Pare pare deneme Reşha

M. Nuri BİNGÖL

“Fena ve fani bir adam…”dan  gelen sözler, kimi zaman  “mühim” bir hakikatın ucu.
Geçenlerde, bilmem hangi TV kanalında  “kerli ferli” bir adam: “ Bir ülkede küçük adamların gölgeleri büyümeye başlamışsa, orada güneş batıyor demektir.” mânasında bir “hikmet”  patlatmıştı da, bunu söyleyenin ağzına ve bulunduğu zemine yakıştıramadığımdan, epeyce şaşırmıştım.

Hele bununla, Hz. Ebubekir (R.A.)ın buyurduğu  “ Eğri ağacın gölgesi doğru düşmez.”  vecizesini  irtibatlandırınca, mezkur söz nazarımda daha bir mânalandı.
Gerçek de oradaki gibi değil miydi hem; açık bir realite önümüzdeydi. Sabık ABD başkanı George W. Busch IQ’su en düşük olan Amerikan başkanı, hakikat ve insaf ehlinin gözünde kendi ülkesinin prestijini, geçmişteki Sovyetler’den  daha fazla düşüren bir insan...

Sadece Irak’taki  “ayak sesleri”  duyulan hezimetinden bahsetmiyorum adamın; nasıl  “tezgah”lanırsa  “tezgahlansın”, 11 Eylül’de, ABD’nin dokunulmazlığı ve imparatorluk hayalleri  onun döneminde tuz buz olmadı mı? ABD ekonomisinin sarsıntısı ise cümle âlemin dilinde; sağır sultanın bile.

“ Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahittir” diyor Üstad. Yani, “ Belgelenmiş gerçek tarihi hadiseleri kaydeden tarih ilmi, sosyal gerçekliğe en doğru şahittir.”
Bazen ülkesini “ vezir mi, rezil mi”, ne olduğu bilinmeyen yollara sürükleyenleri görünce midem alt üst  oluyor. Fırtınalar kopuyor içimde; “ Bu adamlar herhangi bir tarih kitabını bile tahlilci bir gözle okumazlar mı?”  diye…

Osmanlı’nın “ ‘Sabık Devletleri İzmihlalini Tettebu’  eden ilmi bir danışma heyeti gibi bir kuruluşu neden bina etmezler?” diye de bir istifham belirir zihnimde.
Çok zaman ise, “ ipin ucu…” meselesi gibi bir halle karşılaşsam da, yine  “ fena ve fani” bir adamın sözüne çarpılır zihnim.
“ Bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar cesur ( medeni cesaret sahibi)  olmazlarsa…”
Sözün gerisi nasıldı sahi? Siz hatırlıyor musunuz? Ben unutmuşum da…
***
Günden güne büyüyor fidan, dembedem nemalanıyor nüve. Ufak bir cirmin esamisi mi okunur diyenlere, çığları göstermek lazım. O heyula beyaz cirmi teşkil eden, doğuran, peyda eden şey – ilkbakışta- zirveden itibaren kaymaya başlayan ufak bir kar “topağı”  değil midir?
Ey Nesl-i Cedit; sen de öylesin işte!

“Harami gibi yolumu/ Arkuru kesen karlı dağ” mısralarını haklı çıkaracak kadar dikleşmiş bir maniayı çok kere bir tek cümle kaldırmaz mı ortalıktan?.. Hele o manianın kalkma şartı da doğmuşsa –takdir edilmişse-, “vakt-i merhunu” çatmışsa dünyamıza, onu tekrardan tamir istekleri dahi bir “eme” yaramaz.

Hani coşa taşa akan “delişmen” sular vardır; “tehyic edici” büyük iklim değiştirmeleriyle daha da ataklaşmıştır; Fırat’laşmıştır, Dicle’leşmiştir, Nil’leşmiştir. Hangi babayiğidin harcıdır ki onu tersine akıtsın?

“Muhali talep etmek kendine fenalık etmektir.” Beyan-ı Üstadane’si belki de, böyle bir isteğin değil o cereyanı  durdurmayı, insanın kendi şahsiyetine bile “fenalık” etmek mânasına gelmekte.

“...töbe tutmaz.” şeklindeki atalarsözünün bütün bu “ yorum”larla ne alakası var denilecek, belki... İşin doğrusu, ben de tam olarak bilemiyorum; “sözün özü” deyince aklıma ilk gelen bu halk deyişi. “ Huylu huyundan vazgeçmez.” Ya da “Otu çek, köküne bak.” sözü de, aynı vadiye çıkıyor zaten.

Eskilerin “nokta-yı merkeziye” dedikleri “esas” aklıma geliyor ki yolumuzu ve bütün yolları “ harami gibi  yolumu  arkuru kesen karlı dağ”a benzer maniaları aşmak için, “bahaneyi Mahmud” eden düşünce ve mizaçlar, bu sözlerdeki “istisnai hal”leri haklı duruma getiriyorlar.

Bilhassa edebiyat ve medya dünyasında bu “tıynet”ler çok daha fazla; hakiki edebiyat ve medyayı, “edeb” ile “müzeyyine” olmuş, “hakiki vukuatı kaydet”mekten korkmayan ve kimseyi de korkutmayan medyayı kastetmiyorum elbet. “ Zalim propaganda” da denmiş bir  “camia”ya  zarar verici olarak  – ızrar-ı nas  halindeki-  “köşebaşlarına” yerleştirilmiş “uzuv”lardan bahsediyorum.

“ Hakikat haktır; tebeddül etmez.” Vecizesi baş tacımız. Bugünkü manasıyla, “isimleri başkalaşmasıyla hakikat değişmez.”  Çok daha ufuk açıcı, adım ayarlayıcı...

Dün bir yığın fikri münakaşaya sebep olmuş bir yanlış “çağdaşlaşma” sevdası, medya alemimizde bir yığın “dekadan”ı piyasaya sağanak sağanak saçtığı  gibi, o münakaşaların artık tamamen öldüğünü söylemenin de “entellektüel”likle sınırı, bizimle Irak sınırı...

İnsandaki menfi davranışları isteyen “ayartıcı his” gibi, kültür hayatımızı da “mayınlı arazi” benzeri fikirlerle  - veya fikirsizliklerle- istila ettiren ihmalimiz, ekseriya buradan kaynaklanıyor.

Efkârlanmak gereksizdir; yolcuların alınlarında ter billur billur, gözlerindeki fer nurdan heykellere bakar gibi olgundur; yaptıklar “feragat”sa dua dua açılmış ellere sunulan kalbî birer ilham gibi...
***
Gün batarken sararırmış; ne doğru... Önce pembeleşip, sonra da kızarmadan önce sararır elbet.

Bunu Osmanlı’nın haşmetli padişahlarından birine karşı söyleyen “şâki”nin biridir, ama “fena ve fani” bir insandır eninde sonunda, “güzel söz” söyleme imkânı her zaman vardır.
Hadiselere öyle bir  “cevelan” verilmiş ki, gün artık sararmıyor, “ Gül” gibi kızarıp, bir sonraki sabaha uyanmaya gidiyor.
“Alem-i Yakaza” da ( uyanık alemde) verilen “mihenk” (ölçü) o kadar hassas ki, dengeye getirilmiş bir teraziden beterdir!

O kefelerden birinin “hıffeti (hafifletilmesi) diğerinin sıkletine geçer (öbürünün ağırlaşmasını sağlar) ” dendiğine göre, hangi endişeyle olursa olsun, dengeye getirilmiş o terazi kefelerinin “istenen” ya da “ haklı taraf” denilen  kısmından kaldırılacak ufacık bir ağırlık , “haksıza istinad noktası” (Emirdağ Lahikası)  olma sonucunu getirir ki, Bediüzzaman Hazretleri der:“ Ben tokadımı Venizolas’la  beraber Enver’e, Antranik’le beraber Sait Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir!” ( Sünuhat)

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.