Risale-i Nur, Nuh’un Gemisidir

Risale-i Nur Külliyatını okurken, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Anadolu’yu Cudi Dağına, Risaleleri de Nuh’un Gemisi’ne benzetmesi dikkatimi çekti

Mustafa Oral, Raşit Duran ile son kitabı “Nuh’un Gemisi Anadolu” üzerine konuştu.

Öncelikle hayırlı olsun Raşit Hocam. Yedinci kitabınız “Nuh’un Gemisi Anadolu” geçtiğimiz günlerde Hicbişey Yayınları arasında çıktı. İlk kitabınız “Bir Şehrin Semâsı” yayınlanalı neredeyse yedi yıl olmuş ve her seneniz yazı anlamında bereketli geçmişe benziyor. Bu yekûnu göz önünde bulundurduğunuzda yeni bir kitap alışılmış / beklenen bir gelişme mi yoksa yeni ve beklenmedik bir heyecan mı?

Teşekkür ederim. Evet, bu toplamda yedinci kitabım, Hicbişey Yayınları’ndan çıkan dördüncü kitabım. Ama benim için “kitap yazmak” hâlâ büyük iddia ve böyle bir iddianın sahibi değilim. Kitaplarım için tür bakımından olduğu gibi niyet bakımından da “Denemeler” diyorum.

Evet, yedi yılda yedi kitap oldu. Bu anlamda bir verimden, bir bereketten rahatlıkla söz edebiliriz, hamdolsun. Ama hiç şüphesiz medih ve sena O’na aittir. İnsanın elinde bir arzudan, bir niyetten, cüz’i bir iradeden ötesi yok; sağlığı da zamanı da ilhamı da veren O, Allah’a şükürler olsun. Kendime ve diğerlerine yararlı şeyler olsun isterim, başkaca maksadım yoktur. Çocuklarıma ve torunlarıma hayırlı hatıralar bırakmak istiyorum.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, yazma serüvenimin arkasında belki elli seneyi bulan okumalarım var. Gençlik yıllarımdan itibaren okumaya hep özen gösterdim, halen okumalarım sürüyor. O yüzden neredeyse senede bir yayınlanan kitaplarımı “elli artı bir sene” diye açıklıyorum.

Gençlik ve yetişkinlik yıllarında da yazdıklarım oluyordu ama böyle birden fazla kitaba sahip olacağımı pek hayal etmiyordum açıkçası. Şükran duygusu içerisindeyim. Ve tabii her yayınlanan eserin heyecanı oluyor. Yazdığınız metinlerin bir toplama ulaştığında kitaba dönüşeceğini tahmin ve arzu ediyorsunuz tabii. Yine de her yeni kitabın heyecanı başka oluyor. Özellikle kitabı böyle mücessem şekilde elinize aldığınızda; masa başında geçirdiğiniz vakitlerin, sırt ve omuz ağrılarınızın, kalp ve baş ağrılarınızın bir meyve verdiğini hissediyorsunuz ve “Değdi.” diyorsunuz.

Peki, yazarlık ve yazma uğraşısı size kendiniz hakkında ne öğretti?

“İlim, kendin bilmektir.” demiş Yunus Emre. Evvela kendimi bilmek ve tanımak için okuyup yazıyorum. Yazmak da okumak da insanlık tarihi kadar eski insanî bir uğraş, çaba. Kadim yani. “Bilgi (ya da bilmek), uygulamaktır.” demiş Çinli bir Filozof da. Sahih bilgiler hayatıma daha fazla anlam katıyor. Beşerî münasebetleri daha bilinçli hale getiriyor. Bilmediğim bir şeyi öğrendiğimde de hayatımdan bir yanlış siliniyor. Yanlışlar azalıyor, doğrular çoğalıyor. Zamane çarşısının tezgâhında -maalesef- eğri ile doğru yan yana satılıyor. Yazma uğraşısı, benim bu tezgâhta doğruları arayıp bulmamı mecburi kılıyor.

Yeni kitabınıza gelelim. Okuru neler bekliyor bu kitapta? Neden “Nuh’un Gemisi Anadolu” ismini tercih ettiniz?

Risale-i Nur Külliyatını okurken, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Anadolu’yu Cudi Dağına, Risaleleri de Nuh’un Gemisi’ne benzetmesi dikkatimi çekti. “Bu isimle niye bir kitap olmasın?” deyip, bununla ilişkili olabilecek makaleleri bir araya getirip bu kitabı okurlarımızın nazarlarına sunmak istedim. Kitabın isim babası, Risalelerdir. İçtimaî hayatımızın hemen her sahasında maddî-manevî ciddi sorunlar yaşamaktayız. İnsanlar, kendilerini maddeten ve manen huzura eriştirecek, refaha kavuşturacak, mutluluğa götürecek, dünyasını da ahiretini de mamur edecek bir çıkış yolu arıyor. Her insan için doğal bir arayıştır bu. İşte ben de bu arayışa mütevazı bir katkı olsun diye Nuh’un Gemisi Anadolu kitapçığını yazmaya niyet ettim. İnşallah hayırlara ve istifadeye medar olur.

Dediğim gibi isim babası Risale-i Nurlar. Ondan mülhem bir kitap. Gemi de bir metafor aslında. Dün hakiki manasıyla, bugün mecazi manasıyla... Risale-i Nurlar gemi, Anadolu Cudi Dağı… İnsanları asrın manevi tufanından, yangınından kurtaracak, sahil-i selamete ulaştıracak bir gemi. Bu geminin Küçük Asya kıtasında olması da belki kaderin bir remzi. Belki bir lütuf, bir ihsan, bir ikram. Kıymetini bilmek gerek. Okur, kitabın ismine bakıp, Nuh’un gemisiyle ilgili bir tarihçe okuyacağını zannedebilir. Fakat öyle değil. Gemi metaforu ile dijital çağın maddi-manevi yangınına karşı en azından uyarıcı tespitler. Tespitlerin de Risale-i Nur mizanlarıyla okuyucuya sunulması. Risalelerin bir gemi hükmünde olduğu gerçeğinin okuyucuya hatırlatılması…

Sizce yazar ne yapar? Cevap mı verir, soru mu sorar? Siz yazdıklarınızla daha çok hangisini yaptığınızı düşünüyorsunuz?

Düşünce insanı elbette evvela sorar. Fakat hem sorar hem –kendince- cevap verir. Ben çok az sorup, daha fazla cevap yazdığımı zannediyorum. Düşünce yazarı hem tefekkür etmeli hem de okuyucuya tefekkür edeceği alanlar açmalı. Onları da düşünceye sevk edecek şeyler yazmalıdır. Malumunuz, düşünceleri üzerine düşünme, yani bu anlamıyla akıl, varlık âleminde sadece insana özgüdür. İnsan haricinde bir varlık böyle bir bilişe ve bilince sahip değildir. Ben de yazdıklarımla bu tefekkür etme, tahayyül etme, tasavvur etme, taharri etme melekelerini harekete geçirmek isterim. Bu da gâh soruyla olur, gâh cevapla, ama illâ ki okumakla…

Çok fazla bilgiye ulaşabildiğimiz bir çağda neden hâlâ anlam arayışı içindeyiz?

Bilginin çokluğu, yani “malumat” insanın anlam arayışını bitirmiyor. Hatta bilgi ve bilme arttıkça anlam ihtiyacı ortadan kalkmıyor; bilakis artıyor, daha görünür hâle geliyor. Ezelden getirdiğimiz arayışların üstüne, yaşadığımız çağ da insana ve hayata dair yeni yeni sorular ve sorunlar ekledi. Ve hâlâ biliyoruz ki, bir duygunun, bir kaybın veya ilişki kurduğumuz bir insanın hayatımıza kattığı anlamı Google'dan öğrenemeyiz. İnsan akıl almaz teknolojik gelişmelere rağmen hâlâ; değere, ilişkiye, deneyime, zamana ve insana muhtaç. Kanaatimce çağın getirisi olarak, bu ihtiyaçlarımızı daha az ve daha niteliksiz karşılamak durumunda kalıyoruz ve bir manada anlam arayışımız ve ihtiyacımız derinleşiyor.

Kitabınızın okurda nasıl bir iz bırakmasını istersiniz? Okur bu kitabı kapattığında zihninde ne kalmalı?

Okuyucu, “Benim de aradığım işte buydu!” demese bile, kendinden, kendi hayatından, kendi düşüncesinden bir şeyler bulabilmelidir. Yazar kendini değil, dönüp dolaşıp hakikati anlatmalıdır. Sokrat’tan yakın tarihe gelinceye kadar, büyük dava, fikir ve ideal sahibi insanlar, hep ve önce düşüncelerini ya da davalarını anlatmışlardır. Bu kitabı okuduğunda, zihninde, kitapta bahsedilen meselelerden birkaçını özümsemiş olmasını isterim. Ama bizim işimiz ikna değil, hakikati dile getirmektir. Ötesi bizim vazifemizin dairesine girmiyor. Biz seferle mükellefiz; zaferle değil.

Gelecekteki kitaplarınızda hangi meselelerin peşinden gitmeyi düşünüyorsunuz?

Gelecek neyi iktiza ediyor / gerektiriyorsa onu. Şimdiden bunu peşinen söylemek hayli zordur. Ama yine insana dair olacaktır. Çünkü bu anlam arayışı, geçen asırda olduğu gibi gelecek yeni asır da hız kesmeden sürecektir. Bir de bizim coğrafyamızda yirmi dört saat bile uzun bir zaman dilimidir; kaldı ki birkaç sene sonrası… Ama her zaman yazılacak bir şeyler mutlaka olur. İnsanın olduğu yerde, insana dair neler yazılmaz ki… Zaman ne getirecek ne gösterecek bakalım…

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Nur Talebeleri Haberleri