Onu bilmek

M. Nuri BİNGÖL

“Üstadım
Kolum kanadım
Verdiğin isim 
Sanki soyadım
Çok susadım
Çok susadım diyen neslime
Buket buket nur sundunuz
Bizler kayıp ülkenin
Sizler Nurs’undunuz” diye size sesleneli o kadar çok oldu ki niceden beri unutmuştum onları. Ancak bu satırları kaleme alırken, kimbilir hangi müsvedde dosyasına sıkışmış ve “mor mürekkep” hâline gelmiş mısralar hâfızamdan fışkırır gibi gün yüzüne çıktı.
“Bilmek isterseniz günlere sorun bir; gecelere, aylara, yıllara sorun. Gökkubbe ne günlere şâhit olmadı...
Zirvelerde, vâdilerde, şehirlerde - hâlâ- o söylenir, O’ndan söylenir!
Kalemler, kâğıtlar, diller pervâne..
Kalbi kilitli, zihni lâl kesilmişler hâlâ idrâk edemez de...
“Niyet ve nazar” ikilisi, idrâk için de, teşhis için de bir büyük iksir.
***
Zamanın çıkrığını önce paslandırıp, sonra durdurup, ardından gerisin geriye iteceklerdi akıllarınca; ama heyhat, o pırıl pırıl tirkeşteki okların  varlığından ve hızından habersizdiler.
Ne zamana zincir vurulabilir, ne de tirkeşteki son okun uçuşuna mâni olunabilirdi. Zavallıların “halislik imtihanı”na akılsız bir âlet olduklarından bile haberleri yoktu! Herşeye rağmen beyaza, yeşile, turkuaz ve pembeye, renk halitası bahara varmak için dağları aşmak gerekti; kalemler, kâğıtlar, eller gerekti.
Fidanlar için, filizler için....
Ve … Sizler için!
***
1922 Ankara’sında, sadaktaki okların tükenip bir tane kaldığı ayân beyân belliydi artık:
“ - Üç kişi daha bulsaydım kardaşım, sadece üç kişi...”
Tirkeşte bir  okun kalması mukadderse eğer, çiçeklerin geleceği baharı beklemeye değer!
Onca güvenilen ve sevilen kişinin sırt çevirmesi mi?
Öyle olacak ki “İhbarat-ı Kur’aniye ve Nebeviye”nin sırrı aşikâr olsun.
Geçmiş sâlihlerin işaretleri “izhar” edilsin.
Sürgünler, kelepçeler, zindanlar, mahkemeler...
Tirkeşteki Son Ok’a vazifesi âyândır.
Ondandır ki acayip sakin, garip ve emin...
Hedefi dağlar ardında gizli...
Baş dostlarından onlar; Yıldız Sarayı’na değişmeyeceği mekânlar.
Her hakikat oraya iner çünkü, her yüceye kol gererler, kanat gererler.
Bilmez miyiz?
Havada bir fırtına, kasırga; göz gözü görmez.
Şair arkadaşım Kutlu ne güzel der:
“Şakağında depreşir şafak
Zemzem kokulu gür sesin...
Sabır katıklı çileye
Bedir tohumu serpilmiş.
Ayşafağı müjdeler...
Eller kelepçeli de olsa
- Vay canım!-
Barla kıyılarında...”
***
Geceler cins cins; kara ve siyah, bazen asıl fecrin habercisi.
Karanlığın en koyusu, sehere en yakın olanı değil midir?
Yolları oylum oylum işleyeni var, hedefe ok gezleyeni var.
Tirkeşteki “ en azâm” ok hedefe uçar.
Uzakta da olsa bahar,
Gene de görünmüştür.
Henüz vakti değildir belki...
“ Çiçekler baharda gelir.”
O çiçeklere “zemin ihzar” ederken bulutlar biri biri üstüne örtünmüştür.
Hedef, baharla iç içedir.
Tirkeşteki Son Ok hedefi vurmayacak, ona kavuşacak, yol açacaktır; alın yazısındaki iklime varacaktır; vardıracaktır.
Yollar O’nundur, yıllar O’nundur. Ya Ay’lar?...”
***
Geçmiş gün; galiba Tasvir’de neşredilmiş ifâdelerdeki gibi maddî ve fâni vücudunuz bizden ayrılalı çok olmuştu, ama “ baharla içiçe” olan hedefe varmak için “ yol açıcı” olacak kadar bize yakındınız.
...Ve hep, hep, hep önümüzdeydiniz; adım ayarlayıcımız, yol ve istikamet göstericimiz, hedef tâyin edicimizdiniz; hayatınız ve Siz.
Ama ah biz, ah biz!
Bırakın yaşamayı, anlamayı bile beceremedik Sizi.
Oysa bahtiyar seherlerde idrâk zirvesine tırmanmayı kurmuştuk, okumalar, ezberler, dinleme gayretleri, satırlar boyu notlar, müsveddeler, dikkat çekici imler...
Silinip gitmiştik bir büyük vebalin altında. Yine de ümitliyiz sizin gibi... Erek Dağı’ndaki münzevî yaşayışınızda eski talebelerinize dediğiniz gibi tıpkı:
“ Korkmayınız, ders verdiğim imanî ve Kur’anî yoldan arkamdan geliniz. Ebedi saadet ve selamete erişeceğinizi tekeffül edebilirim. Yalnız ahde vefa gerek. Bu yakînî kanaatım, hususi bir İnayet-i Rabbaniye’ye binaendir.”   
***
Maddeten yanımızdan ayrılalı gönül ülkemiz harebezârdan beter, derme çatma barakalarla istila edildi ruhumuz... Bunlar, bize şahâne birer saray diye takdim edildi. Kopkoyu duman bulutları kuşattı çevremizi; göklerimizi bile...
İnanıyoruz ama, o da bütün kalbimizle. “la taknetu mirrehmetillah...” “(Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz) ve “ Gecenin en karardığı vakit, sehere en yakın olan vakittir.”
“Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid'alar zulümatını dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.(Mektubat - 370)
Amenna Üstadım, lebbeyke ve sa’deyke!

Not: ilk romanım “Sürgündeki Çeçenya-1”i “ismine olan itirazlara rağmen”  sahibi olduğu Gençlik Yayınları’ndan neşreden, pek çok “mania”ya rağmen, “II. Baskısı”nı da 2001’de yapan Şaban Döğen Bey’e – yaş cihetiyle ağabey-  Hayy u Kayyum ve Rahmanu’r-Rahim’in nihayetsiz rahmetlere boğmasını ve – varsa- taksiratını affedip, Hatemü’l-Enbiya (asm)in şeffatına mazhar etmesini niyaz ediyorum.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.