Ramazan bahsi: Birinci nükte

Himmet UÇ

Bediüzzaman Said Nursi, Ramazan’la ilgili eserin başında Ramazan’ın şeair içindeki yerini anlatır. “Şeairin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerif…” Ne demek şeair? Kelimenin aslı şiar. Manası bir şeyi bütün özellik ve incelikleriyle idrak edip tanımak anlamındaki şuur kökünden türemiş bir isim olup bir şeyin kendisine özgü niteliklerine kılavuzluk eden alamet, nişan, sembol parola demektir. Çoğulu şeairdir. Diğer dinlerde olduğu gibi İslamiyetin de şeairi vardır.

İslam işaretleri, İslam’a ait kaideler, Allah’a iman İslam’ın beş şartı bunların en önemlileridir. Bunlar içinde “en parlak ve en muhteşem olan Ramazan-ı Şeriftir.“ Ramazan en parlak, en muhteşem şeairdir. Bir belirti, Müslüman olmayı belirten bir parlak işaret muhteşem bir işaret. Yemekten, içmekten kesilmek ve nimetleri ilahi emire göre tenavül etmek, yemek bu da muhteşem.

Metnin birinci nüktesinin başında yine benzer ve farklı cümle kullanır. “Ramazan-ı Şerifteki savm İslamiyetin erkan-ı hamsesinin birincilerindendir.“ Burada şahaser bir yer belirlemiştir. İslam’ın beş şartının içinde birinci demiyor, birincilerindendir. Hangileri birinci bu konuda bir tasnif yapmıyor. Birincilerinden demekle belki hepsi birincilerdendir. Halbuki birinci demek aynı anlamı vermez, tahsis olur. Sonra yine şeair olarak anar: ”Hem şeair-i islamiyenin azamlarındandır.” Azim büyük, azam daha büyük anlamına geliyor. Ramazan da İslam belirtilerinden en büyüklerindendir. Yani Müslüman olmaya işarettir hem en büyük işaretlerdendir. İslam’ın şartının içinde de birincilerdendir. Orucun çok hikmetleri var ama Bediüzzaman ihtisar etmiş, beş hikmetini anlatmış. Bediüzzaman anlatılması gerektiği kadar anlatır yani özetler ihtisar eder.

Bediüzzaman bilgilerini çok zaman özetlediğini söyler. Dokuzuncu sözde de böyle bir cümlesi vardır. “Ey birader benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsisini (özel dağılımını) soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birine işaret ederiz.” Demek beş vakte dağılımının pek çok hikmetleri var, çok değil pek çok, yalnız birini anlatıyor. Hepsinden bahsetse bahis ne kadar büyür.

Miraç bahsinde de böyle bir cümle kullanır. Miracın semerat, sonuçları ve faidesini anlatırken, “Şu secere-i tuba-ı maneviye olan (yani yukarıdan aşağı uzanan bir ağaç çünkü Miraç yukardan aşağı bir vakadır) kökleri sidret-i ül müntehaya kadar giden, vücub bölgesinden bir bahistir.”

“Miracın beş yüzden fazla meyvelerinden nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz” der. “Bu yüzden benim on iki müşahedatım var biri Risale-i Nur’dur” diyor. Hepsini anlatmamış tahsis ve takyid var, neden bilinmez.

Burada da orucun çok hikmetleri olduğunu söylüyor. “İşte Ramazan-ı şerifdeki orucun çok hikmetleri var…” Neymiş bu hikmetler?

“Hem Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetine
Hem insanın hayat-ı ictimaiyesine
Hem hayat-ı şahsiyesine
Hem nefsin terbiyesine
Hem niam-ilahiyetin sükrüne bakar hikmetleri var.”

Din ile hayat öyle birbirinden kopuk ki, sanki din başka hayat başka. Bu yüzyıldır böyle anlaşılmış. Halbuki din hayat ile mümteziç yani kaynaşmış. Yemek yemek hayat, ama yediğimiz gıdaları kainat bostanında hazırlayan Allah, o nimetlerle aramızdaki münasebeti bir kurala bağlamak istiyor. Faydası hem şahsi hayatımızı, hem toplum hayatımızı, hem Allah ile olan ilişkilerimizi yukarıdan aşağı Allah’a göre tanzim ediyor.

Din dediniz mi pilavın yağı donuyor, özellikle yüz yılı aşkın üniversel hayatta ilimin görünüşte tanzim nedeni olma özelliği var. Halbuki insanlar ilim ile toplumsal görüntülerini ve statülerini ayarlıyor. Birlikte ilim konuştukları bile yok, konuşmak bile sırıtıyor. Üniversite milletten ve değerlerinden uzak. Giyimler, kuşamlar, bir debdebe bir gösteriş havası içinde. İlim de işte şöyle böyle. Bu üniversite bu millete değerlerine uygun adam yetiştiremez. Badeharabil basra. 

Bediüzzaman orucu öyle anlatmış ki özel hayat, toplum hayatı, nimetlerin değeri, nefis terbiyesi gibi şubelerle imticaz etmiş yani kaynamış, kaynaşmış. Böyle çok yönlü ve özlü bir anlatım yok. Bediüzzaman din adamlarına zaruri ama heyhat.

Şimdi Cenab-ı Hakkın Rububiyeti noktasından orucun hikmeti. Yani kainattaki herşeyi gayelerine göre terbiye ediyor, sürekli denetliyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, kendinden beklenene göre canlıları varlıkları düzenliyor, bu Rububiyet. Orucun bu yönde hikmeti ne?

“Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-ı nimet suretinde halkettiği (evimizdeki sofrayı birisi nasıl ondan istifade edecek derecede yapıyorsa, zemin yüzünü de Rabbimiz bir sofra gibi düzenlemiş, herşey yerli yerinde. Bulut, koyun, arı, bitkiler daha neler yerli yerine konmuş. Cümlenin ikinci kısmında “ve bütün enva-ı nimeti o sofrada minhaysü layehtesip bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle…“ Dizmek bir düzen işidir, bütün nimetler dizilmiş ve insana sunulmuş.

Dizmekte hem; Kemal-i rububiyet /kemal-i rahmaniyet/kemal-i rahimiyet var. Bulut orda olursa insanları ve bitkileri terbiye eder, yeri bir terbiye faaliyetinin ideali. Nimetlerin azamları yani mesela havanın terkibi rahmaniyet ama meyvelerin, bitkilerin insana sunulması onlara olan merhameti gösteriyor, yani diziliş bu üç fiili ismin gereklerine göre. Bu diziliş ve insan ile alakaları varlık ile iletişimlerinin insana dönük yanını anlatıyor.

İnsan, mahlukatın onun en iyi istifadesine uygun yerde olmasını düşünmüyor. Onun faydasına ve fizyojisine uygun yaratılmış olmaları ve insanı tatmin etmeleri bunlar Rahmaniyet ve Rahimiyet. Bunları insan düşünmüyor.

”İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikatı tam göremiyor, bazan unutuyor.“

Bunlar Rububiyet noktasında orucun hikmetleri ama ne izah değil mi? Ne kadar kavrayışı ve orijinal ve çarpıcı. Hangimiz özellikle ben varlıkların yerleri, fizyolojileri ve bedene göre tatmin unsuru olmalarını çok zaman düşünmüyoruz.

İşte varlığın bu mimarisi ve nimetlerin kurgusu karşısında onların sırf onun için düşünüldüğü düşünen insan bir “tavr-ı ubudiyetkarane“ göstermesi gerekir. Evet Allahım bütün varlıklar bana göre yerlerine konmuş, bana faydalı yaratılmış, benim ihtiyacımı gideriyor. Bu yüzden yapılan tutumu anlatır Bediüzzaman:

“Ramazan-ı Şerifte ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmiş bu surette akşama yakın buyurunuz emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubutiyetkarane göstermeleri o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı vüsatli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvi ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmiyen insanlar insan ismine layık mıdırlar?”

Oruç ne kadar geniş bir ufuk kazandı değil mi? Oruç vüsati ta arşa uzanıyor, azameti bütün kainatı ihata ediyor ve düzenli, zaten oruç büyük oranda düzen demek. Çok yönlü düzen zamanı mekanı insanı içine alan bir düzen.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.