Risale-i Nur ile Suriyeli kardeşlerimiz çağrısı

Zamanında Kemalizm zulmünden kaçanlar da Suriye'ye gitmişti

Ahmet Bilgi'nin haberi:
 
RİSALEHABER-ÖZEL
 
Önce Esed sonra da IŞİD zulmünden kaçarak Türkiye'ye gelen, dini, dili, ırkı ne olursa olsun Suriyeli Arap, Türkmen, Kürt, Yezidi'lere şefkatle yaklaşılması çağrısında bulunuldu. 
 
Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Hüsnü Bayram ağabeyin ilgilendiği Nurrehberi sitesinden yapılan açıklamada "Şunu da hatırlamakta fayda var: Anadolu’nun muhtelif beldelerinden –kemalizm zülmünden kaçan– binlerce ailenin çocukları, torunları daha şimdi bile o topraklarda ikamet ediyorlar" ifadelerine yer verldi.
 
Risale-i Nur'dan alıntıların yapıldığı açıklama şöyle:
 
BASİRETLİ VATANDAŞLARIMIZA ve BÜTÜN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZE SURİYELİ MUHACİR KARDEŞLERİMİZLE ALAKALI BİR HATIRLATMA:
 
"Evet, bin üç yüz elli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üç yüz elli milyondan ziyade raiyeti bulunan ve her gün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden ve onun kemalâtına şehadet eden ve kemal-i itaatle evamirine inkıyad eden ve arzın nısfı ve nev-i beşerin humsu, o zatın sıbgı ile sıbgalansa yani manevî rengiyle renklense ve o zat onların mahbub-u kulûbü ve mürebbi-i ervahı olsa; elbette O ZAT, ŞU KÂİNATTA TASARRUF EDEN RABB’İN EN BÜYÜK ABDİDİR.
Hem ekser enva-ı kâinat o zatın birer meyve-i mu’cizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa elbette O ZAT, ŞU KÂİNAT HÂLIK’ININ EN SEVGİLİ MAHLUKUDUR.
(Haşir Risalesi’nden Beşinci Hakikat)
 
Evet bütün mü’minlerin en ziyade ihtiyacı olan şu günlerde; müminlerin uhuvveti, müslümanların birliği hatırı için, O EN BÜYÜK ABDİN, O EN SEVGİLİ MAHLUKUN (asm) riyasetine hürmeten, SURİYEDEN MUHACİR GELEN kardeşlerimizle aramaza sokulmak istenen fitneye karşı :
“MÜMİNLER BİRBİRLERİNİN KARDEŞİDİR.” emrine ittiba edelim.
“Kardeşlerimizin kusurları var” diye ehl-i fesadın oyunlarına gelmeyelim.
 
Bu yolda yapılan propagandaları bertaraf etmeye çalışalım.
Bilmeyiz ki aynı peygamberin ümmetiyiz.
Bilmeliyiz ki her toplulukta iyi ve kötü beraber bulunur.
Bilmeliyiz ki ayet-i Kur’aniyenin sarih emri ile suç, işleyene münhasırdır ve başkasına sirayet etmemelidir.
 
ÖYLE İSE:
Ensar ruhu ile misafirlerimize hüsn-ü muamele edelim.
Rıza-i İlahîden başka bir talebde bulunmayalım.
Şunu da hatırlamakta fayda var: Anadolu’nun muhtelif beldelerinden –kemalizm zülmünden kaçan– binlerce ailenin çoçukları, torunları daha şimdi bile o topraklarda ikamet ediyorlar.
 
***
 
Evet tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.
 
Evet, inkâr edemezsin ki sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
 
Mesela, her ikinizin Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mabud’unuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir.
 
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın!
 
Adalet-i mahzayı ifade eden وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَىsırrına göre; bir mü’minde bulunan cani bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp O MÜ’MİNİN AKRABASINA ADÂVETİNİ TEŞMİL ETMEK اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌsîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun “Benim hakkım var.” dersin?
 
Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in’ikas etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki “Dostun dostu dosttur.” sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” sözü umumun lisanında gezer.
 
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli masum bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikatbîn isen anlarsın.
 
İşte ey mü’minler!
 
Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır…
 
O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var.
 
Bütün bunlara karşı kuvvetli silahın ve siperin ve kalen UHUVVET-İ İSLÂMİYEDİR. Bu kale-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!
 
(Uhuvvet Risalesi’nden)
 
***
 
Beşerin en vahşi ve bedevîlik zamanında bir kanun-u esasîsi:
 
Bir taifenin bir ferdinin hatasıyla o taifeyi, o cereyanı, o partiyi, bütün fertlerini mahkûm ediyor. Bir hatayı, binler hata hükmüne geçiriyor. İttifak ve ittihadın temel taşı olan kardeşlik, vatandaşlık, muhabbet ve uhuvveti zîr ü zeber ediyor…
 
O gaddar, engizisyonane ve bedeviyane ve vahşiyane o kanuna karşı; ayn-ı adalet ve hakikat
 
وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى
 
olan nass-ı kat’îsiyle Kur’an-ı Hakîm’in bir kanun-u esasîsi ve muhabbet ve uhuvvet-i hakikiyeyi temin eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun-u esasî ki:
 
Birisinin hatasıyla başkası mes’ul olamaz.Kardeşi de olsa taifesi de olsa partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz.
 
(Konferans’tan)
 
***
 
Bir cani yüzünden, çok masumları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir cani sıfat yüzünden, çok evsaf-ı masumeyi muhtevi bir mü’mine adâvet edilmez.
 
Lâsiyyema sebeb-i muhabbet olan iman ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adâvet olan şeyler, çakıl taşları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud’dan daha ağır telakki etmek ne kadar akılsızlıksa mü’minin mü’mine adâveti, o kadar kalpsizliktir. Mü’minlerde adâvet, yalnız acımak manasında olabilir.
 
Elhasıl: İman muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder.
 
اَلْكَلاَمُ كَالْمَالِ لاَ يَجُوزُ فِيهِ اْلاِسْرَافُ
 
Said Nursî
(Hutbe-i Şamiye’den

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Özel Haberleri