Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Furkan Suresi 3-9. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
3-(Kâfirler) O’nu bırakıp da hiçbir şey yaratamayan, bil‘akis kendileri yaratılmış olan, kendileri için ne bir zarara ne de bir faydaya sâhib olan ve (kendiliklerinden) ne ölüme, ne hayâta, ne de (öldükten sonra) dirilmeye mâlik olan birtakım ilâhlar edindiler.
4-İnkâr edenler dedi ki: “Bu (Kur’ân), onun (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; bu hususda ona başka bir topluluk da yardım etmiştir.” Böylece (onlar), gerçekten zulüm ve yalanla geldiler.
5-Ve dediler ki: “(Bu âyetler) evvelkilerin masallarıdır; onları (başkasına) yazdırmış da sabah akşam onlar kendisine okunuyor.”
6-(Ey Resûlüm!) De ki: “Onu, göklerde ve yerdeki sırrı (gizlilikleri) bilen (Allah) indirmiştir.(*) Şübhesiz ki O, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”
7-Bir de (onlar) şöyle dediler: “Bu nasıl peygamber ki, yemek yiyor, çarşılarda geziyor. Ona bir melek indirilmeli de onunla berâber (o da) bir korkutucu olmalı değil miydi?”(**)
8-“Yâhut kendisine bir hazîne bırakılmalı, ya da ondan yiyeceği bir bahçesi olmalı (değil miydi?)” Ayrıca o zâlimler (mü’minlere): “(Siz,) ancak sihirlenmiş bir adama tâbi‘ oluyorsunuz” dedi.
9-Bak, senin hakkında nasıl misâller getirdiler de dalâlete düştüler; artık (onlar, hidâyete) hiçbir yol bulamazlar.
(*) “İslâmiyet ve şeriat, öyle bir tarzda muhît (kuşatıcı) ve mükemmeldir ve öyle bir sûrette kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf eder ki, onun mâhiyetine (ne olduğuna) dikkat eden elbette anlar ki: O din, bu güzel kâinâtı yapan Zât’ın, o kâinâtı kendiyle berâber ta‘rîf edecek bir beyannâmesidir ve bir ta‘rifesidir.
Nasılki bir sarayın ustası, o saraya münâsib bir ta‘rife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir ta‘rife kaleme alır; öyle de, din ve şeriat-ı Muhammediyede (asm) öyle bir ihâta (kuşatıcılık), bir ulviyet (yücelik), bir hakkāniyet (haklılık) görünüyor ki, kâinâtı halk (yaratan) ve tedbîr edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinâtı güzelce tanzîm eden kim ise, şu dîni güzelce tanzîm eden yine odur.” (Zülfikār, 19. Mektûb, 92)
(**) “O Zât-ı Mübârek’in (Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın) tamâm-ı mâhiyeti ve hakīkat-i kemâlâtı (hakīkī yüksek makāmı ve ahlâkı), siyer ve târihe geçen beşerî ahvâl ve etvâra (insânî hâllere ve tavırlara) sığışmaz.
Meselâ: Hazret-i Cebrâîl ve Mikâîl, iki muhâfız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübârek’i, çarşı içinde bedevî bir Arabla at mübâyaasında (alış-verişinde) münâzaa etmek (tartışmak), bir tek şâhid olan Huzeyfe’yi şâhid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için, her vakit mâhiyet-i beşeriyeti (kişiliği) i‘tibâriyle işitilen evsâf-ı âdiye (sıradan vasıflar) içinde başını kaldırıp, hakīkī mâhiyetine ve mertebe-i risâlette (peygamberlik makāmında) durmuş nûrânî şahsiyet-i ma‘neviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer.”
(Zülfikār, 19. Mektûb, 10)