ayet-i kerimeler, ilahî boyuttaki veya farklı âlemlerdeki zaman ölçüsünün, insanların dünyada kullandığı zaman ölçüsünden çok farklı olduğunu vurgular. İnsanların "1000 yıl" olarak sayıp yaşadığı uzun bir süre, ilahî katın veya farklı boyutların tek bir gününe denk gelebilmektedir.

Yani, Bast-ı zaman; kısa bir zaman diliminin çok uzun bir zaman ölçüsüne karşılık gelmesi veya zamanın farklı bir ölçekte yaşanmasıdır. Özel görelilikte, bu, görünür âlemde, artan hıza bağlı olarak zamanın genişlemesine karşılık gelir.

Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Lem’alar, 3. Lem’a, 3. Nükte’de [1], “…. Hem şu hakikate bina edilen beyne'l‑evliyâ kesretle vukû bulmuş olan “bast‑ı zaman” hâdiseleridir. Bazı evliyâ bir dakikada bir günlük işi görmüş, bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış, bazıları bir dakikada bir hatme‑i Kur'âniye’yi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl‑i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevâtürle “bast‑ı zaman” hakikatini aynen müşâhede ettikleri medâr-ı şüphe olamaz.”

“Şu bast‑ı zaman [1], herkesçe musaddak bir nev'i rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için, yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.”

“… Leyle‑i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsûr seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu, nass‑ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikate işâret eden, ehl‑i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur‑u muhakkak olan “bast‑ı zaman” sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mîraç, bu hakikatin vücûdunu ispat eder ve bilfiil vukûunu gösteriyor. Mîrâc’ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü O, Mîraç yoluyla bekâ âlemine girdi. Bekâ âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir [1].”

Bu âyetleri bir fizik kitabı gibi okumak doğru olmaz. Kur'an görelilik teorisini anlatmıyor. Ama insanı "zaman herkes için aynı akar" rahatlığından uyandırıyor. Einstein'dan on dört asır önce, zamanın kimin için ve nerede aktığına göre değiştiğini düşündürüyor.

Bunu gündelik hayatta da tadarız. Rüyada birkaç dakikada günlerce süren olaylar yaşarız. İslam düşünürleri buna bast-ı zaman (zamanın genişlemesi) demiş, bedenin ağırlığından sıyrılan ruhun kısa bir zamana çok şey sığdırabileceğini söylemiştir.

Kısacası, daha anlaşılır olarak; Tayy-ı zaman: Uzun bir zaman diliminin çok kısa bir süre gibi yaşanması veya algılanmasıdır. Kehf Suresi’ndeki Ashâb-ı Kehf bunun açık bir örneği olarak verilir. Onlar mağarada “bir gün veya günün bir parçası” kadar kaldıklarını düşünürlerken, gerçekte üç yüz dokuz yıl geçmişti.

Bast-ı zaman; kısa bir zaman diliminin çok uzun bir zaman ölçüsüne karşılık gelmesi veya zamanın farklı bir ölçekte yaşanmasıdır. “Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir” ayeti bu duruma işaret eder.

Burada önemli bir nokta var: Bu ifadeleri modern fizikteki zaman genişlemesi (time dilation) ile doğrudan özdeşleştirmek metodolojik olarak doğru olmayabilir. Çünkü Kur’an’daki ve onun tefsiri olan Risale-i Nur’daki tayy-ı zaman ve bast-ı zaman, öncelikle insanın zaman tecrübesinin ve zamanın farklı varlık mertebelerindeki nispetinin farklılaşması bağlamındadır. Einstein’ın görelilik kuramındaki zaman genişlemesi ise belirli fiziksel şartlarda saatlerin farklı süreler ölçmesini açıklayan matematiksel-fiziksel bir olgudur.

Kur’an’ın bu ayetleri ve Risale-i Nur’un bunlara getirdiği “tayy-ı zaman” ve “bast-ı zaman” yorumları, zamanın her durumda bütün varlıklar için aynı şekilde tecrübe edilen mutlak bir büyüklük olmayabileceğine dikkat çeker. Bu yaklaşım, modern fiziğin zamanın gözlemciye ve fiziksel şartlarına bağlı olarak farklı ölçülebileceğini göstermesiyle kavramsal bir benzerlik taşır. Ancak bu benzerlik, Kur’an’daki tayy ve bast-ı zamanı doğrudan fiziksel zaman genişlemesiyle özdeşleştirmeyi gerektirmez.

Peki zaman nedir?

İslam düşüncesinde zaman, kendi başına var olan bir şey değildir. Âlemle birlikte yaratılmıştır. Gazâlî bunu dokuz asır önce yazmıştı: Âlemden önce bir zaman yoktu, zaman âlemle birlikte var oldu [3,4]. Bugünkü kozmoloji de benzer bir yere varıyor: Zaman, evrenin başlangıcıyla birlikte başlamış [5-7].

Risale-i Nur zamanı çok sade bir benzetmeyle anlatır: "Zaman bir ip, bir şerittir ki, o Sâni-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp gösteriyor" [8]. Baharda yeni bir âlem, güzde başka bir âlem. Şerit akar, her yıl yeni bir manzara takılır.

Başka bir yerde zaman, "harekâtın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde" anlatılır [9]. Yani hareket ve değişim olmasa, zaman diye bir şey de algılanamazdı. Fizikçinin "zaman, değişimin ölçüsüdür" demesine ne kadar yakın.

Eski sinema salonlarında perdenin arkasında bir makine dairesi olurdu. Film şeridi ışığın önünden geçtikçe perdede görüntüler belirir, biri gider, öteki gelir. Kâinat da böyle bir perdeye benzer. Kur'an, "O her an yeni bir tasarruftadır" der (Rahmân, 29). Kelâm âlimleri de bundan şu sonucu çıkarmıştır: Bir renk, bir hâl, bir şekil iki an aynı kalmaz, her an yeniden yaratılır [10].

Bediüzzaman’ın Mektubat isimli eserinde, bu fikir en derin ifadesine kavuşur: "Zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat'taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir [11]." Zaman, ilahi kudretin yazıp sildiği bir sayfa gibidir. Kader planında olan her şey sırası gelince sahneye çıkar, görevini yapar ve yerini ardından gelene bırakır.

Hiçbir Bir “An” Kaybolmaz

Sağduyu (common sense), geçmişin "yok olduğunu" söyler. Dünkü gün gitti, geçen bahar bitti.

İslam'ın bakışı ise farklıdır. Şerit perdeden geçer ama çekilen kare yok olmaz. Bir çiçek solar ama onun sureti, anlamı ve gösterdiği güzellik ilahi ilimde kayıtlı kalır. Mektubat'ta bu, misalî hüviyetlerin bâkî kalması olarak anlatılır. Yani, “…. Şu mahlukat, izn-i İlahî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor... âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbanî ile mütemadiyen istikbalden gelip, hâle uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür. … Demek bir Kadîr-i Zülcelal, bir Hakîm-i Zülkemal mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife içindeki cüz'iyatı ve o taifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder. Sonra hikmetiyle terhis edip, mevte mazhar eder; âlem-i gayba gönderir. Daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir [12]”. Kur'an da aynı şeyi haber verir: "Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür" (Zilzâl, 7). Zerre kadar bir amel bile kaybolmuyorsa, hiçbir ‘an’ çöpe gitmiyor demektir.

Allah için ise geçmiş, şimdi ve gelecek ayrımı yoktur. Yirmi Altıncı Söz [13] bunu bir ayna ile anlatır: Ezel, geçmişi, şimdiyi ve geleceği birden gösteren bir aynadır. Bir vadide kervan yürüyor. Vadinin içinde olan, sadece önündeki deveyi görür. Yüksek bir dağın tepesinden bakan ise kervanın başını da sonunu da aynı anda görür. Allah'ın zamanı kuşatması, zamanın içinde olmakla değil, zamanın üstünde olmakla ilgilidir.

Dokuma Tezgâhı ve Usta

Gündelik dilde "Zaman her şeyin ilacı", "Zaman yıprattı", "Zaman gösterecek" deriz. Bunlar mecazdır ve mecaz olarak kaldıkça zararı yoktur. Ama mecaz hakikatin yerine geçerse, zaman sessizce bir faile, yani bir yapıcıya dönüşür.

26. Söz, Hatime, 4. Fıkra [14]; “… Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tedkik, "Bir âşiredir belki bir ân-ı seyyaledir" demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velayet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir, hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mazi, müstakbel; onlar için haydır, hayatdar ve mevcuddur … .”

Kur'an bunu açıkça ele alır. İnkârcıların şöyle dediğini haber verir: "Bizi ancak zaman (dehr) helak ediyor" (Câsiye, 24). Bir hadis-i kudsîde de Allah şöyle buyurur: "Âdemoğlu zamana söverek Beni incitir. Oysa zaman Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü Ben çeviririm."

Zaman bir dokuma tezgâhı gibidir. Tezgâh olmadan kumaş dokunmaz, bu doğru. Ama kimse bir halıya bakıp "Tezgâh ne güzel dokumuş" demez. Dokuyan ustadır. Zaman da üreten, yıpratan ya da iyileştiren değil, ilahi kudretin fiillerini sırayla gösterdiği bir zemindir.

Fizik ile vahiy burada birbirinin rakibi değildir. Fizik tezgâhın nasıl çalıştığını anlatır; ne kadar gerildiği, nerede yavaşladığı. Vahiy ise tezgâhın başında kimin oturduğunu ve kumaşın ne için dokunduğunu söyler. İkisi farklı sorulara cevap verir ve biri diğerinin yerini tutmaz.

SONUÇ

Kur'an bir sureye zamana yemin ederek başlar: "Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyandadır" (Asr, 1–2). Bunun istisnasını da hemen sayar: iman edenler, iyi işler yapanlar, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.

Demek ki zaman bir sermayedir. Sağduyu için zaman (common sense), insanı tüketip ölüme sürükleyen bir nehirdir. İman için ise her an tazelenen bir ayna, hiçbir ‘an’ı kaybolmayan bir şerit ve ebediyete açılan bir koridordur.

Uydunun saati otuz sekiz mikrosaniye şaşar, bunu düzeltebiliriz. Ömrün saati ise hiç şaşmaz. Onu düzeltmenin tek yolu, şeridin üzerine ne kaydettiğimize bakmaktır.

KAYNAKLAR

  1. B. S. Nursi, Lem’alar, 3. Mektup, Sayfa 17,18, Envar Neşriyat, Cihan Neşriyat ve Matbaacılık (1996) İstanbul.
  2. Zaman Sezgisi ve Saatler Neden Aynı Çalmaz?, Risale Haber, 3 Ekim 2026, Zaman Sezgisi ve Saatler Neden Aynı Çalmaz? - MİSAFİR KALEM
  3. "Zaman âlemle birlikte yaratıldı": Gazâlî, Tehâfütü'l-Felâsife, Birinci Mesele. Âlemin ezelî olduğunu savunan filozoflara karşı zamanın yaratılmış olduğunu savunur.
  4. A. Açıkgenç, İslam Düşüncesinde Zaman Anlayışının Felsefi Tahlili, Uluslararası İslam Medeniyetinde Zaman Sempozyumu, I. Cilt, Sayfa 19-28, KONYA, 08-11 Ekim 2015.
  5. S. Hawking, Çev. M. A. Arslan, “Zamanın Kısa Tarihi”, 75. Baskı, Alfa-Bilim, 2019, İstanbul.
  6. Stephen W. Hawking, “A Brief History of Time”, Bantam Books, 1998.
  7. O. Çakmak, “Zamanın göreceliği nedir? Zaman hakkında detaylı bilgi”, Sorularla İslamiyet, Agustos 2016,
  8. B. S. Nursi, Sözler, 10. Söz, Sayfa 60, Envar Neşriyat, Cihan Neşr. ve Matb. (1996) İstanbul.
  9. B. S. Nursi, Sözler, 31. Söz, Sayfa 571, Envar Neşriyat, Cihan Neşr. ve Matb. (1996) İstanbul.
  10. B. S. Nursi, Şualar, 2. Şua, 1. Makam, 3. Meyve, Sayfa 17, Envar Neşriyat, Cihan Neşriyat ve Matbaacılık (1996) İstanbul
  11. B. S. Nursi, Mektubat, 10. Mektup, Sayfa 37, Envar Neşriyat, Cihan Neşriyat ve Matbaacılık (1996) İstanbul.
  12. B. S. Nursi, Mektubat, 20. Mektup, İkinci Makam, 7. Kelime, Sayfa 239, Envar Neşriyat, Cihan Neşriyat ve Matbaacılık (1996) İstanbul.
  13. B. S. Nursi, Sözler, 26. Söz, Kader Bahsi, Sayfa 466, Envar Neşriyat, Cihan Neşr. ve Matb. (1996) İstanbul.
  14. B. S. Nursi, Sözler, 26. Söz, Hatime, Sayfa 474, Envar Neşriyat, Cihan Neşr. ve Matb. (1996) İstanbul.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.